Akademik femiNİzm ve üNİversiTE: bu tanişikliktan ne çikar?



Yüklə 217 Kb.
səhifə1/3
tarix29.07.2017
ölçüsü217 Kb.
  1   2   3
AKADEMİK FEMİNİZM VE ÜNİVERSİTE: BU TANIŞIKLIKTAN NE ÇIKAR?..*

Ayten Alkan**

Akademik feminizm ve üniversite’yi birlikte analiz edebilmek, tanışıklıklarının tarihini, koşullarını, içeriğini, niteliğini, barışıklık ve gerilim hatlarını ortaya koyabilmek için, birbiriyle ilişkili olan üç düzleme birden bakmak gerekiyor: Bilimsel bilgi birikiminin;


  1. tarihi (nasıl ve hangi koşullarda geliştiği)

  2. felsefesi (nasıl bir yapıya sahip olduğu - Spesifik felsefelerin epistemolojik ve metodolojik içermeleri ve sınırlarının neler olduğu)

  3. sosyolojisi (bilim yapan toplulukların davranış ve değerleri, güç ve iktidar ilişkileri, sosyal-normatif gelenek ve baskınlıklar)

Bu bildiride akademik feminizmi ve üniversite ile ilişkisini, sıkıca kenetlenmiş bu üç düzlemin “dikey-keseni” olarak alacak, Türkiye bağlamını gözden geçirecek ve sonuç olarak ikisinin tanışıklığından taraflar adına da bilimsel bilgi birikimi adına da bilgi-toplum ilişkisi adına da “ne çıktığı ve daha ne çıkabileceği”ni ortaya koymaya çalışacağım.

İlk feminist ütopya olarak bilinen, Christine de Pizan’ın Kadınlar Kenti Kitabı’ nın (15. Yy.) çağdaş İngilizce çevirisine (1982) yazdığı Önsöz’de Marina Warner, çalışmayı, “ölülerin gölgelerine yapılan ve onların anımsanma haklarını geri isteyen bir ziyaret gibidir” benzetmesiyle niteler. Buradan esinlenerek, bu bildiride, bir ölçüde, bugün yaşayan ve geçmişte yaşamış kadınları diyalog içine sokmayı, sözlerimi, onların sözlerinden yardım isteyerek aktarmayı deneyeceğim. Çünkü geçmişte, onların sözüne / bizim sözümüze pek az yer oldu. Tanışıklıktan çıkarılacak ilk ders, sanırım bu.



I. Bilimsel Bilgi Birikiminin Tarihi

Madun(iyet) Araştırmaları Grubu’nun kurucusu Ranajit Guha’nın yakın zamanda Türkçe’ye, alanındaki ilklerden olan bir kitabı çevrildi: Sömürge halkları tarihsizleştirme pratiğinin işleyişini çözmeye çalıştığı Dünya Tarihinin Sınırında Tarih’te Edward Said'in başlattığı Şarkiyatçılık tartışmasını yeni bir aşamaya çıkarıyor Guha. Şifrelerini çöz(üm)lediği kavramlardan biri de “tarihsiz halklar”. Guha, Tagore'un ünlü serzenişinden yola çıkarak başlatıyor çabasını: "Tarihinizi alın da başına çalın!"

“Kadınlar” (hem bir ontolojik kategori, hem bilginin öznesi, hem de nesnesi olarak) bilimin “tarihsiz halkları”ndandır. En iyi haliyle Garp’ın (bilimsel bilgi, üniversite, akademi, akademik disiplinler), karşısında / yok sayarak/ dışlayarak / ikincilleştirerek kendini kurduğu Şark konumundadır. Üstelik geriye doğru bir solukta sayabileceğimiz kadar yakın bir geçmişe değin. Şimdi, bu büyük tarihin içinden bazı anekdotlar aktaracağım:

* “Toplumsal olarak değerli bilgi”nin1, felsefenin, ortak sözün kamusal dünyasından dışlanmaya dair:

Richard Sennett, Perikles Atinası’ndan çok-kültürlü New York’a değin şehrin tarihini insanların bedensel deneyimleri üzerinden anlattığı muhteşem kitabı Ten ve Taş’ta, “Atina demokrasisi” diyor, “erkeklerin bedenlerini teşhir etmesi gibi [gymnasium ve erkekler-arası aşk] yurttaşların da düşüncelerini başkalarına açmalarına [agora-siyaset ve eğitim-felsefe okulları] büyük önem veriyordu.” (s.26) Bu tespit, aslında, eski Yunan’ın -17. Yy.’a değin tıp ve anatomi’ye renk verecek olan- fizyoloji kavrayışıyla alâkalıdır: İnsanların niteliksel değerleri beden ısılarıyla koşuttur. Kadınlar ile kölelerin beden ısısı düşükken, özgür erkeklerin (polites - yurttaşlar)2 beden ısısı yüksekti ve “farklı sıcaklıklara sahip vücutlar için farklı haklar ve farklı kent mekânları” uygundu. Madalyonun öbür yüzü, “soğuk bedenlerin dilsiz bir biçimde acı çekmeyi reddetmelerini ve bunun yerine kendi soğukluklarına şehir içinde bir anlam vermeye çalışmaları”nı anlatıyordu. (s. 27-8) Evin dışına çıkabilen, düşünce okullarına, erkekler-arası tartışma toplantılarına katılabilen kadınlar vardı elbet: Sonradan Rönesans Avrupası’nın kortizanları, Arap-Müslüman toplumlarının cariyeleri, olarak karşımıza çıkacak hetereler3.

* Entelektüel emeğe el koyma ve ismine perde çekmeye dair:

Christine de Pizan, Kadınlar Kenti Kitabı’nın bir yerinde Novella’yı anlatır: 14. Yy. Bologna Üniversitesi’ndeki ünlü bir hukuk profesörünün, Giovanni Andrea’nın kızıdır Novella. Babasının meşgul olduğu zamanlar, yerine derse girer. Ama güzelliği öğrencilerin dikkatini dağıtmasın diye Novella’nın önüne bir perde gerilir.4

Kadınlar Kenti Kitabı çağdaş İngilizce’ye ancak 1982 yılında çevrilir. Bu baskıya yazdığı Önsöz’de Marina Warner der ki:

“Christine, Novella’nın aslında cinsiyetinin üzerine bir perde çektiğini pekâlâ yazabilirdi; tıpkı Christine’in askerlik etiği üzerine çalışması Şövalyeliğin Yiğitliği ve Silahları Kitabı editörünün 1448’de Christine’in cinsiyeti üzerine bir örtü çekmeye karar verip metni bir erkek tarafından yazılmış gibi gösterecek yönde değiştirmesi gibi. Editör bunu yaparak, okuyucu kaybına karşı kritik bir önlem alıyordu. Savaşın uygun bir biçimde nasıl yönetileceğiyle ilgili olarak bir kadın tarafından yapılmış bir çalışma, güvensizlikle sarmalanmış müstehzi tavırlara davetiye çıkaracaktı.”

* “Mecazî olmayan anlamıyla yok edilme”ye dair:

1484 yılında iki Dominiken rahip Papa 8. Innocentus’tan Almanya’da cadılığın kökünü kazımak için izin alırlar. Yaptıkları “araştırma” 1486’da Papalık’ça onaylanır ve yayınlanır: Cadıların Kafasına İndirilen Balyoz (Berktay, 2003a: 219). 12. Yy’dan 17. Yy’a kadar Avrupa’yı, 17. Yy’da New England’ı kasıp kavuran ve aslında sanıldığının aksine, Ortaçağ karanlığının bir barbarlığı değil, modern toplumun doğuşunun yarattığı krizlerin “çözüm yolları”ndan biri olan5 cadı avları, aynı zamanda “bilgi ve yetenek türleri” arasındaki rekabetçi dönüşümün de uzantısıydı: Sözgelimi Balyoz, ebeleri ve şifacıları cadı ilan ederek, kilise üniversitelerinde formel tıp eğitimi almaya başlayan (elbette erkek) doktorların sınıfsal / mesleki çıkarlarını yansıtıyordu (Ehrenreich ve English, 1972).

* “Evrensel Şehir”in6 surlarına dair:

“...Ve birden kendimi çimenlerin üzerinde aşırı bir hızla yürüyor buldum. Ve daha o an, bir erkeğin görüntüsü yolumu kesti. Önce jaketatay giymiş bu garip görünümlü nesnenin el kol hareketlerinin bana yönelik olduğunu anlamadım. Yüzünde dehşet ve öfke ifadesi vardı. Akıldan çok içgüdü yardımıma koştu; o bir kilise görevlisi, bense bir kadındım. Burası çimenlik bir alandı; ileride de bir patika vardı. Çimenlerin üzerinde yürümeye, yalnızca üniversite öğrencilerine ve öğretim üyelerine izin vardı; benim yerim çakıllı patikaydı.

(... ) ... Sonra birden, Lamb’in baktığı elyazmasının yalnızca birkaç yüz metre ötede olduğu aklıma geldi; öyle ki, dört köşe avluda Lamb’in ayak izlerini takip ederek hazinenin saklı olduğu ünlü kitaplığa varılabilirdi. ... Gerçekten kitaplığın giriş kapısına varmıştım. Kapıyı açmış olmalıyım, çünkü birden, koruyucu bir melek gibi, ama beyaz kanatlar yerine siyah bir cüppenin dalgalanmasıyla yolu kapayan kır saçlı, kibar, ama bana küçümseyerek bakan bir beyefendi karşımda belirip eliyle geri dönmemi işaret ederek alçak bir sesle, hanımların ancak bir fakülteli eşliğinde ya da bir tavsiye mektubu ile kitaplığa kabul edilebileceklerini üzüntüyle belirtmek zorunda olduğunu söyledi.

Ünlü bir kitaplığın bir kadın tarafından lanetlenmesi, o kitaplık için hiçbir şey ifade etmez. O; tüm hazineleri yüreğinin içine güvenli bir biçimde gizlemiş, saygın ve sakin, gönül rahatlığı içinde uyuklamaktadır ve benim açımdan da sonsuza dek uyuklayacaktır. Bir daha hiçbir zaman o yankılanmaları uyandırmayacak, o konukseverliği beklemeyecektim, öfkeyle merdivenlerden inerken buna yemin ettim.” (Woolf, 1992: 8-10).

* Surları aşmaya dair:

Böyle sancılı bir tarihin peşinden geliyor işte kadınların o “evrensel şehir”in surlarını aşıp içeri girmeleri.

Türkiye’de (KSSGM,1999);

- 1842: Tıbbiye bünyesinde ebelik eğitimi başladı

- 1876: Kız öğretmen okulu (darül muallimat) açıldı

- 1864: Kız teknik eğitim okulu açıldı

- 1869: Kız sanayi mektebi açıldı

- 1915: Kadınlar için ilk üniversite (İnas Darülfünunu) açıldı7

- 1920: İnas Darülfünun öğrencileri protestolar düzenledi, erkek öğrencilerin sınıflarını işgal ederek karma eğitim talebinde bulundular

- 1920: Şükufe Nihal, İstanbul Darülfünunu'nun Coğrafya bölümünden mezun olan ilk kız öğrencisi oldu8

- 1921: Sara Akdik, İstanbul Darülfünunu'nun ilk kız öğrencisi olarak Fen Fakültesi Tabiiye kısmında sürdürdüğü öğrenimini tamamladı9

* İçi beni yakar, dışı seni:

Önceleri kadınların “eğitim hakkı”nı kazanmaları, kamusal / kurumsal bilginin doğrudan yararlananları ve ona -bu kez adlarını saklamak zorunda kalmadan- katkıda bulunanları konumuna gelmeleri kolayca hazmedilen bir şey olmadı elbette. 20. Yüzyıl başında yapılmış dünya kadar “bilimsel” araştırma var: Koleje devam etmenin kadınların üreme organlarına nasıl zarar verdiğini “ispatlayan” sözgelimi…10

Üreme organları zarar gören kadınlar ısrarla yollarına devam ettiler. Ettiler de, oluşumuna hiçbir katkıda bulunmadıkları bir yapıya eklemlenmenin aynı zamanda ziyadesiyle yabancılaştırıcı olduğunu keşfetmeleri de çok zaman almadı. Devletlerin, komutanların, askerlerin, büyük adamların tarihinde bir şey eksikti… Vajinayı içeri doğru bir penis olarak resmedip tanımlayan anatomide bir sakatlık, klitoral orgazm olan kadınların olgunlaşmamış, penis kıskançlığı çeken zavallılar olduğunu söyleyen klasik psikanalizde bir sorun, ev içi emek süreçleriyle ilgilenmeyen iktisadın sakladığı, toplum sözleşmesine öncel cinsel sözleşmenin nasıl bir iktidarı garantilediğini mesele edinmeyen siyasetbilimin söylemediği, “ev coğrafyanın neresindedir, kadın kentin neresinde”yi yanıtlamayan şehirciliğin sustuğu, koca dayağı ve tecavüzünü mesele edinmeyen hukukun körleştiği...

* Fark etmeye ve keşfetmeye dair:

Halen MIT'de profesör olan ve 1970'lerden bu yana, bilimsel çalışma yapanların kim ve ne olduğunu düşünmeye davet çıkaran Evelyn Fox Keller’ın o yıllara değin11,

“yaklaşımı da, pratiği de bu soruyu akla getirmeyecek kadar, getirse de saçma bulacak kadar erildi aslında. Öyle yetişmişti o da. Feminizm dalgası, onun da gözünü açmış kendine ve çevresine bakabilmişti. Görmüştü ki, bilim dünyası da eril bir dünya. Yeni de değil üstelik, tarih boyunca böyle bu.

Keller, o güne kadar bilimin dilindeki bu eril anlamların doğal, aşikâr bir şey olduğunu düşünmekten olumsal ve iç karartıcı olduğunu düşünmeye başladığında, dahası, bunların da yüzeydeki kozmetik kalıntılar değil, derine işlemiş bir içkinlik taşıdığını görmeye başlayınca bilim tarihinin ve var olan bilim projesinin topyekûn bir sorgusuna girişti. Bu sorgu onu bilimin reddine değil, tam aksine daha güçlü bir sahiplenme ile sorgulanmasına götürdü.” (Temizyürek, 2007)



1970’ler, ne Keller ne de bu sorgulamanın başlayışı için rastlantısaldı. Batı’da İkinci Dalga Kadın Hareketi güçlenmiş ve Kate Millet, Shulamith Firestone gibi aktivistleri kanalıyla Üniversite’yle / akademik olanla da buluşmuştu (Türkiye’de 1980’lerin ortalarından itibaren olacağı gibi):

“Üniversite, salt cinsiyetçi mekanizmasına itirazları değil, kadınların yalnızca üniversite içinde daha görünür olma mücadelesini değil, diğer birçok toplumsal ve bireysel mesele yüzünden, kadın kurtuluş hareketinin söylemlerini kapısından geçirmek zorunda kaldı. Sözünü ettiğimiz süreç, genel hatlarıyla, 1968 sonrasında ikinci dalgasını yaşayan kadın hareketinde temelleniyordu. Bu, kadınların, bedensel, kamusal, insani ve toplumsal tüm hak alanları için verdiği mücadelenin kodlarının üniversite içinde de tartışmaya açılması anlamını taşıyordu.” (Toksöz ve Yamaner, 2006)

Dolayısıyla, “Men in history, Men and the city” gibi başlıklı kitapların “ben”i değil de gerçekten “men”i anlattığı farkedildi. Feminizmin / feministlerin kendisi kadar, aşağıda değineceğim feminist epistemoloji ve metodoloji tartışmalarının da akademiye taşınması bu körlükten, yokluktan, en iyi haliyle ikincilleştirilmeden, bilimsel bilginin, disiplinlerin erilliğinden (yalnızca dili itibariyle değil, sorduğu sorular, sorma biçimi, baktığı yerler itibariyle de) kaynaklıydı. Çok değil, 1970’lerde, “kadınların bilimsel bilgisi” yazılmaya ve anlatılmaya başlandı. Bu nedenle Fatmagül Berktay (2003b), kadınlar için “tarih-öncesi”nin, bu yıllardan öncesi olduğunu söyler. Bilinir İkinci Cins’in o ünlü cümlesi: “Kadın doğulmaz, kadın olunur!” Fakat daha az bilinen bir anekdot vardır:

“Bu kitabı yazarak feminist oldun” der Jean-Paul Sartre,

“Kitap okunduğunda ve kadınlar için varolmaya başladığında feminist oldum” diye yanıtlar de Beauvoir (akt. Felman, 1993: 12)

Çünkü, İkinci Cins’te sorduğu, ve aslında feminizmin akademiye girişinin de motivasyonunu özetleyen kışkırtıcı bir soru vardır: “Kadınlar var mı gerçekten?...”

Bu sorunun yanıtını, ilk kez okuduğumda gözlerimin dolmasına neden olan 1913 tarihli bir konuşmasıyla, Halide Edip versin isterim:

“Bu kadınlık hareket-i mukaddesesinin sathi ve ibtidai bir tarihini yazarken gönül isterdi ki bu tarihçe, Osmanlı kadınlarının terakki ve tekâmül yolundaki küçük bir tarihçesi olsun. Fakat bugün böyle olmaması bence pek elim değildir. [...] Osmanlı kadınlarının terakki yolundaki mesailerinin henüz bir tarihçesi olmaması onların da bir şey yapmamış olmalarını intiaç etmez. [...] Bugün bu saat ben size böyle hitap ederken, siz beni dinlerken şüphesiz biz de tarih yapıyoruz demektir. Bu tarihçeyi torunlarımız bir konferans dolduracak kadar uzun ve iftiharla yaptıkları zaman, elbet bizim aciz fakat hüsn-i niyet ve samimiyetle dolu bin müşkilatla elde edilen mücadelemizden de bahsedeceklerdir.” (akt. Çakır, 1993: 10)

***

***


Özetle, “kadınlar yok galiba” farkındalığının ardından, akademik feminizmin ilk çabası “kadınları bilim dünyasının haritasına yerleştirmek” yönünde oldu: Mevcut geleneksel disiplinlerin, mevcut akademik çerçevelerin içine kadınların yaşamlarının ve gerçekliklerinin bilgisini katmak, “madalyonun öteki yüzü”nü görünür kılmaya çalışmak. Böylece, eril disipliner bilgi alanlarına “kadınların eklenmesi”yle karakterize olan bir “Kadın ve Her şey” akımı başladı. Akademik feminizmin, büyük ölçüde amprisist olarak niteleyebileceğimiz bu ilk aşamasında, yeni “eğitim ve araştırma konuları” olarak, “kadın ve edebiyat, kadın ve hukuk, kadın ve siyaset, kadın ve çalışma yaşamı” başlıkları ortaya çıktı. Bununla birlikte, zaman içinde Puzzle’ın yeni bulunan parçaları boş kalan yerlere oturmamaya ve / ya da öteki parçaları oynatmaya başladı. Burada, spesifik bilim felsefelerinin epistemolojik ve metodolojik içermeleri ile sınırlarının neler olduğu tartışmasına girmek gerekecek; çünkü aslında konvansiyonel epistemoloji ve metodolojilerin sınırlarına dayanılmıştı.

Bununla birlikte, akademik feminizmin erken aşaması diyebileceğimiz bu “haritaya yerleştirme” döneminde dahi, bilim dünyasına “insanlığın bilgisini tam kılmak yönünde ilerlemek” anlamında önemli açılımlar sağlandığını söyleyebilirim.



II. Epistemolojik ve Metodolojik Açılımlar

Akademik feminizmin temel epistemolojik ve metodolojik eleştirisi; araştırma yapılması, bilgiye ulaşılması, teorileştirme ile iktidar arasındaki ilişkiyi vurgular. İktidarın; anlamı, gerçekliği ve nesne alanlarını kurma, “ussal” olanı “us-dışı”nın ve “öteki”nin karşıtlığında tanımlama yollarından biri de bilimsel bilgi üretimidir. Bu üretim sürecinde genel eğilim, “farklı” deneyimlere dayanan bilgi türlerini gözardı etmek; bunun yanı sıra, araştıran ile araştırılanı, nesnellik üzerine oturan ve hiyerarşik bölünmeye dayanan bir ilişki içinde tanımlamak yönünde olmuştur. Eril ussallık, “kendisini bedeninden, duygularından, değerlerinden, geçmişinden vb. ayırabilen, kendisinin ve düşüncelerinin özerk, bağlamdan bağışık ve nesnel olduğuna inanan bir ‘bilen’” varsayımına dayanır. Herhangi bir toplumsal konum tarafından sarsılamayacağı düşünülen “nesnellik”, bu tür bir ussallığın kendisini “evrensel” saymasına olanak tanır (Rose, 1993: 7).

Buna karşılık, feminist epistemoloji ve metodoloji, her şeyden önce, hiyerarşik bölünmenin içinde barındırdığı dikotomilere kuşkuyla yaklaşır. Dikotomik düşünme ve bilgi üretme tarzının, eril bir değerler hiyerarşisi içine yerleştirilmiş bir tahakküm mantığı üzerinden işlediği düşünülür. Us/us-dışı, özne/nesne, akıl/duygu, bilim/halkın bilgisi, bilimsel bilgi/geleneksel bilgi, zihin/beden, uygarlık-kültür/doğa gibi ikiliklerden birinciler erilliğe, ikinciler dişilliğe atfedilir. Feminizm, bu geleneksel kuramsal bölünmelerin kökenlerini ve belirtilerini sorgularken, hiyerarşik bölünme yerine ilişkiselliğin önemini vurgular, “gerçekliğe bütünsel, bağlamsal bir hem/ve yaklaşımı” (Donovan, 1997: 345)12 sunar. Bununla bağlantılı olarak, “her bir ayrı varlığın kendi çevresine göre tanımlandığı ve gözlemcinin konumsal göreliliğine tabi bir bağlamsal ağ” (Donovan, 1997: 339) gözetilerek, nesnelliğin her zaman olanaklı, dahası istenir bir durum olmadığı savunusu getirilir. Nesnellik yerine “karşılıklı-öznellik ya da özneler-arasılık” (inter-subjectivity), monolog yerine diyalog, araştırılanın nesneleştirilmesi yerine araştıran-araştırılan ilişkisinin daha görünür kılınması önerilir.

Kendi (orijinal) disiplinlerinin hâkim felsefelerini dönüştürme çabasındaki feministler,

“… ’iyi araştırma’nın konvansiyonel standartlarının -en az hukuksal, ekonomik, askeri, eğitsel, … kurumların siyasetlerininki kadar- spesifik sosyal grupları ayrımcılığa uğrattığı ya da güçlendirdiğini öne sürdüler. Sosyal araştırma, gündelik yaşamın kaotik ve karmaşık deneyimlerini toplumsal kategorilere dönüştürür –hâkim politik aranjmanları yansıtan kategorilerdir bunlar. Sosyal bilimler, ardından, bu kategorilerdeki insanlar ve ilişkilere nedensel bağıntılar atfeder. Bu nedensel tasvirler, kurumların gündelik yaşamlarımızı yönetebilmelerini olanaklı kılar: Toplumun ekonomik, sosyal, siyaseten en güçsüz kesimlerinin çıkar ve arzularını değil, o kurumların ve kurumları tasarımlayıp yöneten sosyal grupların çıkar ve arzularını karşılayabileceğimiz yöndedir bu olanaklı kılış. Böylelikle, tarafsız araştırma yapma iddiasındaki sosyal bilimler, ‘iktidarın kavramsal pratikleri’ni inşa eder (Smith, 1990). Erkeklerle kadınlar arasındaki ilişkileri kontrol eden iktidar da dahil olmak üzere, iktidarın uygulanmasında sosyal bilimler işbirlikçidir.” (Harding ve Norberg, 2005: 2010)

Kuşkusuz, burada hedef alındığı belirgin olan pozitivist bilim felsefesini eleştirenler yalnızca feministler değil. Kuhn’dan Polanyi’ye, Feyerabend’den Foucault’ya değin geniş bir eleştirel kuram var. Feminist epistemoloji ve metodoloji de bu post-pozitivist hareketin, aynı zamanda eleştirel çalışmalar alanının bir parçasıdır. Özgüllüğü ise, kadınların deneyimlerini dışlayan ya da ikincilleştiren egemen bilgi tanımlarının ve araştırma yöntemlerinin getirdiği yabancılaşmanın üstesinden gelmeye çalışmasından, erkekler üzerine yapılan ya da erkek deneyimlerine dayanan araştırmaların ve bilgi tanımlarının evrenselliği (bütün insanlığı temsil edebileceği) anlayışının karşısında durmasından kaynaklanır. (McDowell, 1993: 306-10)

1991 yılında Judith Cook ve Mary Margaret Fonow, alanında sıklıkla göndermede bulunulan bir derleme yayınladılar: Metodolojinin Ötesinde.13 “Ötesinde”den kasıtları bir ölçüde de metodolojinin etik içermeleriydi. Derlemelerinde yer alan makalelerde bazı ortaklıklar saptadılar ve bunları “feminist metodolojinin rehber ilkeleri” olarak tanımladılar:

(i) araştırmanın yönetimi sürecini de içerecek biçimde bütün toplumsal yaşamın temel bir özelliği olarak cinsiyetin ve cinsiyet asimetrisinin önemi konusunda, sürekli ve düşünümsel olarak dikkatli olunması;

(ii) özgül bir metodolojik araç ve genel bir yönelim ya da görme biçimi olarak, “bilinç yükseltme ve farkındalık”ın merkeziliği;

(iii) araştırma nesnesi ile öznesinin ayrılabileceğini ve kişisel ya da somut deneyimlerin bilimsel olmadığını varsayan nesnellik ilkesine mesafelilik 14;

(iv) feminist araştırmanın etik içermeleriyle ilgili olunması ve

(v) araştırma ve araştırma sonuçları aracılığıyla kadınların güçlen(diril)mesi ve ataerkil toplumsal kurumların dönüştürülmesine vurgu.

“Toplumsala angaje araştırma”, bir başka deyişle, toplumsal sonuçlarını etik ve politik olarak hesaba katan araştırma, bilgi birikiminin genişlemesi anlamında da yeni açılımlar sağlar. Açıktır ki, sosyal değer ve çıkarlar (aslında aşağıda değinilecek “bilimsel bilginin sosyolojisi”nin de bir parçası) bilgi birikiminin genişlemesinin önünde çoğu zaman ciddi engeller haline gelir: Cinsiyetçi, ırkçı, burjuva, Batı-merkezli, heteroseksist, şimdilerde neo-liberal, yeni-milliyetçi değerler –dolayısıyla araştırmalar- tam olarak böyledir. Öbür yandan, sosyal bilimler tarihi; feminist, ırkçılık karşıtı, post-kolonyal, madun, vb. araştırma programlarının sosyal bilim kavrayışı ve birikimini ileriye taşıdığını gösterir. Çünkü bu araştırma programları, eski sorulara yeni perspektifler getirdiği gibi, kendimize ve içinde etkileşimde bulunduğumuz sosyal dünyalara dair yeni sorular sorar.

Burada açıkça politik bir perspektiften söz ediyorum. Epistemolojik kriz aynı zamanda politik, ekonomik, toplumsal ve etik bir krizdir. Bu krizler yumağını akademinin içinden –bir ayak mutlaka “dışarı”da durarak- aşmanın yoluysa, kanımca, sosyal, dolayısıyla politik olarak angaje bir araştırma, bilim ve akademik söz gündemi yaratmaktır. Kadın hareketi ile akademik feminizm arasındaki ilişki böyle bir ilişkiydi. Araştırılacak ve çözümlenecek sorun(sal)lar “dışarı”dan geldi ve sonuçlar “içeri”den “dışarı”ya aktı (kadına karşı şiddet, kadınların çifte çalışma günü, siyasal temsil ve katılım, vb.)

Bu tür bir “politika ve / ya da sorun merkezli” yaklaşım, disiplinler-arasılık arayışlarını da zorunlu olarak beraberinde getirir (getirmiştir de). Hâkim disipliner paradigmayı politikleştiren ve dönüştürmeyi hedefleyen bir yönelimdir bu. Böylece disiplinler arasındaki sınırlar; farklı “özsel yapılar ya da gerçeklik rejimleri” arasındaki “mücadele alanları” haline gelir. Bird (2001) eleştirel disiplinler-arasılığı; bilginin, soyunma / söküm süreci içinde yeniden tanımlandığı bir entelektüel güçlenme formu olarak tanımlar (ki rastladığım en “güzel” tanımdır). Kadın / cinsiyet çalışmalarının disiplinler-arasılık iddiası / rüyası, aslında “paradigmatik bir kopuş”un işaretleyenidir. Modern anlamda sosyal bilimler, disipliner olarak bölünmüş bir yapı içinde doğup gelişmiştir. Disipliner bölünmüşlüğün kendisi özgül bir “bilme” tarzını ima eder: toplumu, onu bölerek, kompartmanlara ayırarak düşünmek, anlamaya çalışmak, bilgisini üretmek. Bu hâkim paradigmadan ayrılan akademik feminizmin disiplinler arasılık çabası, aslında temel bir kavramsallaştırmasından kaynak alır:

“Disiplinler-arasılık epistemolojik bir tercihtir; toplumsallığın parçalanamaz bütünlüğüne gönderme yapar ve feminizmin temel bir iddiası olan- toplumsal cinsiyetin, toplumsal olguların kurucu ve anlamlandırıcı temel faktörlerinden biri olduğu iddiasına dayanır. Diğer deyişle, toplumsallık denen alan cinsiyete dayalı ilişkiler tarafından baştan başa yeniden ve yeniden kurulur; bunun dışında, cinsiyetlendirilmiş –eril/dişil dikotomisi ile iktidarlandırılmış- olmayan bir alan yoktur. Dolayısıyla, sosyal bilimlerin bütün disiplinleri kendi kavram ve yönteme dair araçlarını bu gözlükten bakarak yeniden ve yeniden test etmeli ve toplumsallığı, baştan başa cinsiyetlendirilmiş bir kurgu olarak –baştan sona sınıflara ayrıştırılmış bir kurgu olduğu gibi- yeniden kavramayı denemelidir.” (Sancar, 2003)

Disiplinler-arasılık arayışı (bana kalırsa zorunluluğu) yeni kurumsal arayışları (disiplinlerarası bölümler, araştırma merkezleri gibi) ve yeni politik oluşumları da (dışarısı / içerisi, toplumsal / akademik arasında ilişki ve işbirliğinin yeniden organizasyonu gibi) beraberinde getirmiştir –ki bu izleyen başlığın konusudur.15

***


***

Özetle, akademik feminizmin üniversiteye taşıdığı sorun, gözden kaçan bir şeyin – kadın ya da toplumsal cinsiyet ilişkileri başlığının- toplum kuramına nasıl ekleneceği sorunu değildir; bir “ben de ben de – izm” meselesi değildir. Nicel ya da nitel araştırma yaparken soruları nasıl hazırladığımızdan (“çalışıyor musunuz?” diye sorduğunuzda köleler gibi çalışan bir dolu kadın “çalışıyorum” demez!) insan hakları ihlâllerini nasıl tanımladığımıza16, bakma yöntemlerimiz kadar baktığımız yerlerle ilgili yeğlemelerin kendisinin salt bilimsel değil, aynı zamanda ideolojik olduğunu asla unutmamaktan (toplumsal yeniden üretim dediğimizde hâlâ devletin sağladığı ya da sağlamadığı hizmetlerden mi bahsediyoruz salt, ya da çalışma deyince bildik anlamda işyerlerine mi bakmakla yetiniyoruz?)17 kullandığımız analitik araçların cinsiyetler açısından nötr mü olduğunu sürekli olarak sorgulamaya (ev kadınlarının “sınıf”ı nedir söz gelimi?)... kadar bir dolu “yeniden hesapla(ş)ma” gerektirir.



Каталог: 2014
2014 -> Cü il tarixində Stomatologiya ixtisası üzrə keçirilmiş sınaq test imtahanının nəticələri
2014 -> Cü il tarixində Stomatologiya ixtisası üzrə keçirilmiş sınaq test imtahanının nəticəsi
2014 -> Cü il tarixində Stomatologiya ixtisası üzrə keçirilmiş sınaq test imtahanının nəticələri
2014 -> Cü il tarixində Stomatologiya ixtisası üzrə keçirilmiş sınaq test imtahanının nəticələri
2014 -> Мisvak вя онун XXI ясрдя истифадяси
2014 -> Üz–çənə cərrahiyyəsi 11. 11. 2014-cü il tarixində əlavə və dəyişikliklər edilmişdir. 1 Çənə oynağının çıxığının əsas səbəbi nədir?
2014 -> Cü il tarixində əlavə edilmişdir 1 Sistem hipoplaziyası zamanı hansı dişlər zədələnir?
2014 -> Вместе к высотам стоматологии
2014 -> 31(2): 106-13 Müzeyyen Kayataş, 1 Rabia Figen Kaptan
2014 -> Ankara Numune E¤itim ve Araflt›rma Hastanesi Aile Hekimli¤i Klini¤i, Asistan Dr., Ankara


Поделитесь с Вашими друзьями:
  1   2   3


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©azkurs.org 2019
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə