Stephen King Yeşil Yol



Yüklə 1.33 Mb.
səhifə5/28
tarix26.05.2017
ölçüsü1.33 Mb.
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   28

Hey, beyler! dedi ses bu kez. En azından bir süre için nerede olduğunu ve kendisini nelerin beklediğini unutan bir adamın gülen, şaşkın sesiydi bu. Gelin ve Mr. Jingles'ın neler yapabildiğini görün!

— 62 —

"Tanrım," diye fısıldadım. Sanki tıkanmıştım.



Brutal, "Bir tane daha buldun, değil mi?" diye sordu. "Ben de üç dört tane buldum."

Aşağı inip ışığı onun uzattığı kocaman avucuna tuttum. Ke-mirilmiş birkaç tahta parçası duruyordu, ikisi benim bulduğum gibi sarıydı. Biri yeşil, biri de kırmızıydı. Pastel boya kalemleriyle boyanmışlardı.

"Aman Tanrım," dedim alçak, titrek bir sesle. "Oh, hey. Bunlar o makaranın parçaları, değil mi? Ama neden? Neden burada?"

Brutal, "Ben çocukken şimdi olduğum gibi iriyarı değildim," dedi. "On beş yaşımla on yedi yaşım arasında geliştim ben. O zamana kadar ufacık tefeciktim. Okula ilk gittiğimde kendimi tıpkı bir... tıpkı bir fare kadar küçük hissederdim. Ölesiye korkuyordum. Biliyor musun ne yaptım?"

Başımı salladım. Dışarda rüzgâr yeniden esmeye başladı. Kirişlerin aralarında örümcek ağları tıpkı çürümüş danteller gibi, hafif hafif salınıyordu. Daha önce ölülerin varlıklarının bu kadar şiddetle hissedildiği bir yerde hiç bulunmamıştım ve o anda , o kadar sorun yaratan makaranın parçalarına bakarken, John Coffey Yeşil Yol'dan yürüyeli beri kalbimin bildiği bir şeyi kafamın içinde de anladım: Bu işi daha fazla sürdüremeyecektim. Bunalım olsun olmasın, artık daha fazla insanın odamdan ölümlerine yürümelerini seyredemeyecektim. Tek bir tane daha bile çok fazla olacaktı.

Brutal, "Annemden mendillerinden birisini istedim," dedi. "Kendimi çok küçük hissettiğimde ve ağlayacakmış gibi olduğumda gizlice o mendili çıkarır, annemin kokusunu koklar ve kendimi biraz daha iyi hissederdim."

"Yani sence... o fare o renkli makarayı Delacroix'dan anı olsun diye mi saklamış ve kemirmiş? Yani bir fare..."

Başını kaldırdı. Bir an için gözlerinde yaşlar gördüğümü sandım, ama sanırım yanılmış olmalıyım. "Hiçbir şey demiyo-

— 63 —

rum, Paul. Ama onları orada buldum ve ben de senin gibi nane kokusu aldım. Ve bu işi daha fazla kaldıramayacağım. Bunu daha fazla yapmayacağım. O sandalyede tek bir adamı daha görmek öldürecek beni. Pazartesi günü ıslahevine transferimi isteyeceğim. Eğer bir sonraki idamdan önce olursa, ne âlâ. Yoksa, istifamı verip çiftçiliğe dönerim."



"Çiftlikte taştan topraktan başka ne yetişiyordu ki?" "Fark etmez."

"Biliyorum," dedim. "Sanırım ben de sana katılacağım." Sanki onunla dalga geçip geçmediğimi anlamak ister gibi dikkatle baktı bana ve sonra o iş kesinleşmiş gibi başını salladı. Rüzgâr bir daha esti; bu kez kirişler çatırdadı ve her ikimiz de huzursuzlukla çevreye, yumuşak duvarlara baktık. Sanki bir an için William Wharton'u; Billy the Kid değil de, bloktaki ilk gününden itibaren "Vahşi Bili" dediğimiz o çocuğu duyar gibi oldum. Bağırıyor, kahkahalar atıyor, bize ondan kurtulunca sevineceğimizi, ama onu asla unutamayacağımızı söylüyordu. Haklıydı.

O gece tecrit odasında Brutal'la kararlaştırdığımız konuya gelince, tam da istediğimiz gibi oldu. Sanki o küçücük renkli tahta parçalarının üzerine ciddi bir yemin etmiş gibiydik. İkimiz de bir daha hiçbir idamda görev almadık. John Coffey sonuncusu oldu.

ikinci Bölüm

OLUM HÜCRESİNDEKİ FARE

— 64 —


Son satırlarımı yazdığım bu huzurevinin ismi Georgia Pines. Atlanta'dan yaklaşık atmış mil; çoğu insanın, yani seksen yaşın altındaki çoğu insanın yaşadıkları biçimiyle yaşamdan yaklaşık iki yüz ışık yılı uzaklıkta. Bunu okuyan sizler geleceğinizde sizi bunun gibi bir yerin beklemediğinden emin olmak istersiniz. Acımasız bir yer değil genellikle; kablolu TV var, yemekler güzel (gerçi bir insanın çiğneyebileceği pek az şey veriyorlar) ama kendi usulünce, tıpkı Cold Mountain'daki E Blok gibi bir ölüm koğuşu burası da.

Burada bana eyalet valisine olan yakınlığı sayesinde işe giren Percy Wetmore'u hatırlatan birisi bile var. Bu adam da sanki önemli birilerine yakınmış gibi davransa da, bundan kuşkuluyum, ismi Brad Dolan. O da Percy gibi durmadan saçlarını tarıyor ve arka cebinde hep okuyacak bir şeyler taşıyor. Percy, Argosy ve Men's Adventure gibi dergiler taşırdı; Brad ise Tatsız Şakalar ye Eşek Şakaları gibi küçük kitapçıklar taşıyor, insanlara durmadan abuk sabuk bilmeceler soruyor. Tıpkı Percy gibi, Brad da bir şeyin komik olması için zalimce olması gerektiğini düşünen bir kaz kafalı.

Brad'in geçen gün söylediği bir şey bayağı zekiceydi ama yine de onun açısından pek bir önemi olduğunu sanmıyorum. Ne de olsa, atasözünde dendiği gibi, bozuk bir saat bile günde

— 67 —


iki kez doğruyu gösterirmiş. Bana, "Alzheimer hastalığına yakalanmadığın için şanslısın, Paulie," dedi. Bana Paulie demesinden nefret ediyorum ama o yine de aldırmıyor. Ona bundan vazgeçmesini söyledim. Atasözü olmasa da, Brad Dolan'a uygun başka deyişler de var, örneğin, "Bir atı suya götürebilirsiniz ama zorla içiremezsiniz;" ya da "Onu giydirebilirsiniz, ama gezmeye götüremezsiniz," gibi. Brad'in kalın kafalılığı da aynen Percy'ye benziyor.

Alzheimer konusunda o sözleri söylediğinde güneşlenme salonunda yerleri silmekle meşguldü. Ben de orada kaleme aldığım bu sayfaları gözden geçiriyordum. Epeyce sayfa doldu ve sanırım bitirene dek pek çok sayfa daha dolacak. "Şu Alzhe-imer'in gerçekte ne olduğunu biliyor musun?"

"Hayır," dedim. "Ama eminim sen bana anlatırsın, Brad."

"Yaşlı insanların AİDS'İ," dedi ve bir kahkaha patlattı! Tıpkı o aptalca şakalarından sonra yaptığı gibi. Ama ben gülmedim, çünkü söylediği o kadar da anlamsız değildi. Burada, Georgia Pines'da sıkça rastlansa da, bende Alzheimer yoktu. Ben yalnızca ihtiyarların karşılaştıkları olağan bellek sorunlarını yaşıyordum. Bu sorunlar 'ne'den çok, 'ne zaman'la ilgili sorunlardı. Şu ana kadar yazdıklarımı gözden geçirirken, 1932'de olan her şeyi hatırladığımı; ama zaman zaman olayların sırasını karıştırdığımı görüyorum. Yine de, eğer dikkat edersem, bunun da üstesinden geleceğimden eminim. Hemen hemen.

John Coffey o yılın ekim ayında dokuz yaşındaki Detterick ikizlerini öldürmek suçundan E Bloka gelmişti. Benim başlıca işaret noktam bu ve bunu gözden kaybetmedikçe sanırım bu işin üstesinden gelebileceğim. William "Vahşi Bill" Wharton, Cof-fey'den sonra, Delacroix daha önce geldi. Fare de. Arkadaşlarının Brutal dediği Brutus Howell'in Steamboat Willy; Delacroix' nın da Mr.Jingles dediği o fare.

— 68 —


ismi her ne olursa olsun, hepsinden, Delacroix'dan bile önce fare geldi. Ortaya çıktığında hâlâ yaz mevsimiydi ve Yeşil Yol'da bambaşka iki konuğumuz vardı: Şef, yani Arlen Bitter-buck ile Başkan, yani Arthur Flanders.

O fare. Tann'nın cezası o fare. Delacroix onu severdi ama Percy Wetmore tam aksine.

Percy en başından beri ondan nefret etti.

— 69 —


Fare Percy'nin onu Yeşil Yol'dan aşağı ilk kovalamasından üç gün kadar sonra geri geldi. Dean Stanton ile Bill Dodge politikadan konuşuyorlardı... yani o günlerde bunun anlamı Roosevelt ile Hoover'dan söz etmekti. Herbert tabii, J. Edgar değil. Dean'in bir saat kadar önce emektar Tut-Tut'tan satın aldığı bir kutu tuzlu bisküviyi yiyorlardı. Percy bir yandan dinlerken, bir yandan da ofisin kapısında durmuş o çok sevdiği copuyla silah çekme talimi yapıyordu. Bir yerlerden bulduğu o komik kılıfından çekiyor, sonra çeviriyor (ya da deniyordu; çoğunlukla eğer bileğine geçirdiği o halka olmasaydı, yere düşürecekti) ve yeniden kılıfına sokuyordu. Ben o gece görevde değildim ama ertesi sabah Dean'den olan bitenin tam bir raporunu aldım.

Fare tıpkı önceden olduğu gibi Yeşil Yol'dan yürüdü ve ara ara durup sanki boş hücreleri kontrol etti. Biraz durup sonra hiç cesaretini kaybetmeden yoluna devam ediyordu. Sanki uzun bir arayış olacağını biliyor ve bunu kabulleniyor gibiydi.

Bu kez Başkan da uyanıktı ve hücresini kapısında duruyordu. O adam hapishane üniforması içinde bile vakur durmayı becerirdi. Görünüşünden onun bizim Elektrikli'ye uygun birisi olmadığını anlardık ve haklı da çıktık; Percy'nin o fareye ikinci saldırısının üzerinden bir hafta bile geçmeden cezası müebbede çevrildi ve o da genel nüfusa katıldı.

— 70 —


"Baksanıza!" diye seslendi Başkan. "Burada bir fare var! Sizler burada ne biçim bir yer işletiyorsunuz?" Gülüyor gibiymiş ama Dean onun aynı zamanda öfkeli olduğunu söyledi. Sanki cinayetten hüküm giymek bile ruhundaki cesareti kıramamıştı. Mid-South Realty Associates isimli bir şirketin başkanıymış ve yarı bunak babasını üçüncü katın penceresinden aşağı itip hayat sigortasını alabilecek kadar akıllı olduğunu düşünmüş. Yanılmış tabii, ama belki o kadar da değil.

Percy, "Kapa çeneni ahmak," dedi ama az çok otomatik söylenmiş sözlerdi bunlar. Gözlerini fareye dikmişti. Copunu kılıfına sokup dergilerinden birini eline aldı ama sonra dergiyi masanın üzerine fırlatıp yine copunu çekti. Onu yavaş yavaş sol elinin parmaklarına vurmaya başladı.

Bill Dodge, "Orospu çocuğu," dedi. "Burada daha önce hiç fare görmemiştim."

Dean, "Ama bu şirin bir şey," dedi. "Hiç de korkmuyor."

"Nereden biliyorsun?"

"Geçen akşam da gelmişti. Percy de gördü onu. Brutal ona Steamboat Willy diyor."

Percy bu sözlere sırıttı ama o an için hiç sesini çıkarmadı. Copu sol elinin tersine daha da hızlı vuruyordu.

Dean, "Seyret şimdi," dedi. "Daha önce masaya kadar geldi. Yine yapacak mı merak ediyorum."

Yaptı. Yolda, sanki bizim baba katilinin kokusundan hoşlanmamış gibi, onu açıktan aldı. Boş hücrelerden ikisini kontrol etti, hatta boş, şiltesiz kerevetlerden birine koşup kokladı, sonra yeniden Yeşil Yol'a çıktı. Tüm bu süre zarfında Percy orada öylece duruyor, copunu eline vuruyor, her nasılsa konuşmuyor, fareyi geri geldiğine pişman etmek için bekliyordu. Ona bir ders vermek için.

Bili ilgilenmişti. "Neyse ki, onu da Elektrikli'ye oturtmanız gerekmiyor," dedi. "Kelepçelerle başlığı takmak çok zor olurdu."

— 71 —

Percy hâlâ hiçbir şey söylemedi ama yavaşça copu parmaklarıyla kavradı. Tıpkı çok iyi bir puroyu tutar gibi.



Fare önceden geldiği yere geldi. Masaya bir metre kadar yaklaşmış, mahkeme önündeki bir sanık gibi başını kaldırmış Dean'e bakıyordu. Bir an Bill'e de bir göz attı, sonra bakışlarını yine Dean'e çevirdi. Percy'yı ise sanki hiç fark etmemiş gibiydi.

Bili, "Kahraman bir küçük piçkurusu, bunu kabul etmek gerek," dedi. Sesini biraz yükseltti: "Hey! Hey! Steamboat Willy!"

Fare biraz gerilip kulaklarını oynattı ama kaçmaya davran-

madı.


Dean, "Şimdi seyret şunu," dedi. Brutal'in hayvana etli sandviçinden verişini hatırlamıştı. "Yine yapar mı bilmem ama..." Hayvanın önüne bir parça bisküvi attı. Fare keskin siyah gözleriyle bir iki saniye turuncu parçaya baktı. Koklarken incecik bıyıkları titriyordu. Sonra uzandı, bisküviyi ön ayaklarıyla tuttu, oturdu ve yemeye başladı.

Bili, "Gözlerime inanamıyorum!" diye bağırdı. "Aynen pazar gecesi kilise yemeğine giden cemaat kadar derli toplu yiyor."

Percy, "Bana daha çok karpuz yiyen bir zenciyi anımsatıyor," dedi ama diğer gardiyanların ikisi de ona aldırmadılar. Şefle Başkan da. Fare bisküviyi bitirdi ama görünüşte becerikli kuyruğuyla kendisini dengelemiş, oturmaya ve mavi üniformalı devlere bakmaya devam etti.

Bili, "Bir de ben deneyeyim," dedi. Bir parça daha bisküvi ufaladı, masanın önünden eğildi ve dikkatle bıraktı. Fare kokladı ama dokunmadı.

"Hah," dedi Bili. "Doymuş olmalı."

"Yok," dedi Dean. "Senin gelip geçici olduğunu biliyor, hepsi bu."

"Ben mi gelip geçiciymişim? Sevdim bunu! Neredeyse Harry Terwilliger kadar uzun zamandır buradayım! Belki daha da fazla!"

— 72 —


Dean sırıtarak, "Sakin ol ahbap, sakin ol," dedi. "Ama bak gör haklı mıymışım?" Kenardan bir parça bisküvi daha attı. Gerçekten de, fare onu alıp yine yemeye başladı. Bili Dodge'un verdiğine hâlâ bakmıyordu bile. Ama daha yemeye yeni başlamıştı ki, Percy copunu bir mızrak gibi üzerine fırlattı.

Fare küçük bir hedefti ve doğrusunu söylemek gerekirse son derece isabetli bir atıştı. Eğer refleksleri kırık cam parçaları kadar keskin olmasaydı, Willy'nin kafasını uçurabilirdi. Başını eğdi (evet, tıpkı bir insanın yapacağı gibi) ve elindeki bisküvi parçasını bıraktı. Ağır cop tüylerini dalgalandıracak kadar yakınından geçip (en azından Dean böyle dediği için ben de olduğu gibi aktarıyorum, yoksa bu kadarına inanmıyorum) yeşil marleylere çarptı ve boş bir hücrenin parmaklıklarına sıçradı. Fare bunun bir hata olup olmadığını görmek için beklemedi; anlaşılan başka bir yerde acele bir işi olduğunu hatırlayıp döndü ve göz açıp kapayana dek koridordan aşağı, tecrit odasına doğru yollandı.

Percy öfkeyle kükredi; ne kadar yaklaştığının farkındaydı; sonra da farenin peşine düştü. Bill Dodge büyük olasılıkla içgüdüsel olarak onu kolundan yakaladı ama Percy kolunu çekip kurtuldu ondan. Yine de, dedi Dean, büyük olasılıkla Steamboat Willy'nin yaşamını o tutuş kurtarmıştı ve ucu ucuna kaçtı. Percy fareyi yalnızca öldürmek değil; bir de ezmek istiyordu, o yüzden ayağında ağır siyah üniforma ayakkabıları, uzun, komik adımlarla tıpkı bir geyik gibi peşinden koştu. Fare sağa sola kaçışarak Percy'nin son iki sıçrayışından ucu ucuna kurtuldu. Uzun pembe kuyruğunu son bir kez titretip kapının altına daldı ve elveda yabancı: Gözden kayboldu.

"Kahrolası!" diye bağırdı Percy ve avucuyla kapıya sertçe vurdu. Sonra anahtarlarını çıkarıp içlerinden birini aramaya başladı. Tecrit odasına girip kovalamacayı sürdürmek niyetindeydi.

Dean peşinden gitti. Kendine hakim olmak için özellikle yavaş yürüyordu. Bana anlattığına göre bir parçası Pecy'nin yüzü-

— 73 —


ne gülmek isterken, bir parçası da adamın yakasına yapışmayı, çevirmeyi ve tecrit odasının kapısına mıhlayıp eşek sudan gelinceye kadar dövmeyi istiyordu. Bu duyguların nedeni tabii büyük ölçüde şaşkınlıktı: E Blokta bizim işimiz gürültü patırtıyı en aza indirmekken, gürültü patırtı neredeyse Percy Wetmore'un göbek adıydı. Onunla birlikte çalışmak, fitili ateşlenmiş bir bombayı etkisiz hale getirmeye uğraşmak gibiydi. Bu sırada da birisi ensenizde dikilip ara sıra bir çift kocaman zili birbirine vuruyordu. Tek kelimeyle, sinir bozucu. Dean bu sıkıntıyı Arlen Bitter-buck'ın gözlerinde görebildiğini söylüyordu... Hatta genelde son derece serinkanlı bir adam olan Başkan'ın gözlerinde bile.

Üstelik bir şey daha vardı. Dean aklının bir köşesinde fareyi bir tür... eh, dost değilse de, bloktaki yaşamın bir parçası olarak görmeye başlamıştı. Bu nedenle Percy'nin yaptığı ve yapmaya çalıştığı doğru değildi. Bunu yapmaya çalıştığı şey bir fare olsa bile. Üstelik Percy'nin bunun neden yanlış olduğunu hiçbir zaman anlayamayacak olması da yaptığını sandığı iş için neden tümüyle yanlış bir adam olduğunu açıklamaya yetiyordu.

Dean koridorun ucuna vardığında kendine hakim olmuştu ve olayı nasıl ele alması gerektiğini biliyordu. Percy'nin kesinlikle dayanamadığı tek şey aptal gibi görünmekti. Bunu hepimiz biliyorduk.

"Yine tutturamadın," dedi sırıtarak.

Percy ona pis pis bakıp alnına düşen saçlarını geri itti. "Sözlerine dikkat et, Dörtgöz. Zaten sinirliyim. Daha da üstüme gelme."

Dean içinden güldüğünü gözleriyle belli ederek, "Yine taşınma günü geldi, değil mi?" dedi. "Bu kez her şeyi dışarı çıkarmışken lütfen bir de yerleri siler misin?"

Percy kapıya baktı. Sonra gözlerini anahtarlarına çevirdi. Şef ile Başkan da dahil, herkes çevrede dikilmiş kendisini seyrederken yumuşak duvarlı odanın içinde bir başka uzun, verimsiz arayışı canlandırdı gözünde...

— 74 —


"Bu kadar komik olan şeyin ne olduğunu anladıysam kah-rolayım," dedi. "Burada farelere gerek yok. Onlar olmadan da yeterince haşarat var zaten."

"Sen öyle diyorsan, Percy," dedi Dean ellerini havaya kaldırarak. Bir an için, diye anlattı bana ertesi gün, Percy'nin üzerine saldıracağını düşünmüştü.

O arada Bill Dodge yaklaşıp havayı yumuşattı. "Bunu düşürdün sanırım," diyerek Percy'ye copunu uzattı. "İki santim daha aşağıdan olsaydı o küçük piçkurusunun boynunu kıracaktın."

Bu sözler üzerine Percy'nin göğsü kabardı. "Evet, fena bir atış değildi," dedi copunu dikkatle o aptal kılıfına yerleştirirken. "Eskiden lisede atıcıydım. Beyzbolda toplarımı hiç kimse karşılayamazdı."

Bili, "Sahi mi söylüyorsun?" dedi. Sesindeki saygılı ifade (gerçi Percy arkasını döner dönmez, Dean'e göz kırpmıştı) havadaki gerginliği dağıtmaya yetti.

"Öyle," dedi Percy. "Knoxville'de bir tane attım, o şehir çocukları başlarına neyin geldiğini bilemediler. Eğer hakem öyle ahmağın biri olmasaydı, daha harika bir maç olamazdı."

Dean olayı orada bırakabilirdi, ama Percy'den daha kıdemliydi ve deneyimli bir kimsenin görevi de eğitmektir. O zamanlarda (Coffey'den ve Delacroix'dan önce) Dean hâlâ Percy'nin eğitebileceğini sanıyordu. Bu yüzden uzanıp genç adamı bileğinden kavradı. "Az önce yaptığın şey konusunda biraz düşünmen gerekir," dedi. Daha sonra anlattığına göre ciddi, ama onaylamadığını belirten bir tonda konuşmak istemişti. Çok da eleştiriyortnuş gibi değil ama.

Ne var ki, Percy'ye işlemedi. Bir şeyler öğrenmek istemiyordu o... ama eninde sonunda öğrenecekti.

"Sen ne diyorsun, Dörtgöz? Ne yaptığımı biliyorum ben: O fareyi yakalamaya çalışıyordum! Nesin sen, kör mü?"

— 75 —


"Ama aynı zamanda BİH'in, benim ve onların da ödünü kopardın," dedi Dean, Bitterbuck ile Flanders'i göstererek.

Percy diklendi. "Ne olmuş? Fark etmediysen söyleyeyim, burası anaokulu değil. Sizler onlara çoğu zaman öyle davransa-

nız da."

Bili, "Pekâlâ, ben korkutulmaktan hoşlanmam," diye homurdandı. "Ve ben de burada çalışıyorum, Wetmore, eğer fark etmediysen söyleyeyim. Ben senin ahmaklarından biri değilim."

Percy gözlerini kısıp kuşkuyla ona baktı.

Dean, "Zaten çok baskı altında olduklarından onları gerekmedikçe korkutmayız," dedi. Hâlâ alçak sesle konuşuyordu. "Büyük baskı altında insanlar çözülebilirler. Kendi kendilerine zarar verebilirler. Başkalarına zarar verebilirler. Bazen bizim gibilerinin de başını belaya sokabilirler."

Percy bu sözlere dudak büktü. "Başını belaya sokmak" onu çok etkileyen bir düşünceydi. Belaya yol açmak sorun değildi ama başını belaya sokmaya yoktu o.

Dean, "Bizim işimiz konuşmak, bağırmak değil," dedi. "Mahkûmlara bağıran gardiyan kontrolünü kaybetmiş bir gardiyandır."

Percy bu kuralları kimin yazdığını biliyordu: Ben, yani patron.

Bunlar yaz ayında oluyordu, unutmayın; gerçek eğlenceler

henüz başlamamıştı.

Dean, "Eğer burayı bir hastanenin yoğun bakım servisi olarak düşünürsen daha başarılı olursun," dedi. "En iyisi sakin olmak..."

Percy, "Ben burayı içinde sıçanların boğulacağı bir kova dolusu lağım suyu olarak görüyorum," dedi. "Hepsi bu. Şimdi bırakın gideyim."

Dean'in elinden kurtuldu, onunla BİH'in arasından geçti ve başı önde, koridordan yukarı yürüdü. Başkan'ın tarafına biraz fazla yakın geçti. Eğer Başkan o türden bir adam olsaydı, kolay-

— 76 —

lıkla Percy'yi yakalayabilir ve belki de kendi copuyla kafasını parçalayabilirdi. O değildi tabii, ama belki de Şef öyleydi. Şefe eğer fırsat verilseydi, yalnızca Percy'ye ders olsun diye bir dayak atabilirdi. Ertesi gece bana olanları anlatırken Dean'in bu konu hakkında söyledikleri aklımdan hiç çıkmaz, çünkü bunlar sonunda bir tür kehanet gibi oldu. Dean, "Wetmore onların üzerinde hiç güç sahibi olmadığını anlamıyor," demişti. "Onların durumunu daha da kötüleştirmek için yapabileceği hiçbir şey yok. İnsan ancak bir kez elektrikli sandalyeye oturabilir. Bunu kafasına sokana kadar kendisi ve buradaki herkes için tehlikeli olacak."



Percy benim odama girip kapıyı arkasından çarptı.

"Vay, vay," dedi Dodge. "Tarn bir karın ağrısı."

Dean, "Sen daha yarısını bile görmedin," dedi.

Bili, "İşin iyi tarafına bakalım," dedi. İnsanlara hep işin iyi tarafına bakmalarını söylerdi; iş o hale gelmişti ki, bu sözler ağzından her çıktığında burnuna bir yumruk indirmek istiyordunuz. "Numaracı faren canını kurtardı en azından."

Dean, "Evet, ama onu artık bir daha görmeyiz," dedi. "Sanırım lanet olasıca Percy Wetmore onu iyice korkuttu bu kez."

— 77 —


Mantıklı bir tahmin, ama yanlıştı. Fare ertesi akşam geri geldi. Tam da Percy Wetmore'un gece vardiyasına geçmeden önce aldığı iki gecelik iznin ilkinde.

Stemaboat Willy saat yaklaşık yedi sularında ortaya çıktı. Onun gelişini görmek için ben de oradaydım. Dean de vardı. Bir de Harry Terwilliger. Harry masanın başında oturuyordu. Ben teknik olarak gündüz vardiyasında olmakla birlikte, günü yaklaşan Şefle fazladan bir saat daha geçirmek için kalmıştım. Bit-terbuck kabilesinin gelenekleri uyarınca dışardan metin görünse de, başına geleceklerden duyduğu korkunun tıpkı zehirli bir çiçek gibi içinde açmakta olduğunu fark ediyordum. Konuştuk. Onlarla gündüz de konuşabilirdiniz ama aşağıda, avludan gelen bağrış çığrış ve konuşmalar (ara sıra da kavga sesleri), kaplama atöiyesindeki makinelerin gürültüsü ve arada sırada gardiyanların birilerine -o kazmayı bırak ya da şu tırmığı al veya çabuk buraya gel Harvey- bağırmaları arasında bu pek kolay olmazdı. Saat dörtten sonra ortalık biraz durulur, altıdan sonra iyice sakinleşirdi. En iyi zaman altıyla sekiz arasıydı. Daha sonra gözlerinden, karanlık düşüncelerin akıllarını tıpkı akşam gölgeleri gibi kaplamaya başladığını görebilirdiniz. Sizin söylediklerinizi yine duyarlar, ama sözleriniz onlara hiçbir anlam ifade etmezdi. Sekizden sonra gece nöbetlerine hazırlanırlar, başlık ka-

— 78 —

falarına geçirildiğinde nasıl hissedeceklerini; terli yüzlerine örtülen siyah torbanın içinde havanın nasıl kokacağını düşünürlerdi.



Ama Şefe iyi bir zamanda yetiştim. Bana ilk karısını ve birlikte Montana'da bir ev yapışlarını anlattı. Onların yaşamının en güzel günleri olduğunu söyledi. Su o kadar berrak ve o kadar soğukmuş ki, her içişinizde sanki ağzınız kesiliyor gibi hisseder-mişsiniz.

"Hey, Bay Edgecombe," dedi. "Sence insan yaptığı hatalardan gerçekten pişmanlık duyar ve tövbe ederse, en mutlu günlerine geri dönüp sonsuza dek orada yaşayabilir mi? Cennet böyle midir?"

"Ben de aynen buna inanırım," dedim. Bu bir yalandı ama en ufak bir pişmanlık duymuyordum. Bu konudaki derslerimi daha annemin dizindeyken öğrenmişimdir ve İncil'de katiller hakkında söylenenlere inanırım: Onlar için ebedi bir yaşamın olmadığına. Onların doğruca cehenneme gittiklerini ve Tanrı Hz.Cebrail'e mahşer borusunu öttürme emrini verene dek orada işkence gördüklerini düşünürüm. Boru ötünce de kaybolacaklar... ve herhalde yok olup gittiklerine de memnun olacaklar. Ancak ne Bitterbuck'a, ne de diğerlerine bu inançlarımdan en küçük bir ipucu bile vermedim. Sanırım yüreklerinde bunu biliyorlardı. Tanrı Kabil'e dedi ki: "Kardeşin nerede, kanı topraktan bana sesleniyor." Bu sözlerin o sorunlu çocuk için pek sürpriz olduğunu da sanmıyorum; sanırım attığı her adımda o da topraktan Hâbil'in kanının iniltilerini duyuyordu.

Yanından ayrıldığımda Şef gülümsüyordu. Belki de Monta-na'daki dağevini ve ateşin ışığında yarı beline kadar çıplak uzanmış karısını düşünüyordu. Hiç kuşkum yoktu ki, çok kısa bir süre sonra kendisi daha sıcak bir ateşe düşecekti.

Koridora çıktım ve Dean bana bir gece önce Percy ile olanları anlattı. Sanırım bunları anlatabilmek için beklemişti, ben de dikkatle dinledim. Konu Percy olunca hep dikkatle dinlerdim ve

— 79 —


ben de Dean'e katılıyordum; Percy'nin kendisine olduğu kadar bizim başımıza da büyük sorunlar açabilecek biri olduğunu düşünüyordum.

Dean sözlerini bitirirken yaşlı Tut-Tut kırmızı yiyecek arabasıyla geldi. Araba incil'den alıntılarla doluydu. ("Tövbekar ol: Tanrı kullarını yargılayacaktır." Sayılar 32:36, "Ve muhakkak ki canınızı alacağım." Tekvin 9:5 ve bunun gibi neşeli, iç açıcı sözler.) Bize yiyecek içecek bir şeyler sattı. Dean cebinde bozuk para ararken Steamboat Willy'yi artık göremeyeceğini, o Allah'ın cezası Percy Wetmore'un onu korkutup kaçırdığını söylüyordu. Yaşlı Tut-Tut, "Oradaki ne öyleyse?" dedi.

Hepimiz baktık ve işte günün faresi bizzat orada, Yeşil Yol'un ortasında hoplayıp zıplıyordu. Biraz yaklaşıp duruyor, yağ damlası gibi minicik gözleriyle çevresine bakmıyor, sonra yine yaklaşıyordu.




Поделитесь с Вашими друзьями:
1   2   3   4   5   6   7   8   9   ...   28


Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©azkurs.org 2019
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə