Fatma Girik: Köylü kadını, anneyi, öğretmeni



Yüklə 461,41 Kb.
Pdf görüntüsü
tarix23.12.2016
ölçüsü461,41 Kb.

 

Fatma Girik: 

“Köylü kadını, anneyi, öğretmeni   

oynadım, kamburu, hizmetçiyi,      

fahişeyi, Hamlet’i, hepsini oynadım.” 

Memduh Ün:  

“Yapımcılığım, yönetmenliğimi            

törpüledi.”  



Türk sinemasının iki usta ismi yönetmen Memduh Ün ve 

oyuncu Fatma Girik’in filmleri iki haftalık bir retrospektif 

kapsamında gösterildi. Film gösterimlerinden sonra Fatma 

Girik ve Memduh Ün ile sinema yazarı  İbrahim Türk’ün 

moderatörlüğünde kalabalık bir öğrenci grubunun izlediği 

bir söyleşi gerçekleştirildi. 16 Aralık 2004’de yapılan bu 

söyleşide Türk sinemasına uzun yıllar emek vermiş bu iki 

isim deneyimlerini ve anılarını izleyenlerle paylaştı.  

İbrahim Türk: Çok önemli iki sinemacının arasında ol-

duğum için heyecanlıyım. Önce Memduh Bey’den baş-

lamak istiyorum. Memduh Ün, 1920 doğumlu. İlk filmi 

Damga ile bir oyuncu olarak başlıyor sinemaya. 26–27 

yaşlarına geldiğinde ancak sinemaya girme imkânı bu-

luyor. Genelde sanatçılara sorulduğunda ben çok kü-

çük yaşta sinemacı olmak istiyordum gibi şeyler söy-

lerler. Hâlbuki 27 yaşına gelene kadar bir sürü şeyler 

yapmış olmanız lazım. Sizden, o yaşa kadarki dönemin 

kısa bir özetini almak istiyorum. Sinemaya o sıradaki 

merakınız, varsa başka uğraşlarınızı  öğrenmek istiyo-

Mithat Alam Film Merkezi Söyleşi, Panel ve Sunum Yıllığı  2004 

 

4



rum. Bir de meşhur bir futbolculuk döneminiz var... 

Özet halinde biraz oradan başlayalım mı? 

emduh Ün: Vefa Lisesi mezunuyum. Tıp Fakültesi’ni 

2. sınıftan bıraktım. Sinemaya olan tutkum on bir 

yaşlarında başladı. O dönemlerde İstanbul’da  Şehzade-

başı’nda üç tane sinema vardı: Pera, Bilgi, Hilal sinemala-

rı. Kumkapı’da oturduğumdan o sinemalara gidebiliyor-

dum. Sinemalarda Maliye Kontrol Memurları vardı; babam 

da Maliyeci olduğu için sinemalara bedava girebiliyordum. 

Daha çok kovboy ve avantür filmlerini seviyordum. Yedi 

sekiz yaşlarından beri korkunç bir okuma merakım vardı. 

Yaşım biraz fazla olduğu için, iki yıl da eski yazı okudum; 

eski yazı çocuk dergilerini, sonra yeni yazı çocuk dergileri-

ni okuyarak başlayan merakım, Alexandre Dumas’larla, 

eski Türk yazarları ve klasiklerle devam etti. Kütüphane-

lerden hiç çıkmayan bir kütüphane kurduydum. En büyük 

tutkularımdan biri kitap okumaktı, okulu çok sevmezdim 

açıkçası. Bir de 11 yaşlarında sinemayla beraber başlayan 

futbol tutkum vardı. Kâğıt toplarla oynardık, ortada şimdiki 

gibi çok top yoktu. Futbol merakı beni Beşiktaş A Takımın-

da oynamaya kadar götürdü. Daha sonra girdiğim Tıp Fa-

kültesi’ni de futbol ve sinema merakım yüzünden bıraktım. 



M

Bu arada çeşitli işlerde çalıştım. Maliye’den Beledi-

ye’ye; Şeker Fabrikası’ndan Devlet Demiryolları’nda tüccar 

kâtipliğine ve Elektrik İdaresi’ne kadar birçok işte çalıştım. 

Beyoğlu’nda oturuyordum. Bir arkadaşımdan düşük büt-

çeli bir film için başrol oyuncusu aradıkları haberi geldi. 

Yıl 1947, sinemadaki jönler Şehir Tiyatrosu’ndan. Onlar 

iki-üç bin lira alıyorlar. Filmin yapım firması da, sonradan 

çok meşhur olan Erman Film. Arkadaşım, “yapımcı şirke-

tin verecek parası yok, o yüzden amatör bir insan arıyor-

lar” dedi. Önce yeteneğim yok, yapamam dedim, sonra razı 

oldum. Böylece ilk kez Damga adlı filmde oynayarak sine-

maya 1947 yılında girdim. Ondan sonra birçok filmde baş-

rol oyuncusu olarak yer aldım. Bu filmlerden üç tanesi ne 

yazık ki bugüne ulaşamadı, yandılar. Bu filmlerde mafya 

babası da dahil olmak üzere bir sürü değişik rollerde oy-

 


 

Fatma Girik-Memduh Ün 

5

nadım. Ama hiçbir zaman iyi bir oyuncu olamadım. 27 ya-



şında sinemaya girdiğimde, bana bir tane yabancı yönet-

men ismi sorsanız, bilemezdim. Yönetmenlere hiçbir ilgim 

yoktu. Oynadığım film çok büyük hâsılat kazanınca bu işi 

nasıl yaparım diye düşünmeye başladım. Para kazanırım 

ve memurluktan kurtulurum diye düşündüm. Bunun ça-

basını vermeye başladım. Sonunda bir film yapmayı ba-

şardım. Dr. Alyanak, Türk sinemasında çok iyi bir yönet-

men olarak bilinmez. Aslında kendisi benim diş dokto-

rumdu. Beraber Hayat Acıları (1951) isminde bir film yap-

tık. Ben, jönü oynadım. Cahit Irgat ve Mine Coşkun da di-

ğer oyunculardı. Bu sıralarda oyunculuk dışında, kamera 

arkasında da prodüksiyon ve çeşitli elektrik işleri gibi bir-

çok görev yüklenmiştim. Zira paramız yoktu o dönemlerde. 

1954 yılında daha önce filmlerden tanıştığım Mine 

Coşkun ve erkek arkadaşı’nın firması Coşkun Film’den bir 

yönetmenlik teklifi geldi. “Bana çok güvendiklerini ve ses 

getirecek bir film yapmamı istediklerini” söylediler. “Yapa-

rım” dedim. Zaten kendimi yönetmenliğe önceki yıllarda bi-

raz hazırlamıştım. Özellikle kurguyla tanışmam yönetmen-

lik kararımı  hızlandırdı. 1947 yılında ilk filmimde (Damga) 

oynadığım zaman film kurtaran adam diye anılan bir kur-

gucu vardı: Orhan Atadeniz. O zamanlar Türkiye’de sinema 

tekniği daha yeniydi. Muhsin Ertuğrul’un zamanından kal-

ma teatral filmler çekiliyordu. Henüz sinemasal filmler çe-

kilmeye başlanmamıştı ve sinemamızda hareketi, kurguyu, 

planların nasıl kurgulanacağını bilen kişiler yoktu. Muhsin 

Ertuğrul’un filmlerinde de bu yüzden birçok hatalar vardı. 

Hareketler birbirine bağlanamazdı. Ama Orhan Atadeniz 

kurgunun cambazıydı, her şeyi yapabilirdi. Zaten sonraları 

bir Tarzan filmi de (Tarzan İstanbul’da, 1952) çekti. Johnny 

Weissmuller’in yerine Tamer Balcı diye bir atlet vardı, onu 

oynattı. Bu filmle çok başarılı oldular, filmi dünyaya sattı-

lar. Atadeniz, kurgu yaparken hiç onun yanından ayrılmaz-

dım. Onun için filmlerimi hep kendim kurgularım. Aynı za-

manda ödüllü de bir kurgucuyum. Mimar Sinan Üniversite-

si’nde, atölyelerin dışında kurgu dersi de veriyorum. 

Atadeniz’in yanında kurguyu öğrendikten sonra yönetmen-

 


Mithat Alam Film Merkezi Söyleşi, Panel ve Sunum Yıllığı  2004 

 

6



lik yapmayı düşündüm. Bu arada sinemada izlediğim film-

lerle ilgili olarak bir deftere, karanlıkta eski yazıyla (ki eski 

yazı steno gibidir) filmlerin planlarını yazmaya çalışıyordum. 

O dönemde en yeni teknik Amerikalılar’da idi. Bu planları 

bir defada yazamadığım için, filmlere birden çok gidiyor-

dum. O dönemde bu şekilde iki filmin senaryosunu çıkar-

mıştım. Kendime göre filmin dekupajını öğrendim. Onu öğ-

renince değil Türkiye’nin; dünyanın en iyi filmini çekebilirim 

duygusuna kapıldım.  

Coşkun Film’in bana önerdiği filmi Uludağ’da çekiyor-

duk. Tabii ki, dünyanın en iyi filmini yapıyorum, diye dü-

şünüyorum. Günler uzadı, işler uzadı. Adamın parası bi-

tince geri geldik. Sonra tekrar gittik ve tekrar çektik. İs-

tanbul’a gelip, filmler banyo edilince, neredeyse düşüp ba-

yılacaktım. Hemen anladım ki ‘dünyanın en kötü filmini’ 

çekmişim. Dedim ki; “ben bu işi bırakayım, kalan paramı 

da istemiyorum. Üzerinde çalıştığım senaryoyu da size ve-

reyim”. Hemen razı  oldular.  Filmin  yine  de  dörtte  üçünü 

çekmiştim. Kalanını Mehmet Muhtar diye bir yönetmen 

tamamladı. Benim şartım ismimi filme koymamalarıydı. 

Filmin adı  Düşman Aşıklar’dı (1955). Ne yazık ki bu film 

yandı. Film sinemada oynadı; tabii ki kimse gitmedi. İçi-

nizde sinemacı olmak isteyen ya da başka bir sanat dalını 

yapmak isteyenler varsa; önce kendinize nesnel olarak 

bakmayı öğrenmeniz gerekiyor. Onu öğrenemezseniz iyi bir 

şey yapma olasılığınız çok düşük. 

Bu filmden sonra bir teklif daha gelmişti. Arkadaşım 

Reha Yurdakul “Ben, sana hâlâ güveniyorum, bir film yapa-

lım”, dedi. Bana bir hikaye anlattı. Bu hikayenin senaryo-

sunu yazdım. O güne kadar izlemiş olduğum başarı kaza-

nan Türk filmlerinde anlamıştım ki filmin içinde koyu bir 

dram olacak, kavga olacak, komedi olacak, dansöz olacak, 

şarkı olacak, mezar olacak... Benzer bir formülle bu senar-

yoyu yazdım. Tiyatrocu Avni Dilligil filmin diyaloglarını yaz-

dı. Filmi hem çektim hem de başrollerinden birinde oyna-

dım. Asıl başrolü Eşref Kolçak oynadı. Kadın başrollerini de 

Nimet Alp isminde bir dansöz ve Muhterem Nur oynadı. 

Öztürk Serengil bile vardı çok küçük bir rolle. Böyle bir 

 


 

Fatma Girik-Memduh Ün 

7

kadrosu vardı filmin. Yetim Yavrular (1954) ismindeki bu 



filmin senaryosunu yazdım, oynadım, filmi çektim ve daha 

sonra kurguladım. Film büyük ticari başarı kazandı. Sene 

1954, benim daha buzdolabım yok. Bu filmden sonra buz-

dolabı alabildim. O zaman anladım bu işi daha bilmediğimi. 

Daha bir sürü antrenman yaptım ve sonunda formülü ya-

kaladım.  Çektiğim Piç (1956), Zeynep’in Aşkı (1957), Zey-



nep’in  İntikamı (1956), Ayşe’nin Çilesi (1958) gibi filmler iyi 

para kazandı.  

1958’e geldik. Sinema fenerleri, yani afişleri de yapan 

ressam Talat Emin bir film şirketi kurmuştu. Onun şirketi 

için Aydın Arakon’la Ayşe’nin Çilesi’ni (1958) çekmiştim. 

Bana yine bir film önerdi. “Ama bu sefer düzgün bir şeyler 

yapalım”, dedi. Bir sürü hikaye getirdi, beğenmedim. So-

nunda bana “Kuş” isminde bir hikaye getirdi. Bu hikayeyi 

Metin Erksan, Aydın Arakon, önceleri kurgucu olan ve da-

ha sonra yönetmenlik yapan Muammer Çubukçu üç kişi 

yazmışlar. Hikayeyi okudum, çok beğendim ve bir sürü in-

sana verdim, kimse beğenmedi. Sonra arkadaşım Atıf Yıl-

maz'a verdim, "harika, yalnız jön iki yerde dayak yiyor, 

oraları değiştirmek lazım" dedi. Atıf'ı da aramıza aldık. Ba-

na gelen ilk hikaye tretmanla senaryo arası zaman zaman 

diyalogları da olan bir yapıda. Biz diyaloglarını da yazdık 

çalışma sırasında. Sonra o diyaloglar tatmin etmeyince 

aynı zamanda dostum olan Orhan Kemal’e “diyalog yazar 

mısın?” dedim. “8–10 sayfa yazayım, sana sıcak geliyorsa 

devam ederim” dedi. Yazdı, getirdi, çok güzel olmuştu. 

Ama bin lira istedi. Yapımcı beş yüz lira verdi. Orhan Ke-

mal kabul etmedi. Sonra yeni diyaloglar ekleyerek filmi 

çektim. Üç Arkadaş’ın doğru hikayesi böyledir. Üç Arkadaş 

büyük başarı sağladı. Galasında davetliler arasında Adalet 

Cimcoz ve Salah Birsel de vardı. 

İbrahim Türk: Fatma Hanım, sizin sinemaya girişiniz 

tesadüfen mi oldu?  

F

atma Girik: Aslında tesadüfen ama Memduh kadar 

uzun senelerimi vermediğim ve çocukluktan başladığı 

için biraz farklı diyelim. Daha çok dansöz olmak istiyor-

 


Mithat Alam Film Merkezi Söyleşi, Panel ve Sunum Yıllığı  2004 

 

8



dum. Gençliğimde  Yedi Kardeşe Yedi Gelin  (Seven Brides 

for Seven Brothers, Yön.: Stanley Donen, 1954) filmi vardı. 

Dans edip şarkı söylüyor, bu arada da rol yapıyorlardı. İşte 

ben bu tür şeylerde oynamak isterdim. 12 yaşlarındaydım, 

tahta bir evde oturuyorduk. Evin dört odası vardı. Her 

odasında bir aile otururdu. Biz de en üstte, arka tarafta, 

bahçeye bakan bir odada otururduk. Tam karşımızdaki 

odada da, Yeni Sabah gazetesinde işçi olarak çalışan bir 

adamcağız vardı. Bize her gün Yeni Sabah gazetesi getirir-

di. O çalışmadığı günler figüranlık yapıyormuş. Biz fakiriz, 

annem genç bir kadın. Ben 12–13 yaşındayım ama beni 

pencereden bakarken görenler, büyük bir kızmışım gibi is-

temeye geldiler. Biz hep beraber Memduh’un filmine (Zey-



nep’in İntikamı) figüran gittik. O dönem İstanbul Lisesi’nin 

orta bölümüne yeni yazılmıştım. Annem, hep öğretmen 

olmamı istemişti. Anneme geçen gün “İyi ki öğretmen ol-

mamışım, sürünecektik” dedim. Memduh’un filmine bir iki 

kez figüran gittikten sonra annem beni göndermemeye 

başladı. Babam, “ne istiyorsa onu yapsın” dedi. Ondan ön-

ce de bir gün masa başında oturuyorduk, babam gazete 

okuyordu. “Baba ben artist olmak istiyorum.” dedim. Ga-

zete bir müddet öyle durdu, sonra aşağıya indirdi dedi ki: 

“Bana bak her ne halt olmak istiyorsan ol, ama adam gibi 

bir  şey ol”. Ardından Memduh’un ve Atıf Yılmaz’ın filmle-

rinde figüranlık yaptım. Sonra Kemal Film’e gittim. O za-

manlar Kemal Film’e figüran gitmek bile ayrıcalıktı. Feri-

dun Karakaya orada makyözdü. Bütün pudraları yüzüme 

vuruyor, boyaları yüzüme sürüyor, belki burada istikbali 

vardır diye beni Osman Seden’e beğendirmeye çalışıyor. 

Osman Seden “Yok olmaz böyle” dedi. O panonun arka-

sında öylece kaldım. Ama kapıdan kovsalar pencereden gi-

receğim. Sonra Memduh Ün başrolünde Ayhan Işık’ın oy-

nadığı bir film (Ölüm Peşimizde, 1959) için beni çağırdı.  



M

emduh Ün: Burada bir saptama yapmam gerekiyor. 

O sıralarda  Bir Serseri’yi (1959) çekiyorum. Tünel’e 

giderken bir tane bar var. Sabah oradan figüran getirdiler. 

O zamanlar çok kötü bir şey yapıyorduk. Şimdi düşündü-

 


 

Fatma Girik-Memduh Ün 

9

ğüm zaman hâlâ çok rahatsız oluyorum. Diziyorduk onları 



sıraya; “sen, sen gel, ötekilere de siz gidin, yaramazsınız” 

diyorduk. Bu yöntem o zaman çok yaygındı. Figürancıya 

“altı tane şöyle kadın, on tane böyle erkek istiyoruz” diyor-

duk. O da istediğimizin tamamen dışında manavın most-

ranın altına kötü malları koyduğu gibi bir şey gönderiyor-

du. Yine figüranları getirmişler, baktım güzelce bir kız var. 

Üzerinde ipek bir bluz var. Sene 1956. Galiba Fatma 13–

14 yaşında. Dedim ki; “Şuna bak, beyaz da giymiş boynu-

na bir şey bağlayayım da bara koyayım.”  İlk kez Fatma’yı 

öyle oynattım. 



atma Girik: Hemen Neriman Köksal kalktı: “Ben 

onun boynuna hemen bir eşarp koyarım” dedi. Saçımı 

da taradı. Sonra böyle bir sürü filmde farklı firmalarda oy-

nuyorum. O filmler de Alkazar Sineması’nda oynuyordu. 

Karşısında da Saray Sineması var. Bakıyordum, “Allahım” 

diyordum, “benim burada ne zaman filmim oynayacak!”. 

Bir gün beni Melek Film çağırdı.  Belgin Doruk’la Esat 

Mahmut Karakurt’un Ömrümün Tek Gecesi (1959) filminde 

köylü kızı rolünü oynayacağım. Burada başrol oynayaca-

ğıma gider “ikinci kızı oynarım, varsın filmlerim Saray Si-

neması’nda gösterilsin”, diye düşündüm. Sonra Memduh, 

Antalya’da çekeceği bir film için beni çağırdı. Bir sürü ar-

tistleri çağırmış, kimse gitmemiş “Bir de şuna bakalım 

belki oynatırız” demiş. Yazıhanesine gittim. Ayaklarını ma-

saya koymuş: “Biz film yapacağız. Senin gibi bir kız arıyo-

ruz, şu kadar para vereceğiz, evet mi hayır mı?” dedi. “Ha-

yır” deyip çıktım. Aradan seneler geçti, bir gün Reha Yur-

dakul’un evinde bir telgraf gördüm. “Kimse gelmiyor, o kı-

za istediği parayı verin, getirin” demiş. Bunun üzerine 

filmde oynadım. Sonra uzun bir müddet beni oynatmadı. 

Çeşitli firmalarda süründüm. Sonra Memduh beni Uğur 

Film’den çağırdı. Ayhan Işık’la oynatacakmış. Ben Ayhan 

Işık’la oynamayı düşünemiyordum bile. O günün parası ile 

iyi bir para verdi. 



F

M

emduh Ün: Filmde Ayhan Işık oynuyordu, kötü 

adam da bendim. Fatma’yı çağırdık, yine büyük bir 

 


Mithat Alam Film Merkezi Söyleşi, Panel ve Sunum Yıllığı  2004 

 

10



para istedi. Polisiye bir filmdi. Filmin adı  Ölüm Peşimizde 

(1960) idi. Filmin sonlarına doğru ben çok yoruldum. Kav-

ga sahnesi de var. O zamanlar yönetmenler arasında bir 

dayanışma vardı.  İhtiyaç olduğunda gidip birbirimizin fil-

mini çekerdik. Atıf Yılmaz, Lütfi Akad, Halit Refiğ. Lütfi 

Akad’a dedim ki: “Ben yoruldum, bittim. Kavga sahnesi de 

var. Hem kavga edip hem de bu filmi çekemeyeceğim.  İki 

günlük iş var gel şunu çek.” Lütfi filmi çekmeye geldi. O 

sahnede Fatma ve Ayhan var. Lütfü çekti, sonra bana “Ya 

Memduh işin mi yok bu yeteneksiz kızları nereden bulu-

yorsun?” dedi. Filmi çekerken gönül meselesi başladı ara-

mızda. Ondan sonra yaptığım Avare Mustafa (1960) filmine 

Fatma’yı özellikle aldım. Ben oraya aldım diye Kemal Film 



Mahalleye Gelen Gelin’ de (1960) oynattı Fatma’yı. 

İbrahim Türk: Memduh Bey’in yapımcılığı kendi ken-

dine öğrenmesi gibi siz de oynaya oynaya oyunculuğu 

öğrendiniz denilebilir mi? Memduh Bey’in veya başka 

yönetmenlerin katkısıyla… 

atma Girik: Tabii ki, Memduh’un büyük etkisi var. 

İnkar etmeyeyim, Memduh olmasaydı bugün ben, 

bilmiyorum... 

F

İbrahim Türk: Yani star kimliğiniz açısından mı? 

atma Girik: Hayır, insan zaten star doğar bana göre. 

Tabii ki daha gençsin, küçük bir muhittesin, sinema-

ya girmen çok zor. Ailenin seni her hafta bir filme göndere-

cek parası yok. Ama benim içimden geliyordu. Normal ha-

yatımda da mesela ben eve giderken oynayayım diyorum. 

Taksiye biniyorum yalnız kadını oynuyorum. O arada ba-

kıyorum münasebetsiz şoför oyun havası çalıyor. Ne yap-

sam olmuyor. Kalkıp oynayacağım. “Kardeş, lütfen kapatır 

mısın, hiç sevmem” diyorum. Orda bile içimden geliyor. Bu 

kırk sekiz senedir hep böyle oldu. 



F

İbrahim Türk: Memduh Bey’e geri döneceğim. Üç Ar-

kadaş’ın başarısının ardından, size gerek sinema ya-

zarlarından, gerek camiasından farklı bir bakış gelmiş 

 


 

Fatma Girik-Memduh Ün 

11

olmalı. Bu durum sonraki meslek hayatınızı olumlu ya 

da olumsuz etkiledi mi? O başarının altında kalmak ya 

da onu aşmak şeklinde? 

emduh Ün: Ondan sonra Ateşten Damla (1960) diye 

milli bir film çektim ve iflas ettim. O film bana paha-

lıya mal oldu. Yüz bin liraya film çekilirken; ben iki yüz bin 

liraya çektim. Bir de oyuncunun ayağı kırıldı. Film iki yüz 

elli iki bin liraya çıktı. O film beni sıfırladı. Sonra kendi 

kredimle yeniden başladım. Dışarıya sıfırladığımı belli et-

medim.  İyi işler yapmaya çalıştım. Beni tüm bunlara Üç 

Arkadaş yönlendirdi. Bir süre sonra tekrar yapımcılığım 

ağır bastığı için, bu doğrultuda filmler ürettim. Yönetmen-

liğimi ikinci plana bıraktım. “Bu nasılsa cepte var, şimdi 

bir sermaye yapayım, Uğur Film’i ayakta tutayım” diye dü-

şündüm. Ondan sonra ancak ticari başarı düşüncesiyle 

filmler yapmaya başladım. Bana dışarıdan da teklifler geli-

yordu. Kırık Çanaklar’ı (1960) çektim. Film, En İyi Film, En 

İyi Yönetmen, İki tane En İyi Oyuncu Ödülü (İstanbul Be-

lediyesi’nin düzenlemiş olduğu Yerli Filmler Yarışması) ka-

zandı. Sonra Berlin Film Festivalinin yarışmalı bölümüne 

katıldım. 

M

Sonraları polisiye filmler çektim, Shakespeare uyar-

lamaları yaptım. Ayhan’a, Fatma’ya uygun, piyasanın iste-

yeceği neler olabilir diye bir sürü filmler çektim. Bazıları-

nın üzerine daha çok eğildim. Mesela Yaprak Dökümü 

(1967). Yine Namusum İçin (1961) diye polisiye bir intikam 

hikayesi çektim, Halit Refiğ tretmanını, Kemal Tahir de di-

yaloglarını yazdı. Ondan da En İyi Yönetmen Ödülü’nü 

(Antalya Altın Portakal Film Festivali) aldım. Böyle çıkışla-

rım oldu. Ama hep yapımcılığımı ön planda tutarak işleri 

götürdüm. Yapımcılığım yönetmenliğimi törpüledi diyebili-

rim. Çünkü yapımcı olarak hiçbir zaman özgür değiliz. 

Türkiye’de sinema hiçbir zaman endüstri haline gelmiş de-

ğil. O dönemlerde Türkiye’nin belli yerlerinde işletmeler 

vardı. Karadeniz, Adana, İzmir, Ankara, Zonguldak Bölgesi 

diye bölgeler var. Bu bölgelerde birtakım kurumlar mey-

dana çıkıyor. Bunlar bizim filmlerimizi sinemalara koyu-

 


Mithat Alam Film Merkezi Söyleşi, Panel ve Sunum Yıllığı  2004 

 

12



yorlar. Kendi bölgelerinde %25 komisyon alıyorlar, paranın 

geri kalanını da bize gönderiyorlar. Buna karşılık, serma-

yesiz bir iş yaptıkları için, bize avans para veriyorlar. Film-

leri böyle yapıyoruz. Diyelim ki altı tane film yapıyorum. 

Altı filmin maliyeti de altı yüz lira. O kadar param yok, 

ama işletmelerden aldığım senetler, bonolar, paralarla filmi 

yapacağım. Dolayısıyla bir anlamda işletmeciler belirliyor 

filmleri. Dört tane filmi var, iki tanesi Ayhan Işık olacak, 

biri polisiye olacak, bunu sen çekeceksin, birinde Fatma 

Girik olacak, köy filmi olacak... Biz senelerce bu baskıların 

altında çalıştık. Hiçbir zaman özgür olamadık.  Namusum 

İçin  dışında yaptığım, filmografimde çok önemli sayılan 

filmler hep ya başkasınındır, ya da başka ortağı vardır.  



İbrahim Türk: Kendi sermayeniz olsa çok farklı filmler 

yapabilir miydiniz? İşletmeler olmasa bile bu filmleri 

yine piyasanın içinde göstermeniz gerekiyor. 

M

emduh Ün: Yapamazdım. Bunu Atıf Yılmaz denedi, 

dört kere iflas etti. Çünkü kendisi hep yönetmenliği-

ni önde tutarak film yaptı. Ben Türkiye’deki en uzun so-

luklu yapımcıyım. 1957–1992 arası kırk bir yıl ayakta kal-

dım. Bu kadar uzun çalışan başka firma yok. Ama bütün 

bunlara cevap vererek ayakta kaldım. Bütün potansiyelimi 

iyi film yapmakta kullanamadım. Ta ki Bütün Kapılar Ka-

palıydı (1989) filmini çekene kadar. Ondan sonrasını tartı-

şabiliriz. Artık onları kendi sermayemle yapmaya başla-

dım. Biraz birikimim vardı. Filmlerin videolarını satmıştım. 

Sonra Kadri Yurdatap’la Zıkkımın Kökü’nü (1992) çektim. 

Yaptığım filmler içerisinde en çok sevilenler Üç Arkadaş ile 

Zıkkımın Kökü’dür. Ben iki filmimi de çok seviyorum. Ama 

Zıkkımın Kökü’nün bir özelliği var. Uluslararası arenada al-

tı  tane  ödül  aldı. Hem yönetmen, hem de film olarak. Pa-

ris’te sanat sinemalarında gösterildi. Beni tatmin ettiği için 

ondan sonra film yapmadım. Çünkü onu aşan bir film 

yapmak istiyorum. Mimar Sinan Üniversitesi’nde atölye ve 

kurgu dersi veriyorum.Yalnız gelecek yıl bir film yapacağım. 

 


 

Fatma Girik-Memduh Ün 

13

İbrahim Türk: Fatma Hanım’a geri dönmek istiyorum. 

Memduh Bey işletmelerden ve onların her açıdan piyasaya 

etkisinden bahsetti. Mesela sizin için bir karakter var si-

nemada, Türkan Şoray için ayrı, Filiz Akın için ayrı bir ka-

rakter söz konusu. Hepiniz birer starsınız ama bunlarda 

ayrılıyorsunuz. Bu karakter oluşumunda piyasanın etkisi 

oldu mu? Neden size Erkek Fato yakıştırıldı da Türkan 

Şoray’a daha duygusal roller verildi? Yani beklentiler mi 

oyuncuyu böyle etkiliyordu. 

atma Girik: Ben genellikle köylü kızını oynuyordum. 

Oradan gelen bir şey. Ben o insanları oynamayı seviyorum.  



İbrahim Türk: Gerçekten rol seçebiliyor muydunuz? 

F

atma Girik: Tabii ki. Ama para kazanıyorsun, senede 

on, on iki filmde oynuyorsun. İstemesem oynamaz-

dım. Daha önceleri Memduh’un söylediği gibi işletmecilerin 

ısmarlama film istekleri doğrultusunda bana bunlar yakış-

tırılırdı. Türk Sineması’nda böyledir. 

F

İbrahim Türk: Belki bir süre sonra sizin zaten oynaya-

bileceğinizi düşündükleri konuları uygun görüyorlardı. 

atma Girik: Tabii ki. Şunu da ilave etmek istiyorum, 

Türk Sineması tam güzel güzel giderken birden Uzak-

doğu’dan karate filmleri geldi, seks filmleri ortaya çıktı. Biz 

biraz geri çekildik. Yapabileceğimiz bir şey yoktu. O ara 

bana Belediye Başkanlığı teklif edildi. Komik şeyler geçti 

başımdan. Sanatçıların gittiği Çiçek Bar diye bir yer vardır. 

Bir gün sinemacılar falan oturuyoruz. Arif geldi, “Bak 

şurda üç tane bey var, seninle konuşmak istiyorlar. Seni 

belediye başkanı yapmak istiyorlarmış”, dedi. Şaka yapı-

yorlar zannettim. Sahiden öyleymiş. Dedim ki “Ben her 

türlü rolü oynuyorum, oynayacağım bir şey kalmadı ki”. 

Hayatımda hiç belediyeden içeri girmemiştim. “Partinin 

başında olanların bana böyle bir teklif getirmeleri lazım” 

dedim. Nurettin Sözen’in seçim kampanyası için yazıhane-

si vardı, oraya gittim. Erdal İnönü ile konuştum. Erdal 

İnönü “belediye başkanı olmak istiyormuşsun” dedi. “Ha-



F

 


Mithat Alam Film Merkezi Söyleşi, Panel ve Sunum Yıllığı  2004 

 

14



yır” dedim. Sonra, Baykal seni bekliyor, dediler. Gidip gö-

rüştüm ve beş sene belediye başkanlığı yaptım. Sonra da 

dört sene televizyonda programcılık yaptım.  

İbrahim Türk: Sizin politikaya bir ilginiz zaten vardı 

galiba. En azından ülke sorunlarına ilgiliydiniz diyebi-

liriz. 

atma Girik: Politikayı çok severim, herkesin politika 

yapmasını isterim. Özellikle de kadınların. Zaten ha-

yatımız politika, yapmadan olur mu? İnsanlık başka türlü 

rengini belli etmez. Fikirlerini söylemeden olmaz. Ben 

anarşist bir insanım. Her şeye karşıyım, her şeye... 

F

İbrahim Türk: Setlerden biraz bahsedelim mi? Şunu 

merak ediyorum, özelse cevap vermeyebilirsiniz. Özel 

hayattaki birlikteliğin, kolaylık-zorluk açısından sette 

yansıması nasıl?  Yönetmeniniz  ve  yapımcınız olarak 

çok yakından tanıdığınız bir insanla çalışmak; oradan 

çıkıp başka bir yönetmenle çalışmak. 

atma Girik: Memduh’un çok iyi bir huyu var. Hiçbir 

zaman ben demiyor. “Ben setin Allahıyım” demiyor. 

“Işık yapalım mı abi” diyorlar, “Hayır, Fatma’yı bekleyelim” 

diyor. “Nasıl oynamak istiyorsun?” diye soruyor. Ben ken-

dime göre bir şeyler söylüyorum, “tamam olsun” diyor. 

Ama dediklerini de yapıyor. Onunla çalışmak çok güzel.  



F

İbrahim Türk: Bilmiyorum, biraz sert derler kendisine 

ama... 

atma Girik: Tam film çekilirken birisi hır gür yaparsa 

öyle. Ben normalde başka sette bile dayanamıyorum. 

Hele elinde sigarayla, çay bardağıyla dolaşılmasına. Çık dı-

şarıda iç, bir şey söyleyen yok. Bunun gibi şeylerde serttir. 



F

İbrahim Türk: Televizyonda oynarken oyunculuk adına 

başka bir şey hissettiğiniz oluyor mu? 

atma Girik: Teknoloji çok ilerlemiş. Mesela benim ilk 

gördüğüm şaryo, üç metre uzunluğunda bir tahtaydı. 

Yanlarında birer tane daha tahta var; iki tane yalak gibi. 

F

 


 

Fatma Girik-Memduh Ün 

15

Aralarına da tren raylarına koyarlar gibi bir şey yapmışlar. 



Portakal sandığı düşünün. Döndürün onu, 4 tane de çivi 

var. Tekerlek falan yok, çivilere birer kalıp sabun sokuyor-

lar, biraz su döküyorlar, bir ileri bir geri çeviriyorlar, ta-

mam diyorlar, oldu. Sonra kameraman üzerine çıkıyor. 

Tam prova yapıyorsun çekilecek, sabunlardan biri eriyor. 

Olmadı diyorsun, sabun getir. Ben o günleri yaşadım. Bazı 

şeyleri anlamak için, belki de yaşamak lazım. 

İbrahim Türk: Türk Sineması için bugünden geriye dö-

nüp bakan bazıları çok acımasız eleştiriler yapıyorlar. 

Bazen haklı, bazen haksız olarak yoğun eleştiriler geti-

riyorlar. Anlattığınız bu örnek ve bunun gibi bir sürü 

şey aslında o dönemin altyapısının, sadece maddi de-

ğil, sosyal, ekonomik yapısının da bir sürü şeye etki 

ettiğini gösteriyor. Siz şöyle demiştiniz:  “Türk toplu-

munun başka dalları o zaman ne kadarsa, Türk si-

neması da o kadardı.”  Bugünlerden o günlere tekrar 

baktığınızda nasıl geliyor size? 

atma Girik: Çok hoşuma gidiyor. Eskiden gecekon-

duda oturuyorduk ama şimdi üç katlı evde oturuyo-

ruz.  Evin  en  alt  katını müze gibi yaptık. Mesela Mem-

duh’un Sezer Sezin’le oynadığı bir film vardı Damga. O ka-

dar güzel bir afişi var ki, ben onu tablo gibi evime astım. 

Ben kendime ait şeyleri 7–8 senedir biriktiriyorum. Orada 

oturuyorum, bir kahve yapıyorum, afişin karşısına geçiyo-

rum. Filmi nasıl çektik, nerelere gittik, hem o filmi düşü-

nüyorum, hem de başka neler var, onları hatırlamaya çalı-

şıyorum. Filmi oynattığımda yalnız kendimi seyretmiyo-

rum. Her şeyi, eski İstanbul’u da seyrediyorum. Zaten eski 

İstanbul tek başına bile anlatılacak gibiydi. Üzerine şiirler, 

şarkılar yazılmış. Onları bile yaşamak, düşünmek hoşuma 

gidiyor. 



F

İbrahim Türk: (Memduh Ün’e) Demin işletmelerden 

bahsettik. Sistemin bir işleyişi var, o yönetmenleri bel-

li tarzda filmler yapmaya yöneltiyor, diye. Şimdi gene 

geriye dönüp bakıldığında eleştiri yapanlar var; “Türk 

 


Mithat Alam Film Merkezi Söyleşi, Panel ve Sunum Yıllığı  2004 

 

16



sinemasından çok para kazanıldı ama hiç kimse para 

yatırmadı” diye. Bazı yönetmenleri ve oyuncuları da il-

gilendiren ama özellikle yapımcılara yöneltilen bir 

eleştiri bu. Siz de bir yapımcı ve yönetmensiniz. Ger-

çekten böyle midir? 

emduh Ün: Genellikle sinemadan pek fazla para ka-

zanılmaz. Ama bazen çok büyük hasılat yapan film-

ler çıkıyor.  Şimdi örneklersek, Gora,  Vizontele. Geriye dö-

nersek; örneğin Vurun Kahpeye. Şimdi Vurun Kahpeye, bir 

koy, on al, on beş al. Biz bir film yapıyoruz. En iyisi, bir 

koy, dörtte bir, üçte bir al, yarım al. Yani ticari başarısı var 

dediğimizde bütçenin %50’si kadar para kazanıyoruz. Ama 

mesela  Vur Patlasın, Çal Oynasın (Esat Özgül, 1952) gibi 

bir film yapıldığı zaman, o filmler düşünemediğiniz, bek-

lenmedik bir hasılat getiriyor. Bunun bir bölümünü yatırı-

yorlar, bir bölümünü kaçırıyorlar. Nasıl kaçırıyorlar. Mülk, 

arsa alıyorlar, öyle kaçırıyorlar. Zaten yapımcıların bir lafı 

var; bizim işe üç nedenden girilir: bir tanesi parayı kazan-

mak için, ikincisi sanatsal nedenlerle, bir de çok özür dile-

yerek söyleyeceğim, kadın vesilesi için girerler. Başka türlü 

onu yapamadıkları için. Para yatırıp üçüncü-dördüncü sı-

nıf insanları bulup beraberlik sağlamak için. Belli yapımcı-

lar bunu yalnızca para için yaptığından söylenen laf şu; 

“Para kutulara yatırılmaz.” Filmler biliyorsunuz, teneke 

kutulardır. Onun için hemen oradan parayı alıp bir yere 

naklederlerdi. Ama benim hiçbir zaman, hiçbir mülküm 

olmadı. Ta ki, bütün filmlerimi TV’ye sattım, rahata var-

dım. Stüdyo yaptım, plato kurdum, seslendirme stüdyosu 

açtım, montaj masası getirdim, jeneratör aldım, otobüs al-

dım. Her şeyi kurdum ama yürümedi. Yürümeyince birer 

birer bıraka bıraka, sonunda sadece yapımcı olarak kal-

dım. 

M

İbrahim Türk: Biraz önce en uzun ömürlü yapımcıyım 

demiştiniz. TV ve videonun gelmesiyle zaten bir süre 

sonra bu ortadan kalkıyor. Daha evvelden başlayan bir 

süreç ama siz hiç yapımcılığı  bırakmayı düşündünüz 

 


 

Fatma Girik-Memduh Ün 

17

mü? Yoksa koşullara adapte olmak için bir uğraş içine 

mi girdiniz? 

emduh Ün: Demin bahsettiğimiz o sistem kayboldu. 

İşletmeler, bonolar kayboldu. Bambaşka bir ortam 

geldi. 

M

atma Girik: Sinemalar kayboldu. İş merkezi oldu si-

nemalar. 



emduh Ün: Tabii o da var. Sistem çöktü. Türkiye’de 

60’lı 70’li yıllarda iki yüze yakın sinema vardı yazlık 

ve kışlık olarak. Bu bir ara 80’lerle yüz yirmiye kadar düş-

tü. Bir işi yapıyorsunuz, pazarlayacaksınız. Alıcısı olmazsa 

ne yapacaksınız? Videolar ve TV ve sonra da Warner 

Bros’lar, UIP’ler sistemi tamamen değiştirdi. New York’ta 

bir film vizyona girdiğinde Türkiye’de aynı anda girer hale 

geldi. Ortak oynuyorlar sinemalarda ve bu sinemalar üze-

rinde de bağlantıları var. Türkiye’nin her ilindeki sinema-

larla, yalnız bizim filmimizi oynatacaksın, diye bir bağlantı 

kuruyorlar. Bu sinemaların bazıları UIP’ ye, bazıları da 

Warner Bros’a bağlı oluyor. Özerk olarak film gösteren, 

Alkazar Sineması gibi, çok az sinema var. Fransa’da Avru-

pa Sineması’nı ayakta tutabilmek için kurulmuş olan 

Eurimages denilen bir kurum var. Buna devletler üye. Av-

rupa filmi göstermek için bir sinema açmak isterseniz size 

yardım ediyor ve o sinemada yalnız Avrupa filmi gösterebi-

liyorsunuz. Amerikan filmi gösteremiyorsunuz. Şimdiki 

Beyoğlu ve Alkazar sinemaları bu sinemalardan. 

Eurimages ayrıca  şunu da yapıyor;  İngilizce tretman, 

sinopsis, senaryo gönderip başvuruyorsunuz, bütçe oluş-

turuyorsunuz, bu bütçeyi kendilerine göre inceliyorlar ve 

filmin en fazla % 20’si kadar para veriyorlar. Türkiye’de 

filmlerin bütçeleri çok ucuz. Onun için biz filmciler oraya 

başvurduğumuz zaman bütçeyi üç misli yapıyoruz. Diye-

lim ki 1 milyon dolara yapacaksak 3 milyon gösteriyoruz 

ki, fazla bir miktar para alabilelim. Ama bu üçkağıdı  öğ-

rendikleri için, şimdi daha titiz davranıyorlar. Bu parayı; 

Avrupa sinemasını ayakta tutmak ve ayağa kaldırmak için 

F

M

 


Mithat Alam Film Merkezi Söyleşi, Panel ve Sunum Yıllığı  2004 

 

18



veriyorlar. Bir koşulları var. Diyorlar ki, Avrupa’dan iki ta-

ne yabancı ortak bulacaksın; yalnız bu naylon ortak olma-

yacak. Yani belli bir sinema geçmişi olacak. Sanırım bu 

sene ortak sayısını bire indirmişler. Ben Strazbourgda bir 

toplantıya davet edildim, Yunanlı, Bulgar, Polonyalı, Al-

man, İtalyan, İspanyol, Fransız, bütün yapımcılarının bu-

lunduğu bir toplantıydı. Bütün bu ülkelerin derdi Türki-

ye’ninki ile aynı. Amerikan filmleri sinemalarını mahvet-

miş. Ben 11–12 yaşlarında film seyrederken, Alman, İtal-

yan, Fransız filmleri oynardı sinemalarda. Büyük starlar 

vardı. Nerede şimdi? Alkazar Sineması’nda bir tane görebi-

lirseniz görüyorsunuz. İyi Avrupa filmlerini ancak Eczacı-

başı’nın yaptığı  İstanbul Film Festivali’nde görüyorsunuz. 

Yani dünya bu krizi yaşıyor. Televizyonların etkisi oralarda 

da var. Ayrıca Amerikan filmleri’nin hegemonyası her yer-

de sinemayı bitiriyor. Eskiden pahalı olduğu için Amerikan 

filmlerini getiremezlerdi. Eskiden yurtdışından film getiri-

leceğinde, bunları sinemalara dağıtan kişiler oralara gidi-

yorlardı. Film izlemek için önlerine listeler koyuyorlardı. 

Bu listelerde fiyatlar vardı. Mesela Rüzgar Gibi Geçti filmi 

Türkiye’ye gelemedi. Pahalı bir film olduğundan onu alma-

dılar. Bugünkü gibi büyük filmler;  İskender’ler vb. hemen 

getirilemiyordu. Çok fazla sinema olduğu için de salon 

bulmak da kolaydı. Henüz Amerikan filmleri hegemonyası 

da yoktu. Bugün artık Türk ve Avrupa sinemasının işi zor. 

Biz kapalı devreye çalışan bir sinemaydık. Yani filmi dışa-

rıya satamıyorduk. Bakın, Altın Ayı kazanmış  Susuz Yaz 

filmi kaç tane ülkeye satılabilmiş. Kültürümüz farklı, in-

san anlayışımız farklı, her şeyimiz farklı onlardan. Biz do-

ğuluyuz, batılı değiliz bana göre. Onlara yabancı geliyoruz. 

Onun için biz hâlâ filmlerimizi oralara pek satamıyoruz. 

Öteki ülkeler de birbirlerine satamıyorlar zaten. Bu neden-

le Türk sineması eskisi gibi 150–200 tane filmi kesinlikle 

üretemez. 



İbrahim Türk: Günümüzdeki oyunculuklar için ne dü-

şünüyorsunuz? Mesela televizyonda çok yeni yüzler 

 


 

Fatma Girik-Memduh Ün 

19

çıkıyor. Hatta onlardan bazıları ile karşı karşıya oynu-

yorsunuz bazı yapımlarda. 

atma Girik: Çok aklı başında çocuklar, orada oyna-

yanlar da buradaki arkadaşlar gibi üniversiteli talebe-

ler, bu işi seviyorlar. Biz eskiler gibi saatinde, dakikasında 

hazır gelip bekliyorlar. Hiç kimse havalarda falan değil. 

Okumuş insanlar daha çok bu işe hevesli. Ben birlikte ça-

lıştığım arkadaşlarımdan bahsediyorum, diğerlerini bile-

mem. 

F

İbrahim Türk: Belki bugün artık eskiden olduğu gibi bir 

starlık anlayışı kalmadı, Türkiye’den bahsediyorum, 

TV de çok ünlü olanlar var ama hep kısa süreli şöhret 

olma durumları var. Sizin döneminizdeki kadar uzun 

süreli olan yok. 

atma Girik: Yok tabii. Mesela bana şunu da soruyor-

lar; mankenler filmlerde oynuyor ne diyorsunuz? Ne 

diyebilirim ki, güzel güzel kızlar niye oynamasınlar? Sine-

manın veya televizyonun değişik yüzlere ihtiyacı var. Bir de 

seviyorsa bu işi yapacak tabii. 

F

İbrahim Türk: Yetenek de gerekiyor. 

atma Girik: Sen o işi sevmiyorsan o iş de seni sevmi-

yor. Hemen fırlatıp atıyor. Biz de; Türkan, Hülya, ben, 

Filiz varken de bizden çok daha güzel insanlar geldi gitti 

ama bu işi sevmedikleri için bittiler. Her işte öyle. 



F

İbrahim Türk: Sizin hayatınızda eksikliğini duyduğu-

nuz en büyük şeylerden biri de yönetmen olarak film 

çekmekmiş doğru mu? 

atma Girik: Küçük küçük hikayeler yazıyorum, Mem-

duh bana yaz bitir diyor. 



emduh Ün: Korkuyorsun, bunları yapmak istemi-

yorsun. Bir tane senaryo yazdın şimdiye kadar. Onu 

biraz kendi dilime göre düzelteyim dedim. Ayşe Kulin diya-

log yazdı, ben çekecektim. Son anda vazgeçtim ve çekme-

dim. Unuttum neden çekmediğimi. Cüneyt ile Fatma oy-

F

M

 


Mithat Alam Film Merkezi Söyleşi, Panel ve Sunum Yıllığı  2004 

 

20



nayacaktı ve Mine Film adına çekecektim. Her şeyi hazırdı. 

O senaryoyu, okumak için birisi istedi benden. Tek nüs-

haydı ve bir daha getirmediler. Güzel şeyler anlatıyordu 

ama sonu parça parça. Bütün hikayeyi kurup sonuna ge-

tiremiyor. 

İbrahim Türk: Şu anda çalışmakta olduğunuz son pro-

jeniz, Ülkü Tamer’in öykülerinden yola çıktığınız bir 

çalışma. Eğer gerçekleşirse çok ileri bir yaşta çok iyi 

bir film çekme imkanı bulacaksınız. Onu biraz anlata-

bilir misiniz? 

M

emduh Ün: Tunç Başaran’ı sinemaya ben soktum. 

Yanımda üç sene asistanlık yaptı. Biz cuma günleri 

toplanıyoruz; içki içiyoruz, oturuyoruz, konuşuyoruz. Ba-

zen Atıf Yılmaz, Ömer Kavur, Halit Refiğ falan oluyor. Ora-

da Tunç bana dedi ki; “Memduh abi ben sana bir senaryo 

yazacağım, sana bir gönül borcum var. Sen bunu çekersen 

çek, çekmezsen ben çekeceğim”. Ülkü Tamer’in Gazian-

tep’teki anılarından yola çıkarak sinema sevgisi üzerine, 

bir tür Cinema Paradiso’ya benzetebileceğimiz bir tretman 

yapmış. Tam bir tretman da değil, hikaye gibi bir şey. Ben 

okudum, sevdim. Sonra Ülkü Tamer’le konuştum, hakkını 

aldım.Yazar Sulhi Dölek’in kızıyla beraber çalıştık, senaryo 

haline getirdik. Birkaç versiyon üzerinde çalıştık. Ben Zık-

kım’ın  Kökü’nü çektikten sonra Barış Pirhasan, Atıf Yıl-

maz, Zeki Ökten, Ömer Kavur, Ali Özgentürk’ün içinde bu-

lunduğu on yönetmen bir vakıf kurduk. Buraya 45’er da-

kikalık on tane film çektik. Son yönetmenliğim orada oldu 

benim. Ondan sonra hep bir arayış içindeydim. Artık eski 

düzen yoktu, yapımcılığı  bırakmıştım, üç tane beş tane 

film yapacağım diye bir mesele kalmadı. Film yapmak isti-

yordum artık. Birçok konuya saldırdım, birkaç tane senar-

yo yazdım; tatmin etmedi, bıraktım. Tunçun hikayesi belki 

içinde sinema da olduğu için bana sıcak geldi. İçinde yine 

bir çocuk var. Başrolü on bir yaşlarında bir çocuk oynu-

yor. Bilmiyorum, çekebilir miyim? Çekebilirsem Türkiye’de 

film yapmış olan en yaşlı yönetmen olacağım. Onu çeker-

ken 86 yaşında olacağım. 

 


 

Fatma Girik-Memduh Ün 

21

İbrahim Türk: Son sözü Fatma Hanım’a vereceğim. 

Hiçbir kaygınız olmadan, ideal şartlar yaratılsaydı ne 

oynamak isterdiniz? 

atma Girik: Her şeyi oynadım ben. Köylü kadını, an-

neyi, öğretmeni oynadım, kamburu, hizmetçiyi, fahi-

şeyi, Hamlet’i, hepsini oynadım. 

F

emduh Ün: Şunu soruyor. Seni nasıl bir rol heyeca-

na getirir? 



atma Girik: Hiçbir şey.  

M

F

 

İbrahim Türk: Üç Arkadaş gibi bir film olsa oynamaz 

mısınız?  

atma Girik:  Üç Arkadaş’daki kadının anneannesi 

olurdum. En beğendiğim film odur. Bu kadar güzel bir 

filmde oynamadım ben.  

F

emduh Ün: Bu filmi iki defa çektim ben. “Niye çek-

tin” diye sormuyorsunuz. Demin anlattığım sistemin 

gereği. Çünkü benim filmlerim daha çok köy filmleri, avan-

tür filmlerdi. Filmler ikiye ayrılırdı. Benim gibi film yapan-

lar; Türkan Şoray, Hülya Koçyiğit, Filiz Akın ve Fatma’nın 

salon filmlerinde oynayan bir grup aileydi. On bir tane si-

nemada oynardı ilk çıktığı zaman. Bizimkiler sekiz dokuz 

sinemada oynardı. Ama onlar on lira alıyorlarsa, biz altı li-

ra alıyorduk. Çünkü bizim sinemalarımız ikinci sınıftı. Bir 

türlü ben o tarafa sınıf atlayamıyordum. Beni oraya yön-

lendiren kişi bana dedi ki; “Memduh Abi seni bize alalım 

ama  Üç Arkadaş’ı bir daha çek” Yazıhanemiz karşı karşı-

yaydı, ben ona Cevriyem diye Türkan Şoray’la film çektim 

hatta. O dönem Hülya Koçyiğit star, renkli film de gelmiş. 

“Ya yapma İrfan, olmaz çekemem, bitti artık” dedim. Bakın 

size şunu söyleyeyim; yönetmen filmi çekerken, pelikül di-

yoruz biz, negatifte çekiyoruz. Onun üstüne bir şey geçiyor 

yönetmenden ve sinemada oynadığı zaman da ekrandan 

seyirciye geçiyor. Onu oraya yansıtabilmek için biz oyun-



M

 


Mithat Alam Film Merkezi Söyleşi, Panel ve Sunum Yıllığı  2004 

 

22



culara o duyguyu aşılamaya çalışıyoruz, bir tür sihir. İkin-

ciyi çekerken sihir yok. 

Özür dileyerek bir şey söylemek istiyorum. Ben Muh-

terem Nur’a aşığım. Fakir bir ailenin çocuğuyum. Babam 

küçük bir Maliye memuruydu. Kumkapı’da otururduk. 

Çemberlitaş  Fırını’nda çok güzel ekmek çıkardı. Okuldan 

gelir, oraya ekmek almaya giderdim. Yaşım 11–12, 

Kumkapı ile Çemberlitaş arasında bir yokuş var denize ya-

kın. Ben oraya giderken ya Kapalıçarşı’nın içinden geçer-

dim ya da düz giderdim. Kapalı Çarşı’dan gidiyorsam Nur-

u Osmaniye Camii’nin avlusundan geçerdim. Orada bir ni-

yetçi vardı. Tavşanlar ve kuşlara niyet çektiriyordu. Bazıla-

rını sesli okurdu hatta. Hayvanları çok seviyorum. Yılanı 

bile seviyorum. Bakıyordum o kuşun, o tavşanın güzelliği-

ne, orada öyle ağzı açık niyetçiyi seyrederdim. Mahallede 

evimizin karşısında bir manav vardı: Nişan Efendi. Benim 

fotoğrafımı çekerdi. Aynı zamanda seyyar fotoğrafçıydı. Bir 

de oturduğumuz evin biraz ilerisinde bir Çingene Mahalle-

si, orada da boyacılık yapan bir Çingene çocuğu vardı. Ba-

zen ayakkabılarımı boyardı. Beraber top da oynardık. İşte 



Üç Arkadaş’taki niyetçi o Nur-u Osmaniye’deki niyetçi. Bo-

yacı benim ayakkabılarımı boyayan Çingene çocuk. Fotoğ-

rafçı da benim karşımdaki Ermeni Nişan Efendi. Muhte-

rem Nur’da aşık olduğum kadın. Ben böyle bir özdeşleş-

menin içinde çektim Üç Arkadaş’ı. Böyle bir dünya kur-

dum. Şimdi o sihir kalmadı artık. Daha iyi nasıl çekeyim? 

İkinci filmde böyle bir duygu yok ki. 

Dinleyici Soruları 

(Memduh Ün’e) Bey, Zıkkımın Kökü’nün iki versiyonu 

olduğunu duymuştum. Eğer öyleyse bunun hikayesini 

anlatmanızı rica edeceğim. 

M

emduh Ün: 1992 yılında Kanal 6, benimle beraber, 

Atıf Yılmaz, Ali Özgentürk, Ömer Kavur ve İrfan Tö-

züm’ü çağırdı. Beş tane film çekin, ama üçer bölümlük ol-

sun, dedi. 135 dakikalık bir şey çekin, biz onu üç bölümde 

 


 

Fatma Girik-Memduh Ün 

23

yayınlayacağız dediler. Ona göre birer film çektik. Ben Zık-



kımın Kökü’nü çektim. Sonra bir kerede yayınlamaya karar 

verdiler. Oturdum, filmi kısalttım. Burada gördüğünüz ke-

sildikten sonraki hali. Bu hali İstanbul Film Festivali’nde, 

Cannes’da, Japonya’da, İspanya’da gösterildi. İstanbul 

Film Festivali’nde gösterilirken arkadaşlarım geldiler; Tunç 

Başaran, Ali Özgentürk, İrfan Tözüm falan. Yazıhanede 

toplandık, konuşuyorduk. Çok güzel bir şey yapmışsın 

ama temposu çok ağır dediler. Çok düşündüm. Ben de ay-

nı şeyi hissetmiştim ama dışa vuramıyordum. On beş gün 

kadar düşündüm. Bu filmin ağır olmasının nedeni, baş-

larda bir çocuk oynuyor, çok başarılı oynuyor. Sahneler 

çok sıcak, sonra çocuk büyüyor, ona benzeyen Fatma’nın 

kardeşi Güray Girik var. Ama o sahneler baştakiler kadar 

başarılı değil. “Yanlış başlamışım” diye düşündüm. Filmi 

alt üst etmeye, yani küçük çocuktan başlamak yerine bü-

yüğün sahnelerini atıp, kısa bir bölüm koyup baş tarafa 

bir geriye dönüş yeri yakalamaya, oradan çocuklara geç-

meye karar verdim. Yani filmi çocuklukla götürmeye. Bir 

tek sahneyle büyüklüğünü bitireyim. Filmin bütün sahne-

lerini ayırdım, yeni bir senaryo yazdım. Giysilerde birtakım 

sakatlıklar oldu, oraları ayarladım, film kısaldı. Benim hâ-

lâ içinden çıkamadığım bir durum var. Bu filmin uzunu 

Tokyo Festivali’ne gitti. Orada seçici kurul var, Asya’nın en 

iyileri arasında gösterilmesi için bilet gönderdiler. Gittim 

oraya, filmin kısasını götürdüm. Gösterimden sonra söyle-

şi oldu. Sinemalar 1500–2000 kişilik. Söyleşi sırasında se-

yircilerden biri: “Ben bu filmi daha evvel izledim, böyle 

başlamıyordu, ne yaptın?” diye sordu. Ben de anlattım. 

Ama uzunu İspanya’da bir festivalden En İyi Yönetmen 

Ödülü aldı. Yönetmen Halit Refiğ uzununu daha çok be-

ğendi. O nedenle ben de ikilem içindeyim. Hangisi daha iyi 

ben işin içinden çıkamadım.  



Memduh Bey, ben kısa versiyonunu izledim. O kadar 

taptım ki filme, uzununu buraya gelmesine rağmen iz-

lemek istemedim. 

 


Mithat Alam Film Merkezi Söyleşi, Panel ve Sunum Yıllığı  2004 

 

24



emduh Ün: Şöyle bir neden var: film çocukla çok iyi 

gidiyor, bütün filmde zaten büyüdüğü hali az. Dörtte 

biri bile değil belki. Ötekinde öyle şeyler yaptım ki, sine-

mada film seyrederken, boş ekran çektik. Filmin üstüne 

öyle basılacaktı. O zaman Türkiye’de yapılmıyordu. Lond-

ra’da yaptılar. Büyük paralar sarfettik. Eski filmlerden 

parçalar kullandık. 

M

(Memduh Ün’e) Sinemaya oyuncu olarak başlarken te-

sadüflerin öneminden bahsetmiştiniz ve Sezer Sezin’i 

anmıştınız. Ayrıntıları anlatabilir misiniz? 

emduh Ün: Olay şöyle olmuştu. Turgut arkadaşıma 

ben oyunculuk yapmam demiştim. Onunla beraber 

Tıp’ta okumuştuk. Birlikte İpek Sineması’na gittik, Sezer’e 

rastladık. “İşte bak” dedi, “bu sana sözünü ettiğim gelme-

yen arkadaşım.” Ben o zaman çok düzgün bir fiziğe sahip-

tim. Sezer, beni kasapta et süzer gibi süzdü. Koluma girdi, 

beni kandırdı. Ondan sonra filmde oynamaya razı oldum. 

Sette bana yardım etti. Her şeyimle meşgul oldu. 



M

 

 


 

Fatma Girik-Memduh Ün 

25

Fatma Girik Kimdir? 

12 Aralık 1942’de İstanbul'da doğdu. Cağaloğlu Kız Lisesi’ni 

bitirdi. Bir süre küçük rollerde figüran olarak oynadıktan 

sonra 1958 yılında ilk baş rolü olan Leke'de oynadı. 180’den 

fazla filmde rol aldı. Siyasete de atılan Fatma Girik bir süre 

Şişli Belediye Başkanlığı yaptı.  



Başlıca Filmleri 

Keşanlı Ali Destanı / Atıf Yılmaz  

Acı / Yılmaz Güney  

Dağdan inme / Metin Erksan  

Hamlet / Metin Erksan  

İntikam Meleği / Metin Erksan  

Kaçak / Memduh Ün  

Yılanların Öcü / Şerif Gören  

Gönül Dostları / Memduh Ün (TV filmi) 

Aldığı Önemli Ödüller 

2. Antalya Film Şenliği, 1965, Keşanlı Ali Destanı, En İyi 

Kadın Oyuncu  

1. Adana Altın Koza Film Şenliği, 1969, Büyük Yemin, En İyi 

Kadın Oyuncu  

1. Adana Altın Koza Film Şenliği, 1969, Ezo Gelin, En İyi 

Kadın Oyuncu  

3. Adana Altın Koza Film Şenliği, 1971, Acı, En İyi Kadın 

Oyuncu  

4. Antalya Film Şenliği, 1967, Sürtüğün Kızı, En İyi Kadın 

Oyuncu  

35. Antalya Film Şenliği, 1998, Sürtüğün Kızı, Yaşam Boyu 

Onur Ödülü 

 


Mithat Alam Film Merkezi Söyleşi, Panel ve Sunum Yıllığı  2004 

 

26



Memduh Ün Kimdir? 

Memduh Ün, 14 Mart 1920’de İstanbul’da doğdu. Vefa 

Lisesi’nden mezun olduktan sonra tıp öğrenimi gördü. 

Üçüncü sınıfı okurken, futbolu tercih etti. Beşiktaş, Ankara 

karması,  İETT, Adana Karması gibi takımlarda yıllarca top 

oynadı. Sinemaya girişi oyuncu olarak oldu (1947). Ellili 

yılların başında Dr. Arşevir Alyanak ile yapımcı firması 

Yakut Film’i kurana kadar sinemanın neredeyse her dalında 

çalıştı. Ellili yıllarda genelde melodramlar çekti. Üç Arkadaş 

(1958) ile kendini kanıtladı. Altmışların Sonuna kadar 

verimli bir dönemi oldu. Orhan Kemal, Kemal Tahir, Reşat 

Güntekin uyarlamalarıyla dikkat çekti. Sinemaya Fatma 

Girik ve çeşitli küçük oyuncular (başta Zeynep 

Değirmencioğlu) kazandırdı. Altmışların sonlarından 

başlayarak yapımcılığı  ağır bastı. Çektiği filmlerin sayısı 

düştü. Seksen sonlarından başlayarak az ama özenli 

yapımlarıyla yerli ve yabancı film festivallerinde yeniden 

gündeme geldi. Sekiz yıldan beri deneyimlerini Mimar Sinan 

Üniversitesi’nde öğrencileriyle paylaşmaktadır.  

Başlıca Filmleri 

1959 Üç Arkadaş  

1960 Ayşecik, Kırık Çanaklar  

1961 Ölüm Peşimizde  

1965 Namusum İçin  

1967 Yaprak Dökümü, Zilli Nazife  

1969 İnsanlar Yaşadıkça  

1971 Üç Arkadaş  

1975 Ağrı Dağı Efsanesi  

1981 Kanlı Nigar  

1982 Kaçak  

1990 Bütün Kapılar Kapalıydı  

1992 Zıkkımın Kökü  

1995 Ona Sevdiğimi Söyle 

 


 

Fatma Girik-Memduh Ün 

27

Aldığı Önemli Ödüller 

1960 Kırık Çanaklar İstanbul Film Festivali (En İyi Film - En 

İyi Yönetmen)  

1966 Namusum İçin Antalya Altın Portakal Film Festivali 

(En İyi Yönetmen)  

1991 Bütün Kapılar Kapalıydı İstanbul Film Festivali (Jüri 

Özel Ödülü), Ankara Film Festivali (En İyi 2. Film) 

1993 Zıkkımın Kökü Adana Altın Koza Film Festivali (En İyi 

Film/Yönetmen/Senaryo), Udaipur Film Festivali (Hindistan) 

(En İyi Film), Sus Film Festival (Tunus) (En İyi Film), 

Mannheim-Heidelberg Film Festival (Almanya) (En İyi Film), 

Paris Cine-Junior (En İyi Yönetmen), Austrias Film Festival 

(İspanya) (En İyi Yönetmen) 

1995 İstanbul Film Festivali Onur Ödülü 



Antalya Altın Portakal Film Festivali Onur Ödülü

 


Yüklə 461,41 Kb.

Dostları ilə paylaş:




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©azkurs.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə