GeliŞİmsel duraklamalarin psikanaliZİ



Yüklə 148 Kb.
tarix26.07.2017
ölçüsü148 Kb.
GELİŞİMSEL DURAKLAMALARIN PSİKANALİZİ

Robert D. Stolorow ve Frank M. Lachmann

(ÖZET ÇEVİRİ)

Çeviren ve Özetleyen: Meral Erten

Freud’un 1933’deki ünlü deyişi “İd’ in olduğu yerde ben (ego) olacaktır”, psikanalitik teorinin ilerlemekte olduğu yönü işaret eden bir anlama sahiptir. İd psikolojisi ve psikoseksüel gelişimin incelenmesini, ben (ego) psikolojisi ile kendilik ve nesne temsilleri gelişiminin irdelenmesi takip etmiştir. Birincil gelişim birimi ilk başta içgüdüsel dürtü iken, onu kronolojik sırayla otonom ben (ego) işlevleri (Hartmann, 1939), ayrılma ve bireyleşme süreci (Mahler, 1975), kendilik-nesne-duygulanım birimlerinin olgunlaşması (Kernberg, 1976), temsili dünyanın evrimi (Sandler ve Rosenblatt, 1962; Stolorow ve Atwood, 1979), arkaik kendilik-nesnesi konfigürasyonlarının şekil değiştirmesi (Kohut, 1971) ve diğer gelişimsel kavramlar takip etmiştir.

Yazarlar kitaptaki fikirlerin oluşmasına katkıda bulunan olgu, kavram ve kişileri şöyle belirtmişlerdir:


  • Hartmann’ın, ben (ego) işlevlerinin çatışmalardan bağımsız yanıyla ilgili önermeleri ve bu önermelerin ağır patoloji ve gelişimsel eksikliklerde adaptasyon olgusunun önemine katkısı.

  • Spitz ve Mahler’in söz öncesi dönem ile ilgili gözlemleri ve kavramlarının oluşturduğu genetik rekonstrüksiyon.

  • Her ne kadar çatışma içinde olsalar da aynı yöndeki evrime işaret eden Kohut ve Kernberg’in düşünceleri. Kernberg, Freud’un ben (ego) psikolojisini Melanie Klein’ın nesne ilişkileriyle birleştirmek çabası içindedir. Narsisistik ve sınır kişilik bozukluklarında pregenital saldırganlık ile ona karşı çıkan ilkel savunmaların rollerini vurgular. Kohut ise bu bozukluklarda gelişimin arkaik dönemlerdeki süreçlerini ön plana çıkarır.

1910’lardan başlayarak Freud’un da içinde bulunduğu analistlerin, bu rahatsızlıkların tedavisindeki zorlukları dile getirdiğini görürüz. Yukarıda sayılan kuramsal gelişmeler klinik/ampirik bulgulara dayanmakta olup, analistlerin bu patolojilerin tedavisindeki isteksizliğini azaltmıştır. Bu gelişmelerle beraber klinik alanda tedavi sadece intrapsişik çatışmaya yönelik olmaktan çıkmıştır. Bugün gelişen kuramların ışığında narsisistik, sınır kişilik ve hatta psikotik bozukluklar bile tedavi edilme imkânına sahiptirler. Bu hastaların tedavileri önem kazandıkça temsili dünyanın yapısallaşmasını sağlayan gelişim hatları ön plana çıkmıştır. Temsili dünyanın temel birimleri nesne ve kendilik temsilleridir. Bu temsillerin birbirinden ayrışması ve değişik yönlerinin kendi içinde entegrasyonu öznel dünyanın kurulması ve sağlamlaşması (konsolidasyonu) için elzemdir. Bebekliğin en erken dönemlerinde kendilik ve nesne temsilleri birbirinden ayrılmamıştır. Yeni doğan derece derece kendi duygularını ve bu duyguları onda yaşatan nesneyi birbirinden ayırma kapasitesini kazanır. Böylece denilebilir ki, yenidoğanın ilk gelişimsel ödevi, kendilik temsillerini ilk nesnelerinin, özellikle annesinin, temsillerinden farklılaştırması ve ayırması, böylece tam oluşmamış olsa da kendilik ve nesne arasında sınırları çizmesidir. Yeni doğanların kısmi kendilik - nesne konfüzyonuna iyi bir örnek, emekleme dönemindeki bir bebeğin kafasının içindeki düşüncelerin anne tarafından bilindiğine, hatta oraya onun tarafından konulduğuna inanmasıdır.

Kohut, bu kısmi kendilik ve nesne birleşikliklerini kendilik-nesneliği olarak tanımlar. Kendilik-nesnesi ilişkisi idealizasyon ve aynalama işlevleriyle bebeğe kendilik uyumu ve kendilik sürekliliği katkısını yapar. Bebek bunları henüz tek başına başaramamaktadır.

Bebeklerin önemli bir başka deneyimsel özellikleri, çelişen duygulanımsal renklere sahip temsilleri entegre etme ve sentezlemedeki olanaksızlıklarıdır. Böylece ikinci adımın ismi konmuş olur. Olumlu duygulanımlarla renklenmiş (“bütün olarak iyi” anne imgeleri) nesne temsilleri ile olumsuz duygulanımlarla renklenmiş (“bütün olarak kötü” anne imgeleri) nesne temsillerinin sentezlenmesi. Böylece olumlu ve olumsuz nitelikleri ile bir bütün nesne temsili oluşur. Aynı şekilde bu gelişme kendiliğin sentezlenmesi ve entegrasyonu için de geçerlidir.

Bu gelişimin sonunda ulaşılan sonuç nesne sabitliğidir (object constancy). Nesne sabitliği ne demektir? Bu kavram ile kastedilen dışarıdakini/diğer insanı, kendine ait gereksinimleri ve duygusuyla ayrı bir birey olarak tanımak ve onun imgesini - olumlu ve olumsuz olmak üzere - gerçek nitelikleriyle görebilmek ve bunu sürekli hale getirmektir. Böyle bir oluşumun paralel yansıması kendilik içinde mevcuttur. Kendilik uyumlu ve stabil bir imgeye sahiptir; çevresel değişkenlerden az ya da çok bağımsız bir renklenmeyi yaşar. Terim olarak kendilik sabitliği (self constancy) kullanılmaz. Daha çok Ericson’un 1906’da önerdiği “kimliğin öznel duyumu” ya da Jacobson’un 1964’de, Kohut’un 1974’de dile getirdiği “öz değerin sürekliliği” kavramları kullanılır.

Böyle bir kendilik ve nesne sabitliğine ulaşmadaki başarısızlık, pek çok yazar tarafından yeni doğanın bakımında (ebeveynin psikopatolojisine bağlı olarak) ortaya çıkan yetersizlik ve eksikliğe atfedilmiştir.

Nedir bu eksiklikler?

Örnek olarak çocuğun gelişimsel zorunluluklarına ve zorluklarına eşduyumsal(empatik) yanıt vermeme; çocuğa yönelik davranışlarda aşırı tutarsızlık; çocuğu duygulanımsal olarak kaldıramayacağı cinsel ve saldırgan sahnelere maruz bırakmak. Bu tür travmalar temsili dünyanın yapılaşma sürecinde araya girer ve birey gelişimsel bir duraksamaya uğrar (arrest). Zaman zaman gelip geçici, zaman zaman kronik halde, kendilik ve nesne konfigürasyonlarının farklılaşmamış ve kendi içinde entegre olmamış durumlarına gerileme (regresyon) oluşur. Şunu önemle belirtmeliyiz ki, kitap boyunca kullanılan duraksama (arrest) kavramı gelişimin bütünüyle durduğu anlamına gelmez. Bu kavramla anlatmak istediğimiz daha çok şöyle bir şeydir: Öznel dünyanın yapısallaşması bütün ve eşit değildir (even); nispeten gelişmiş yönler de dışsal koşullara bağlı olarak çözülebilir ve gerileyebilirler.

Bu kitaptaki ana amaçlarımız bu gelişimsel duraksamaların bazı patolojik durumlarla bağlantısını incelemektir. Bu çabamızın söz konusu rahatsızlıkların tedavisine yeni bir bakış kazandırmasını umuyoruz.

Birinci bölümde, kendilik temsili gelişimlerindeki engellemelerin narsisistik bozukluk ve mazohistik patoloji ile bağlantısına odaklanılacaktır.

İkinci bölümde, savunma olgusu yeni bir kavramlaştırma ile ele alınacaktır. Buna göre Freud’un anladığı anlamda intrapsişik çatışmaya yönelik savunmaların yol açtığı psikopatoloji ile savunmaların henüz oluşum devresindeki gelişimsel duraksamanın yol açtığı psikopatoloji arasında bir ayrım yapıldığını söyleyebiliriz.

Üçüncü bölümde, bu kitabın yazıldığı tarihlere kadar intrapsişik çatışma açısından değerlendirilen pek çok klinik problemin bu yeni anlayışla ele alınması görülecektir.

NARSİSİZMİN İŞLEVSEL TANIMI

Ekonomik model ve dürtü kuramı da içinde olmak üzere geleneksel bakış, narsisizmi kendiliğe (self) yapılan libidinal yatırım (kateksis) olarak tanımlar.

Pulver (1970) ekonomik model ve dürtü teorisinin ciddi eleştirilere maruz kaldığına işaret eder. Ona göre libido ve kendiliğin (self) bu ekonomik kavramlaştırma ile kullanımı, narsisizmin anlaşılmasını zorlaştırmaktadır; narsisizm dürtü kavramlaştırması ile belirsiz bir olgu haline gelmektedir. Ben psikolojisinde görülen Freud sonrası pek çok gelişme narsisizm için olamamıştır. Buna en büyük sebep de bu belirsizliktir.

Çağdaş yazarlar ekonomik prensipten tamamen uzaklaşmışlardır. Bugün önemli olan, herhangi bir zihinsel aktivitenin çoğul sebeplerini ve amaçlarını anlamaktır. Bu akım ile hemfikir olarak şu tanımı yapabiliriz:

Herhangi bir zihinsel aktivite aşağıdaki şartları doyurduğu oranda narsisistiktir:



  1. Kendiliğin yapısal bütünlüğünü sağlama derecesi,

  2. Kendiliğin zaman düzlemindeki stabilitesini sağlama,

  3. Kendilik temsiline olumlu duygulanım rengi katma.

 

Analitik araştırmacı ve yazarlara göre bu işlevler sadece narsisistik olarak tanımlanabilecek tek ve eşsiz (unique) zihinsel aktivitelerdir.

Bu noktadan itibaren narsisizmin işlevsel tanımını ortaya çıkartan tarihsel gelişmenin kuramsal özeti yapılacaktır.

Pek çok yazar narsisistik etkinliğin intrapsişik, ensestiyöz ve sadomazohistik çatışmalara karşı savunma olarak kullanıldığını iddia etmişlerdir.

Bu özel durumlar belirli nesne ilişkileri ile aktive olurlar. Kernberg 1975’de narsisistiklerin “muhteşem yalnızlık/yalıtılma” ile soğuk, küstah, küçük gören tutumlarının onlarda şiddetli bağımlılık, oral haset, ilkel oral sadizm ve bunların sonucunda ortaya çıkan suçluluk duygusu ve misilleme korkularını aktive eden nesne ilişkilerine karşı savunma olduklarını iddia etmiştir.

Ne var ki, herhangi bir zihinsel faaliyet intrapsişik çatışmaya karşı savunma işlevi göreceği için, bu tür belirlemeler doğru olsa bile narsisistik savunmaların ve işlevlerin tek ve eşsiz etkinliklerini ifade etmekten uzaktırlar.

Böyle bir anlayışa ulaşmak için tarihsel olarak anlaşılması gereken gelişmeler ve bunlara bağlı kavramlar vardır.

Hartmann 1950’de ben (ego), kendilik (self) ve kendilik temsili arasında bir ayrım yapmıştır. Ben, bir mental işlevler sistemidir. Kendilik (self) bir birey olarak kişinin bütünüdür. Buna psişik organizasyon ve onun parçalarıyla, vücut ve onun parçaları dâhildir. Vücut kendiliği ve zihinsel kendilik diye iki tür kendilikten söz edilebilir. Kendilik temsili, bu vücut ve mental kendiliğin bilinçli, yarı bilinçli ve bilinçdışı imgelerinden oluşur.

Jacobson 1964’de Hartmann’ın yaptığı bu ayrımlardan yola çıkarak Freud’un 1914’deki iddiasına itiraz eder ve narsisizmin temelde ben işlevlerine ya da ben sistemine yapılan bir libidinal yatırım olduğunu söyler. Ona göre libidinal kateksis kendilik temsiline yapılır. Bugünkü bakış açısıyla değerlendirdiğimiz zaman Jacobson hala ekonomik kuramlar ile düşünse de, kendilik temsiline dikkat çektiği için önemli bir katkıda bulunmuştur. Freud’un kendisi de böyle bir şeyin farkındadır. 1914’de narsisistik nesne seçiminin amacının, kişinin kendisine duyduğu güveni arttırmak olduğunu söyler. İddia eder ki, narsisistik libido kişinin kendisini değerlendirme niteliği ile yakın ilişki içindedir. Bu sözlerle ima edilenin şu olduğu söylenebilir: Narsisistik nesne seçiminin işlevi özdeğeri/özgüveni regüle etmektir (kendilik temsiline olumlu duygulanım rengini katmaktır).

Reich 1953 ve 1960’da yazdığı iki makalede bazı kadınların yüceltilmiş bir fallik ideale nasıl narsisistik nesne bağı kurduklarını anlatır. Burada amaç hasar görme ve aşağılık duygularına yol açan kastrasyon temasını yap-bozlamaktır. Birleşilecek büyük fallik ideal, hasar görmüş kendilik temsilini onaracaktır. Reich’a göre pek çok narsisistik hareket kalıbı erken travmatik deneyimlerle hasar görmüş kendilik temsilini onarmak için vardır. Bunlar büyüklenmeci (grandiose) böbürlenme, vücutla ve görünümüyle aşırı meşguliyet, iltifat için yoğun beklenti gibi çeşitli edimlerdir.

Elkisch 1957’de, kaybettikleri kendilik kimliklerini restore etmek için sürekli aynaya bakan bir hasta grubundan söz eder. Lichtenstein 1964’de Narsisos mitinden esinlenerek şunu iddia eder: Narsisizm kişinin kendi kendiliğine aşkı değil, aynadaki imgesine aşkıdır. Ayna ve aynaya bağlı edimler, örneğin aynalama, şu psişik algılarda olumluluğa ya da olumsuzluğa yol açar:

Birincil kimliğin ortaya çıkışı veya oluşmaması, kimlik karmaşası veya kimlik sürekliliği, kimliğin kuvvetlenmesi veya kaybı. Ona göre narsisistik nesne ilişkilerinin harekete geçişi (regresyon) veya kronik yaşanışı (regrese örüntü), nesneyle aynalama ilişkisine geçerek kimliği idame etme amacını taşır. 1960’ların başından 1980’lere kadar pek çok yazar, büyülü tümgüçlülük, sınırsız hakkı olma fantezilerinin kendilik temsilindeki yaralanmalar ve değer kayıplarına ve yine kendilik temsilindeki çözülme tehdidine karşı kullanılan işlevler olduklarını iddia etmişlerdir.

Bu bağlamda Kohut’un çalışması (1971, 1977) en büyük öneme sahiptir. Ona göre narsisistik bozukluklardaki çekirdek patoloji, kendilik bütünlüğü ve özgüveni sağlayan psikolojik yapının zarar görmesi veya oluşmaması sebeplidir. Narsisistik nesne ilişkilerinde nesne kendilik-nesnesi (self-object) olarak işlev görür. Böylece bu yapısal eksiklik veya hasar kapatılmaya çalışılır. Kişinin kendi psişesinin sağlayamadığı özdeğer regülasyonu işlevlerini kendilik-nesnesi sağlar. Aşağı yukarı klinik olarak bütün yazarların kabul ettiği böyle bir durumun, narsisizmin metapsikolojik açıklamasında hala yerini almamış olması şaşırtıcıdır. Kohut bile 1971’deki eserinde narsisistik kateksisten söz eder. Ortaya çıkan paradoksu aşmak için de şöyle bir iddia ortaya atar: Narsisistik enerjiler ve nesne bağımlı enerjiler arasında niteliksel (kalitatif) farklar vardır. 1977’deki eserinde, kendiliğin tamamen fenomenal deneyime dayalı kavramlaştırılmasıyla enerji kuramından uzaklaşmıştır.

Pulver(1970) bir literatür taramasından sonra narsisizm teriminin dört şekilde kullanıldığını görmüştür:



  1. Cinsel sapkınlık

  2. Nesneyle bir bağ kurma şekli

  3. Gelişimsel dönem

  4. Özdeğer

Şimdi sırasıyla bu dört kullanım gözden geçirilecektir.

A.Cinsel Sapkınlık Olarak Narsisizm

Uzun yıllar bununla anlaşılan, kişinin kendi vücudunu, daha doğrusu kendi vücudunun ayna imgesini cinsel nesne olarak seçişidir. Böyle bir tanım klasik psikoseksüel sabitlenme kavramına işaret eder. Bütün cinsel sapkınlıklar klasik olarak psikoseksüel saplanma-sabitlenme olarak anlaşılır. Fakat yeni bakışta şu soruyu sormak gerekir: Narsisistik sapkınlığın işlevi nedir? Daha önce de ifade edildiği gibi, hastaların kendi ayna imgeleriyle meşgul olmaları, zarar görmüş kendilik temsillerinin onarımı ve idamesi için bir araç olarak görülmüştür. Pek çok modern makale değişik cinsel sapkınlıkların boşluk duyguları ve çözülme (dağılma) korkularına karşı kullanıldığını iddia etmişlerdir.

B.Nesnelerle Bağ Kurma Yolu Olarak Narsisizm

Pulver narsisizmin bu alanda iki türlü kullanıldığını belirtmiştir:


  1. Nesnelerle ilişkilerden geri çekilmiş bir şekilde bağ kurma. Narsisistiğin dünyasında diğer insanlara göre daha az nesne ilişkisi vardır.

  2. Nesne seçiminde kendilik, nesnelerden ve onların gerçek yönlerinden daha önemli bir yere sahiptir.

Bu durumun işlevsel açıklaması, nesnelere şiddetli ve yoğun bağımlılık ihtiyaçlarına karşı bir savunma oluşturması olur.

Açıklamalardan biri de, nesne ilişkilerindeki boşlukları dolduran büyüklenmeci fantezilerin, kendilikte bütünlüğü ve öz değer regülasyonunu sağlamasıdır.

 

Literatürdeki yeni gelişmeler dürtü modelinin önerdiği şekliyle narsisizm ve nesne ilişkileri arasındaki “biri varsa diğeri olmazlığı” çürütmüştür. Narsisistikler çok şiddetli ve yoğun nesne ilişkileri yaşamaktadırlar.



C.Gelişimsel Devre Olarak Narsisizm

Freud’un narsisizmin gelişimsel devresiyle ilgili görüşü sürekli değişmiştir. En son yazdıklarında ilk yazdıklarına tekrar dönmüştür. Freud’a göre birincil narsisizm yeni doğanın en erken enerji ekonomisine karşılık gelir. Bütün libido kendiliğe yatırılmıştır ve nesne yatırımları henüz gelişmemiştir.

Pulver narsisizmin güncel kullanımının bu birincil narsisizm tanımına yakın olduğunu söyler. Pulver’a göre bu, gelişimin ilk altı-sekiz ayındaki karışık nesne ilişkileri dinamikleri düşünüldüğü zaman gerçekdışıdır.

Birincil narsisizmin en önemli eleştirisi Balint’ten (1960) gelir. Ona göre Freud’un birincil narsisizm olarak tanımladığı şey ancak çevrenin yol açtığı bir hayal kırıklığından sonra ortaya çıkan ikincil narsisistik süreç olabilir. Derin regresif durumlarda, ki bunlar psikozlarda ve uykunun rüyasız kısımlarında görülür, bu derece yoğun bir içe çekilme ve dışarıya ilgisizlik varolabilir. Balint’e göre bu durum birincil narsisizm değil, kendilik ve nesnenin ayrışmadığı bir çevreye ilkel şekilde bağ kurmaktır. Balint’e göre yeni doğan, birincil narsisizm kuramının aksine, çevresine yoğun ve şiddetli bir bağ kurma kapasitesine sahiptir. Çevrenin farkındadır ve onunla uyumlu bir kaynaşıp erime durumu yaşar. Balint bu durumu ilk aşk olarak adlandırıyor. Balint’e göre bütün narsisizm süreci (bu “ilk aşka” göre) ikincildir ve ortaya çıkışı çocukla çevre arasındaki uyumu bozan bir rahatsızlığa bağlıdır. Pek çok bebek gözlemcisi bebeğin kendi içine kapalı değil, çevresiyle yoğun derecede ilgili olduğunu görmüşlerdir.

Bebeğin yaşamının çok erken dönemlerinde oluşmaya başlayan kendilik temsili yüksek oranda kırılgan ve hassastır. Bir arada durmakta zorlanır ve stabil sınırları henüz gelişmemiştir. Denilebilir ki, çocuğun en erken nesne ilişkileri bu yapısal eksiklikleri gidermek amacıyla kurulmuş olup, narsisistik işleve sahiptirler.

İlkel nesne ilişkileri ve ilkel narsisizm bir paranın iki yüzü gibidirler. Hangisi önce gelir sorusu ekonomik modelin yarattığı bir yanılgıdır ve narsisizmin ekonomik tanımlanmasıyla ortadan kalkmalıdır.

D.Öz değer Olarak Narsisizm

Pek çok değişik kendilik imgesi bütünsellik içinde var olmak üzere organize olduklarında, kendiliğin bütünsel duygulanım rengi ortaya çıkar. Bu, özdeğer adını alır. Yüksek özdeğer, kendilik imgelerinde haz veren duygulanımların hakimiyetine; düşük özdeğer, kendilik imgelerindeki acı veren duygulanımların hakimiyetine işaret eder. Bütün bu imgeler bilinçli, yarı bilinçli veya bilinçdışı olabilirler. Kompleks kökenleri vardır ve pek çok savunmacı ve adaptif işleve sahiptirler. Bu çok işlevliliği bir tek ekonomik ilkeyle anlamaya çalışmak boşunadır.

Buna göre, bir insan nesnelerle fazla ilgilenmeye başladığı zaman özdeğerin düşmesi, kendisine döndüğü zaman özdeğerin ve kendine güvenin yükselmesi gerekir.

Klinik gözlemler nesne kayıplarının kişide nasıl bir çöküşe neden olduğunu göstermektedirler. Narsisizmin işlevsel tanımı, onun temel işlevlerinin özdeğeri regüle etmek ve kendilik temsilinde stabiliteyi, bir aradalığı, uyumu sağlamak ve sürdürmek olan zihinsel işlemleri içerdiğini iddia eder.

Narsisizmin özdeğerle ilişkisi bir termostatla odanın ısısı arasındaki ilişkiye benzer. Termostat odanın ısısına eşit değildir. Aynı zamanda odanın ısısını belirleyen tek etken değildir. Odanın ısısını yükselten veya düşüren etkenlere karşı onu regüle ve stabilize eden bir işlev görür. Özdeğer de içsel ve dışsal etkenlere hassastır. Tehdit edildiği, düştüğü, tahrip edildiği zaman narsisistik aktiviteler sahneye çıkarak, koruma, restore etme, onarma ve stabilize etme işlevlerini yerine getirirler.

 

TANISAL KATEGORİ OLARAK NARSİSSİZM



Psikanalitik literatür içinde en erken tanı, Freud’un 1911-1914’de ayrımını yaptığı şekliyle aktarım nevrozları ve narsisistik nevrozlardır. Freud’a göre analiz odasında narsisistik nevroz geçiren hastalar analiz edilemezler. Aktarım nevrozu sürecine girenler uygun hastalardır.

Kohut’ a göre narsisistik kişilik bozukluğu hastaları kendilik-nesnesi ilişkisindeki bozukluklar yüzünden gelişimsel olarak duraksamışlardır. Bu hastaların sınır kişilik ve psikotik hastalara göre temel bir kuvvetleri bulunmaktadır. Bu da onların spesifik ve stabil narsisistik aktarım geliştirme kapasiteleridir. Bununla anlaşılan şudur: Arkaik, kırılgan ve büyüklenmeci de olsa bir arada durabilen, nispeten bütünsel bir kendilikleri, idealize veya görkemi aynalayacak ebeveyn imagoları bulunmaktadır. Ayrıca geri dönülmez dağılma, çözülme tehdidi altında değillerdir.

Kohut’ a göre ayırıcı tanı koymanın en doğru yolu hastaların terapi başladıktan belli bir süre sonra terapiste idealize ve/veya ayna imagolarıyla aktarım kurmalarıdır. Bu durum ne nevrotiklerde ne de psikotiklerde görülmez.

Kernberg narsisistik kişilik bozukluklarının sınır kişilik organizasyonu altında yer alan bir tanı olduğunu iddia eder. Sınır kişilik bozukluğu ile ortak bir defansif organizasyonun ürünüdürler (ayırma defansı). Narsisistik hastalar sınır kişilik hastalarından üstbenlerinde (süperego) kristalize olmuş büyüklenmeci kendilik oluşumuyla ayrılırlar.

Büyüklenmeci kendilik; gerçek kendilik, ideal kendilik ve ideal nesnenin temsillerinin kaynaşması ve birleşmesi sonucunda oluşur.

Büyüklenmeci kendilik oluşumu normal kendilik kavramındaki entegrasyon eksikliğini suni olarak telafi eder. Yüzeyde nispeten iyi bir adaptasyon vardır. Sosyal işlevsellik yerli yerinde görülür.

Önerilen işlevsel narsisizm kavramı tanılar arasındaki karmaşaya son vermektedir. İşlevsel narsisistik bozukluk tanısal bir kategori değildir. Aksine, pek çok tanısal kategoriyi kesen, içlerinden geçen bir psikopatoloji boyutudur. Buna göre ancak narsisistik bozukluk derecesinden söz edilebilir. Dikkate alınacak kriterler şunlardır:


  1. Kendilik temsilinin yapısal zayıflığı ve kırılganlık derecesi

  2. Narsisistik çözülme tehdidinin akutluk derecesi

  3. Değişik patolojik durumlarda narsisistik işlevin motivasyonel önceliği ve aciliyet derecesi.

Kendilik temsilinin Üç özelliği narsisistik bozukluğun ağırlık derecesinde bir başka ölçüdür:

  1. Yapısal biraradalık, bütünlük(cohesion),

  2. Zaman düzleminde stabilite(temporal stablite),

  3. Özdeğer regülasyonunun temeli olan duygulanım rengi.

MAZOHİZMİN NARSİSİSTİK İŞLEVİ

Tarihsel olarak psikanalizde mazohizm ve narsisizm arasında kuramsal bir simetri görürüz. Narsisizm kendilik temsilinin libidinal kateksisi olarak tanımlanırken, mazohizm saldırgan kateksis olarak betimlendi. Literatürün gözden geçirilmesi mazohizmin kompleks, çok yönlü bir olgu olduğunu gösterir. İlk olarak, mazohizm vicdanın (conscience) işleyişinin normal bir unsurudur. İkinci olarak, insan zihni acı veren deneyimleri haz verici olarak yaşamak için temel bir kapasiteye sahip olarak görülür. Üçüncü olarak, mazohizm kadın cinselliğinin önemli bir parçası olarak düşünülür. Bunlara ek bir başka görüş de, kendini cinsel edimde göstersin veya göstermesin, bunun cinsel bir sapkınlık olduğu görüşüdür.

Mazohizmin işlevselliği değişik açılardan irdelenmiştir. Cinsel ve saldırgan arzuların türevi olan bir id olgusu olarak görülür. Psikoseksüel organizasyonun spesifik dönüşümlerini geçirmiştir.

Bir başka değerlendirmeye göre bir üstben (süperego) olgusudur. Yasak arzular yüzünden cezalandırılma isteğinin ve suçluluğun ifadesidir.

Değişik bir görüşe göre bir ben işlevi veya defansif bir manevradır. Varsayılan bir tehlike durumunu (belirli bir nesne ilişkisi) engellemek amaçlı bir ilişki kalıbı yaratır.

Son yıllarda ünlü kuramcı Waelder’in (1936) teklif ettiği şekliyle “çok işlevlilik ilkesi” çerçevesinde bir mazoşizm açıklaması öne sürülmektedir. Yani kompleks bir konfigürasyonda tüm bu işlevler geçerlidir. Bu kitaptaki görüşler mazohizmin bu kompleks yapısında yer almak üzere bir başka işlev daha önermektedirler. Mazohistik edimler bazı durumlarda (zaman zaman ilkel şekilde seksüalize) zayıf ve parçalanmakta olan bir kendilik temsilinin yapısal bütünlüğünü, zaman düzlemindeki stabilitesini ve olumlu duygulanım rengini restore ve daha sonra idame etme çabalarıdır.

Pek çok yazarın vaka malzemesi ortaya koymuştur ki, hararetli mazohistik edimler çoğunlukla ağır narsisistik patolojilerle bir arada bulunur. Mazohizm üzerinde yapılmış araştırmalar bu patolojinin kökenini erken oedip öncesi yıllardaki mahrumiyetlere, travmalara ve gelişimsel duraksama yaratacak müdahalelere bağlamışlardır. Böyle bir etiyoloji narsisizm ile benzer bir sebep sonuç bağlantısına işaret etmektedir. Yazarlar “narsisistik mortifikasyon” adını alan ağır narsisistik yaralanmaların kendilik temsili üzerinde açtığı yaraların mazohizmin oluşması için temel şart olduğunu söylerler.

Her hastada mazohizmin aynı şekilde görüldüğünü ve aynı işlevlere sahip olduğunu söylemek hatalıdır. Burada Rapaport’un (1951) “güdülenme hiyerarşisi” kavramını düşünmenin faydası vardır. Buna göre her bireyde farklı bir motivasyon el öncelik işlevine sahip olan mazoşizmin bu yapısını anlatmak için hasta popülasyonunu ikiye bölelim. Birinci gruba nevrotikler, ikinci gruba yapısal olarak zafiyet gösteren ağır patolojiler diyelim. Birinci grupta mazohizm oedipal arzuyu cezalandırmak için işlevselken, ikinci grupta kendilik temsilindeki dağılma ve çözülmeye karşı narsisistik bir işlev gösterecektir.

Deri (Skin) Ve Acı Erotizminin Narsisistik İşlevi

Belirliliğini ve sınırlarını kaybetmiş, bulanıklaşmış ve çözülmekte olan bir kendilik temsiline karşı gerçek ve canlı hissetmek için (ölü değil) acının akut deneyimlerini mazohistik arayış ender değildir.

Pek çok mazohistin cinsel yakınlaşmanın getirdiği kendilik kaybı tehdidine karşı cinsellikten önce mazohistik bir şekilde akut acıya ihtiyaç duyduğu görülmektedir. Böylece bütün ve sağlam bir kendilik temsili desteklenmiş olacaktır.

Mazohistlerin pek çoğunda deri (skin) erotizmi görülür.

Kendilik temsilinin bir uzantısı ve parçası olan vücut imgesi, temsildeki bulanıklıkları ve eksiklikleri yansıtır. Partnerinin uyardığı, dokunduğu, canlılığını ve sınırını hissettirdiği deri, kendilik temsiline varlığını ve aynı zamanda yapısını, sınırını, düzlemini verir. Mazohistlerin kaygıları sadece cinsellikle değil, pek çok an ve durumda dokunulma ve temasla azalır.

Teşhircilik, Ayna Ve Seyirci Bulmanın Mazohizmdeki Rolü

Araştırmacılara göre mazohistik karakter kendini kurban etme, feda etme gösterileri sergiler. Yapısal olarak eksik ve hasarlı kişilerde teşhircilik (sızlanma şeklinde kurbanlığın ve fedakârlığın teşhirciliği), seyircisinden aynalanma şeklinde doğrulanma bekler. Böylece çözülmekte olan kendilik temsili kuvvetlendirilir. Seyirciden beklenen aynalama kişiden kişiye değişir. Kimi takdir, onaylanma, ilgi ve sevgi bekler. Diğerleri seyircide suçluluk ve yas yaratmayı amaçlar. Ya da yaşadığı ilişki kalıbını sürekli kılmak adına seyircinin kendisini sembolik de olsa dövmesini sağlar. İçerik ne olursa olsun hepsinde “o” görülmüştür ve varlığı -öyle ya da böyle- onaylanmıştır. Kendilik temsili geçici de olsa yapısal bütünlük kazanır.

Joseph 1965’te bazı mazohistik vakaları anlatırken onların aynanın karşısında dövülme fantezilerinin rolünü yaptıklarını not etmişti. Böylece kendi kendilerinin mazohistik içerikteki narsisistik aynalamasını yapmaktaydılar.

Mazoşizm Ve İdealize Ebeveyn İmagosu

Kohut’ un geliştirdiği iki narsisizm hattından idealizasyonla ilgili olanı mazohistik karakterin dinamiğinde önemli rol oynamaktadır. İdealizasyon hattı mazohistik karakterin kendilik temsilini küçültüp, kendini değersiz kılıp, nesneyi büyük, ulaşılmaz ve vazgeçilmez hale getirir. Böylece erken dönemlerdeki mahrumiyet, travma ve terklerin terörü yap-bozlanır; idealize nesnenin gidişi engellenir. Nesneyi kontrol edici bir bağımlılık yaratılmıştır. Aynı zamanda çok önemli bir başka işlev daha mevcuttur. Erken dönemlerdeki gelişimsel duraklama (arrest) yaratan müdahalelerin, travmaların, mahrumiyetlerin, terklerin yol açtığı nesneye yönelik öfke mazohizm yoluyla gizlenir. Tam tersine öfke gösteremeyecek bir muhtaçlık ve zavallılık portresi çizilir. Kadınlarda erkeğe mazohistik bağımlılık, erken yaşlarda büyük bir travma olarak yaşanmış kastrasyon teröründen narsisistik idealizasyon yoluyla sihirli bir kurtuluş ümidi taşır. İdealize edilenin hem korkulan, hem hayran olunan, hem öfke duyulan, hem de haset edilen fallusuyla özdeşleşme, onunla ancak mazohistik bir barış içinde yaşamakla mümkündür. Böylece zarar görmüş kendilik duyumu ve düşmüş özdeğer kısa süreli de olsa onarılmayı yaşar. Paradoksal olarak, narsisistik şekilde idealize edilmiş olanı kaybetmemek adına kısırdöngüye girilerek ona hem yaklaşılır, hem de ondan her an uzaklaşılır.

Mazohizm Ve Büyüklenmeci Kendilik

Mazohistik sadece partnerine idealize narsisistik yansıtma yapmaz, aynı zamanda bazı ilişkilerde varyant olarak bazı ilişkilerde bütünsel olarak onun sadizmiyle özdeşleşip büyüklenmeci kendilik yaşar. Pek çok mazohist “yenilgilerin içinde görülmeyen galibiyetlere” inanırlar. Mazohistin mağrur yenilgileri ve acının karşısında takındığı tutum, onunla ilişkideki insanlarda bir süre sonra kontrol ve baskı yaratmaya başlar. Bu gizil bir tümgüçlülük (omnipotance) gösterisidir. Pek çok mazohist, nesnelerini bir sadizm baştan çıkarmasına tabi tutar. Böylece acıya direncini ve cesaretini ortaya koyar.

SAVUNMALARIN GELİŞİMSEL ÖN DÖNEMLERİ

İnkârın Doğası Ve Kaynakları

Savunmaları bir gelişimsel çerçeve içinde değerlendirmenin doğruluğuna inanıyoruz. Her savunmacı işlem bir gelişimsel hatta sahiptir. Bu gelişimsel hatta savunmanın öncülleri veya ön dönemleri (prestage) bulunmaktadır. Bu ön dönemlerde nesne ve kendilik temsilleri henüz bütünüyle oluşmamışlardır. Bu cümleden hareketle birbirine benzer iki savunmacı davranış ortaya çıkar. Birincisi, intrapsişik çatışmayı hedef alan savunmalardır. İkincisi, temsili dünyanın yapısallaşmasındaki eksiklikler ve bozukluklarla ortaya çıkan gelişimsel duraksama ürünü savunma öncülleridir. Bu kuramsal durumu bir örnekle anlatmak için en açıklayıcı savunmalardan biri inkârdır. Bu bölümde, babasını kaybeden genç bir kadının analitik tedavisi, iki farklı savunma oluşumu arasındaki farkı anlatmak için kullanılacaktır:


  1. Bir olayın savunmacı inkârı,

b- Olayın yeterli derecede algılanması ve asimile edilmesinde gerekli psikolojik yapıların henüz bütünüyle gelişmediği bir dönemde inkârın öncülü.

Annenin preoedipal dönemde varlığı ve yokluğunun etkilerini araştıran çalışmalar çocuk gelişimi üzerine odaklanan analitik literatürü büyük oranda kaplar. Bu dönemdeki anne kaybının kendilik ve nesne temsilleri üzerindeki olumsuz etkisi ve telafi düzenekleri üzerine epey fikir yürütülmüştür (Spitz,1965; Mahler,1975; Jacobson,1964; Tolfin,1971). Çok daha az araştırıcı dikkat bu dönemde çocuğun baba kaybı üzerine odaklanır.

İki ebeveynin kaybıyla ilgili bazı çalışmalar vardır ama bunlarda yine anne yok oluşu söz konusu olduğu için ayırıcı bir karara varmak zordur.

Fleming (1972) erken nesne kaybının (özellikle önemli ötekiler) olgun olmayan kişilik organizasyonuna yol açtığını iddia eder. Bu çocuklar yetişkin hayatlarında bağlanma zorlukları çekerler. Özellikle Fleming terapötik birlik kuramadıkları ve aktarıma yatırım yapamadıkları için bu kişilerin uygun analitik hasta olmadıklarını iddia eder.

Literatürdeki baba kaybıyla ilgili çalışmaların azlığı, hatta yokluğu, dikkat çekicidir. Kuramsal düşünceden hareketle şöyle bir şeyi bekleyebiliriz: Tam oedipal dönemden önce babasını kaybeden küçük kız erkeklere bağlanmada, cinsel kimlik ve kişilik organizasyonlarıyla ilgili gelişim eksiklikleri yaşayabilir. Erkekle ilişkideki kadının kendilik imgesi ve cinsel kimliği tam gelişmeyebilir. Fakat bu durum preoedipal dönemde anneyle kurulan bağ ile oluşan yapılara zarar vermeyecektir. Bu durumla yakından bağlantılı bir başka sorunsal, inkâr savunmasının kaynağı ve değeriyle ilgili olarak çocuğun yas tutabilme kapasitesinin aktivasyonudur. Bu konuda değişik görüşler olmakla birlikte “en az dört yaş”, üzerinde hemfikir olunan zamandır. Wolfenstein (1966) yas tutmanın gerçek anlamıyla ergenlikte mümkün olabileceğini iddia eder. Zihinsel gelişimin bütünüyle tamamlanması açısından düşünüldüğü zaman kısmen doğru görülebilecek bu görüş şöyle yanlış bir çıkarıma sebep olabilir: Erken dönemlerde ebeveyn kaybeden çocuklar patolojik inkâr süreçleri yaşayacaklardır. Ancak gözlemler göstermektedir ki, bu kayıp yaşayan bütün çocuklar için doğru değildir.

Hayatta kalan ebeveynin veya diğer yakınların yası nasıl yaşadıkları, gerçeği kabul ve asimilasyonları çocuğun -kendine ve yaşına göre- kaybı kabul etmesinde ve yası bitirmesinde kolaylaştırıcı bir model rolü oynamaktadır.

Üzerinde en çok tartışma olan ve kafa karışıklığına sebep veren noktalardan biri şudur: Kayıpla ilgili gerçeğin kabulü inkâr savunması tarafından mı engellenmektedir, yoksa çocuğun kaybı anlayacak ve onu kabul edecek psikolojik yapıları henüz gelişmemiş midir?

Biz bu noktada sözü edilen birbirine karşıt görüşler arasında uzlaşmayı sağlayacak bir ayrım yapıyoruz. Bu da inkârın yukarıda önerildiği gibi gelişmiş ve öncül olarak ikiye ayrılmasıdır.

İnkârın değişik tanımları olsa da, bütünüyle gelişmiş inkâr savunması için şöyle bir tanımı uygun görüyoruz:

İnkâr, çocuğun temsili dünyası ona bir gerçeği -örneğin cinsler arasındaki fark- anlama ve tanıma yönünde yeterince olgunlaşmış olmasına karşın, çatışmalı anlamlar, imalar ve çağrışımlar sebebiyle bu durumu kavrayamamasıdır. Bu örnekte inkâr kastrasyon korkusuna karşı kullanılan bir savunmadır.

Anna Vakası

Anna dört sene sürecek analizine başladığı zaman 31 yaşındaydı. Emlakçı olarak çalışıyordu ve 12 senelik evliydi. Şikayetleri yüzer gezer bir kaygı ve akut panik durumlarıydı. Kaygılarıyla ilgili konuşulduğu zaman, bu durumlara eşlik eden ve tetikleyici olan, kocasının onu bir başka kadın için terk edeceği kaygı-fantezileri görüldü.

Anna ikinci dünya savaşının Nazi Avrupa’sında doğmuştu. Musevi bir aileden gelmekteydi. O dört yaşındayken babası bir konsantrasyon kampına götürülmüş ve orada ölmüştü. Erkeklerle ilişkisi ve babası arasındaki irdelemelerin yapıldığı seansların birinde irkiltici bir keşif yaşadı. En derin ve en samimi düzeyde babasının ölümünü asla kabul etmediğini ve o anda da onun hala bir yerlerde yaşıyor olduğuna inandığını söyledi. Onun hayatta oluşuna bu inancı o kadar kuvvetliydi ki, üzerine konuşulması bir değişiklik yaratmıyordu. Ama dört yaşındayken babasının ani ve açıklanamaz kayboluşunun anlamını kavrayacak bilişsel kapasitelere sahip değildi. Anna’nın çevresindeki yetişkinler, özellikle annesi, bu durumun asimilasyonunda ona yardımcı olmamışlardı. Bu durum o kadar had safhadaydı ki, düşen bombaların sesleri yüzünden korkuyla yüzüne bakan çocuğuna “binada gürültüyle kapanan kapılar” açıklamasını yapıyordu. Onun önünde yasını hiç yaşamadı ve babasının ölmediğini iddia etti. Babasının ölümüyle ilgili çeşitli şeyler duymuş ama çok uzun sürecek bir konfüzyon dönemine girmişti. “Bir neden bulmalıydım; herşey delice gözüküyordu. Ne olduğunu anlamaya çalışıyordum. Erişkinlerin hemen hepsi benle konuşmayı kestiler. O zaman kendi açıklamalarımı ben yarattım”.

Bu durumu yaratan çoğul etkenler özetle şunlardır:



  1. Bilişsel gelişim düzeyi,

  2. Babanın ortadan kayboluşunun özel bağlamı,

  3. Babasıyla ilişkisinin doğası,

d-Kaybın olduğu zamanki psikoseksüel devre ve organizasyon.

Dört yaşta yaşanan kayıplar izlendiği zaman (Stolorow, 1973) çocukların “geriye dönülmezlik” şartını kavramadıkları, kaybedileni uzak coğrafi bir yerde düşündükleri görülmüştür. Anna için de durum böyleydi. Baba uzak bir yerdeydi ve bir gün dönecekti.

O günleri anlatırken kendisi için en önemli şeyin babanın dönüşüyle ilgili düşünceler olduğunu ve bir hata yapıp bu geriye gelişi engellemekten korktuğunu, eğer son bir şans varsa bu fırsatı kaçırmaktan ürktüğünü görüyoruz. Anna bu günlerde babanın gidişiyle ilgili olarak kendini suçlamaktaydı. Analizin bir evresinde şaşırtıcı bir hatırlama gerçekleşti. Kapıya bir zarf gelmişti ve postacı bunun babasına ait olduğunu söylemişti. Babasına ait önemli bir şey getirmenin sevinci ve coşkusuyla dans ederek salona girmiş ve heyecanla zarfı babasına vermişti. Babası zarfı açıp okurken o şarkılar söyleyip etrafında dönüyordu. Babası gittikten sonra o zarfın onun gidişine sebep olan tebliğ olduğuna ikna olmuştu. Babası ondan nefret etmiş olmalıydı. “Şimdi düşünüyorum da omuzları düşmüş ve sararmıştı. Ben orada şımarık küçük bir kızdım. Keşke onu öpüp son bir elveda diyebilseydim”. Eğer zarfı verirken üzgün olsa, ağlasaydı babasının gitmeyeceğine dair bir inanç geliştirmişti. Analiz sırasında analistin tatilini bildirdiği seanslarda histerik ağlama krizlerine tutuluyordu. Analist bir zaman sonra bunların gerçekçi olmayan, abartılı ritüeller olduğunu anladı. Eğer bunlar yapılmazsa analist gittiği tatilden dönmeyebilirdi.

Anna’nın babasının kampa gidişinden önceki dönemdeki ilişkilerinde şöyle bir özellik vardı: Sık çıkılan iş seyahatleri ve evde geçirilen saatlerde karısına gösterilen ilginin Anna’ya gösterilmemesi küçük kız için zaman zaman acı verici oluyordu. Babanın ilgisini çekmek için yapılan sevimlilikler her zaman doyum vermiyor, bazen hayal kırıklıklarını beraberinde getiriyordu. Bu narsisistik kırılmalar babadan kurtulma fantezilerini yaratmıştı.

Son etken olarak, babanın dört yaşında kaybolması psikoseksüel gelişimde Anna’da hem kastrasyon anksiyetesi dönemine, hem de oedipus devresine tekabül eder. Şöyle bir fantezi de geliştirmişti: Baba gitmişti çünkü o vücut olarak eksik ve değersizdi. Arkasından, yas biraz ilerleyince, şu düşünce gelişti: Bir başka kadına gitmişti. Anna’nın babayı kazanması ancak o kadını yenmesi ile mümkün olabilirdi.

Bu vakada Kohut’un idealizasyon hattına dayanarak Anna’nın babasını gitgide daha fazla idealize bir kendilik-nesnesi yaptığını söyleyebiliriz. Ama yıllar yılı özdeğer acıları çekmişti. Görkemi (fallusu) paylaşacağı baba gitmişti ve o eksik, güçsüz kalmıştı. İlgi duyduğu erkekler her zaman statü, güç, para, bilgi sahibi ve yaşça büyük kimselerdi.

Kadınlığının farkına vardığı dönemlerde Anna’da şöyle bir inanç gelişti: Vajinal dudakların arasında oluşmaya başlayan küçük bir penis vardı. Bu inancın, özdeğerinin ileri derecede düştüğü durumlarda onu rahatlatıcı bir fantezi olduğu barizdi. Ancak kendilik imgesi ve cinsel kimliğine büyük bedeller ödetiyordu. Penis fantazması, yaşı ilerledikçe temeldeki patolojinin üzerinde duramayıp patlayan bir teğele dönüştü. Kastrasyonu telafi etmek bir yana, bu garip penis Anna’daki kusurlu olma, eksik kalma düşüncelerini kuvvetlendirdi.

Şu ana kadar tartışılan tüm bu dönüşümler gerçek inkâr tanımını hak etmezler. Bunlar, bilişsel kapasiteleri sınırlı ve belli bir psikoseksüel devre gerçeğini yaşayan çocuğun çevresindekilerin patolojileri sebebiyle doldurulmayan bir gerçeklik vakumunu (boşluğu) elindeki sınırlı olanaklarla umutsuzca doldurmaya çalışmasıdır. Bu duruma inkâr yerine olsa olsa gelişimsel inkâr öncülü diyebiliriz.

Savaştan sonraki yıllarda (Anna’nın latent dönemi) bilişsel ve duygusal olgunlaşması tamamlanmıştı. Aynı zamanda babasının başına gelenler hakkında tüm bilgi kaynaklarına sahipti. Bu dönemde Anna’nın fantezi sisteminde kaybı kabul etmemek için gerçek bir inkâr savunmasını geliştirdiğini görüyoruz. O yaşlarda bilişsel olarak kapasiteleri hazır olmasına rağmen kaybı inkâr etmişti. Onu canlı tutmak istiyordu çünkü korkunç bir şekilde onun ölümünden kendini sorumlu tutuyordu. Aynı zamanda onun tarafından esirgenmek ve fallik bütünlüğünü paylaşmak istiyordu. Bunun için değişik mekanizmalar kullandı. Özellikle bu dönemde babayla ilgili hatırlayabildiği tüm olumsuz hatıralara yoğun kateksis yapmıştı. Yarılmaya uğramış (split) tamamen iyi baba imgesi, ölümünden kendini sorumlu tutmadığı amcasına deplase edildi. Yetişkin hayatta sevdiği, fedakârlık yaptığı, kendini adadığı kuvvetli erkeklerin bir kadirbilmezlik gösterip bunları takdir etmeyeceklerini ve kendisinin bir başka kadın için terkedilme haksızlığına uğrayacağını fantezileyerek olumsuz baba imgesini canlı tuttu. Kendini suçlaması gerekmezdi. Çünkü giden baba tüm fedakârlıkları anlamayacak bir kadirbilmezdi. Baba hayattaydı ancak başka kadınlaydı. Tüm bu yetişkin inkâr mekanizmaları, ilişkilerde Anna’yı güç duruma sokan ve bir kadın olarak özdeğerini düşüren ağır bedeller oluşturuyordu. Ne var ki, kayıp gerçeğinin Anna’ da yarattığı sonuçlar (öfke, suçluluk, değersizlik) o kadar acıydı ki, bu bedeller tercih ediliyordu.

 

İdealizasyon Ve Büyüklenmecilik



İki narsisistik hastanın analizi, savunmaların oluşumunda psişik yapının rolünü daha geniş anlamda kavramamıza ve bunlarla bağlantılı olarak idealizasyon ile büyüklenmeciliğin kökenlerini ve anlamlarını incelememize yardım etti.

 

Bir hasta için idealizasyon ve büyüklenmecilik gelişimsel duraksamanın bir defans öncülü olarak dışavurumlarıydı. Diğer hasta için bunlar intrapsişik çatışmalara karşı kurulmuş savunmalardı.



İdealizasyon, bir önceki bölümde inkârın ele alınışında olduğu gibi iki şekilde incelenebilir : Birincisi gelişimsel yetersizlik olarak, ikincisi intrapsişik çatışmaya karşı savunma olarak.

 

İdealizasyonlar gerçeğin algılanışında ortaya çıkan özel bir başarısızlık kategorisi olarak görülebilirler. Kendilik ve nesne idealize edildiği zaman, gerçek nitelikler uygun olmayan bir şekilde tanımlanırlar. Bir yetişkinde bu tür bir idealizasyon görüldüğü zaman kendilik ve nesne oluşumları ile ayrışmalarında yapısal yetersizlikler de sözkonusudur. Buna karşıt olarak, gelişimsel, yapısal konsolidasyona ulaşmış yetişkinlerde görülen idealizasyon, intrapsişik çatışma sebepli bir motivasyonla, kendilik ve nesnenin gerçek niteliklerinin algılanmasında hasar yaratır. Kişi nesneyi sürekli idealize edebilir çünkü ona yönelik saldırgan arzuların bilince yükselmesinden çekinmektedir. Aşağıdaki vakalar bu iki değişik duruma örnektir.



 

Gelişimsel Duraksama Kökenli İdealizasyon

Ve Büyüklenmecilik

Jane beş yıllık analizine başladığında 27 yaşındaydı. Sorununu “Amerikan Edebiyatı” başlıklı doktora tezini bir türlü tamamlayamaması şeklinde sunmuş olsa da, uzun yıllar boyunca özdeğer regülasyonu zorlukları çektiği anlaşılıyordu.

İlk bakışta oedipal bir çatışma zorluğu gibi görülen “yazamama” onun narsisistik bozukluğunun bir sonucu olarak daha iyi anlaşılabilirdi. Analizin başlangıcında tezi tamamlayamamasını şu şekilde anlamlandırıyordu: O bozuk, işe yaramaz bir malzemeden yapılmıştı. Bu malzemenin üzerinde çalışıldığı zaman birbirine bağlı birkaç çağrışım hattı ortaya çıktı. İlk olarak, Jane’in annesiyle çatışmalı bir ilişkisi vardı. İkisi arasında şiddetli sembiyotik bir ilişki hala sürmekteydi. Anne, kızına zor durumlarda ne yapacağını bir bağımlılık ilişkisi çerçevesinde sıkı sıkıya tembihliyordu.

Anneye göre görünürde olan şeyler, örneğin davranış değişimleri, herşeyin çözümü için yeterliydi. Jane’in yazmayı düşündüğü şeyler, soyut kavramlar, annesinin görüp onaylayacağı şeyler değildi. Bu yüzden annesi Jane’i yazarlık konusunda desteklememiş ve cesaretlendirmemişti. Jane’in gereksinim duyduğu kendilik-nesnesi işlevleri için annesine “görülebilir” şeyler, davranışsal problemler götürmesi ve öğütler alması gerekiyordu.

İkinci çağrışım hattı iş problemiyle ilgiliydi. Jane için çalışmak anlamsız görünüyordu. Ergenlik günlerinde erkek kardeşi ve kendisi için evde yapılan görev tanımlarını hatırladı. Jane’in görevi sofraya tuz ve biber getirmekti. Eğer onlar daha önceden konulmuşsa Jane’in mutfaktan alıp getirmesi için yerlerinden kaldırılıyorlardı. Bu çağrışımla görmekteyiz ki, Jane’in iş temsili genelde yararsızlık, gerçekdışılık ve sonuçsuzluk içeriyordu.

Bu zincir babasıyla ilgili şu çağrışımlara yöneldi: Baba mutluydu çünkü onları dış dünyanın zorluklarından koruyordu. Onun yaptığı iş ve kazandığı paralarla çocuklar “… dağa tırmanmak değil oraya helikopterle indirilmek başarısını…” yaşayacaklardı.

Jane 7 yaşındayken patolojisinde odak noktada görülebilecek bir olay oldu. Fazla kilolarından kurtulmak ve zerafet kazanmak için bir bale kursuna yazılmıştı. Kursun ilk günü akşam eve döndüğünde kıyafetlerini ve ayakkabılarını çıkarmadan babasının dönüşünü bekledi. Ona gün boyunca öğrendiklerini gösterecekti. Baba hareketleri izlerken başını yana çevirdi ve ağzından şu sözler döküldü:

“hiçbir şeyin faydası yok!”. Bu yaşantının izleri çok derin olmuştu: Sosyal içe kapanma ve tüm etkinliklerden geriye çekilme. Annesine sembiyotik bağımlılık, baba ile temasın en aza inmesi gibi olgular ortaya çıkmıştı. Babasıyla aralarında gizil bir anlaşma oluşmuştu. Jane ona öfke, hayal kırıklığı, eleştiri ve genel olarak memnuniyetsizlik götürmeyecek, baba da ona dış görünüşü hakkında yorum yapmayacaktı. Tezini bitirememe ve çalışamama engelleri böylece anlamlandırılmış oluyordu. Ortaya çıkan durumla Jane hem annesini bir yenilgiye uğratmamış oluyor ve yaşı kaç olursa olsun ona bağımlılığını sürdürüyor, hem de babasını hala finansör konumunda tutarak memnun ediyordu.

Jane 14 yaşında iken ilk defa bir yaz kampına gitmişti. Orada akıllı, güzel, çekici ve başarılı çocuklar görmüştü. İnancına göre anne ve babası onlardan birini kendisine tercih ederdi. Daha çok onlarla arkadaşlık kurmuştu. Onların arkadaşlığının kendisine bir şey vereceğini düşünmüştü. Onlarla rekabet edemiyordu ancak onların “yardımcısı” olabiliyordu. Bu öyle bir ilişki kalıbıydı ki, onlarla beraber olmak adına kendi değersizlik ve gülünçlüğünü dramatize şekilde vurguluyordu (ilişkide yer bulma motivasyonu). Kendisine yarattığı bu törensel yenilgide gizil ve otantik büyüklenmeci fanteziler saklıydı.

Jane’in üniversite yaşamı da, kendi hırslarının gizil kaldığı bu tür idealize arkadaşlıklarla karakterizeydi. Tezini bitirmek için uzun süreli yoğun bir zihinsel çalışma gerekiyordu. Oysa bu onun idealize arkadaşlarla kurduğu bağın kopması anlamına geliyordu. Uzun sürecek bir tez çalışmasına kapanmak büyük kaygılara yol açıyordu. Kriz telefonları ve acil görüşme istekleriyle idealize arkadaşlara ve onların gördüğü narsisistik işleve ulaşmaya çalışıyordu. Eğer temas sağlanamıyorsa kompülsif bir şekilde yemeye, aşırı derecede uyumaya ve görünüşüyle, kilosuyla zihinsel olarak aşırı ilgilenmeye başlıyordu.

Teziyle ilgili bir başka özellik tez konusunun çok zor, neredeyse imkânsız seçilmiş olmasıydı. Bitirilecek (bitirilemeyecek!) bu tezle de mucizevi bir onarım gerçekleştirilecekti. Bu tezin “büyük Amerikan tezi” olması gerekiyordu.

İdealize ettiği arkadaşlarından biri tarafından analize yönlendirilmişti. Analizin ilk seanslarında arkadaşının başına konmuş “hale”, bu sefer analistin başına yerleştirilmişti. Aktarım, annesiyle kurduğu ilişkiye benziyordu. Ona deneyimlerini getirecekti, davranışlarını anlatacaktı. Analist de annesinin yaptığı gibi “kozmetik öğütler verecekti”.

Analistin annesi gibi öğütler vermemesi, gelişimi sağlayacak bir kontrast ve çatışmanın başlangıcı oldu.

İntrapsişik Çatışma Üzerine Kurulu İdealizasyon

Ve Büyüklenmecilik

Peter analize başladığında 22 yaşındaydı ve kolejden 6 ay önce mezun olmuştu. İşi yoktu, mezuniyetten bu yana da iş aramamıştı. Yaşamak için buna ihtiyaç duymuyordu. Çünkü aynı Jane’de olduğu gibi aile, ona bağımlılığını canlı tutacak bir fon ayırmıştı. Pek çok tanışıklığı ve bir oda arkadaşı vardı. Fakat ne kadın ne erkek hiçbir yakın arkadaşı yoktu. Yalnızlıktan, yönsüzlükten ve amaçsızlıktan şikâyet ediyordu. Onun için hiçbir şeyin anlam ve değeri yoktu. Herhangi bir aktivite onda heyecan uyandırmıyor ve temeldeki boşluk duygusunu gidermiyordu.

Peter’ın ailesi aristokrat bir doğu kıyısı ailesiydi (New England). Peter bu ailenin en küçük oğluydu. Hasta doğduğu zaman babası geç ellilerindeydi. Peter onu kırılgan ve formel olarak tanımlıyordu. Anne karşı tarafı çocuklaştırıcı, tahakküm kurucu ve kastre ediciydi. Baba olaylar karşısında kolayca dağılma izlenimi yaratırken, anne ailedeki tüm bireylerin zayıf noktalarını bilen ve onları gözleyen tahrip edilemez bir kontrol kulesiydi.

Kendisinden 4 yaş büyük erkek kardeşi babasına yakınken, Peter daha çok annesine bağlıydı. Analizin başındaki çağrışımlar annesinin onu, kaybettiği penisi gibi gördüğü ve kullandığını anlamasına yol açtı.

Peter aile üyeleri arasındaki ilişkilerin ona yabancı bir dil gibi gelen ve onu dışlayan stilize formalitelerden oluştuğunu deneyimlemekteydi. Bu onda hasete yol açıyordu.

Peter da babası gibi annenin doyurulamaz taleplerini karşılamaya çalışarak ve onun kolayca incinen gururunu sürekli okşayarak kadını pasifize ediyordu. Peter’ın annenin patolojisiyle ilgili rahatsızlığı, ebeveyni bu anlamda tek vücut, tek cephe haline getiriyordu. Baba, fazla sorun çıkmaması için, Peter’ın annenin “deliliklerine” karşı kendisi gibi davranmasını istiyordu. Peter müttefik olarak annesine karşı alaycı bir saldırganlığı kullanan ağabeyini seçmişti. Ağabey yatılı okul için evden gidince ebeveynine karşı yalnız ve müttefiksiz kalıp terör hissetti.

Analizin ilk seanslarında Peter hiçbir kadınla yatmamış olmasının utancını dile getirdi. Fantezilerindeki mükemmel cinsellikle bu aşırı deneyimsizlik arasındaki boşluk onu ürkütüyordu. Aradan geçen zamanla gitgide artan bir şekilde kontrolü daha fazla partnerine vereceği bir ehliyetsizlik, beceriksizlik ve iktidarsızlık korku-fantezilerine kapılmıştı. Cinsel edimin onda kontrol edemeyeceği bir heyecana yol açacağını düşünüyordu. Onun elini ayağını kesen bu heyecan sonuç olarak partnerin onu ele geçirmesini kolaylaştıracaktı.

Bu korkuların üzerindeki çalışma bazı küçük denemeler için ona cesaret verdi. Analitik açıdan daha büyük bir fayda bu deneyimlerin konuşulmasıyla nesne ilişkilerinin anlaşılması yönünde oldu. Kuvvetli, saldırgan ve zor kadınlar arıyordu. Amacı da cinsel doyum sağlamak değil muzaffer bir fatih olarak kadının saygısını kazanmaktı. Bunun tersi bir durum ancak o kadın tarafından yutulmak olurdu.

Peter’ın tanışıklığı olan erkeklere bakınca, onlarda da insanüstü özellikler aradığı görüldü. Bu kuvvet, zekâ ve kabiliyetler taklit yoluyla bile olsa ona geçebilirdi. Analisti ile ilişkisinde de bu vardı. Tüm güçlülüğü ve her şeyi bilirliği sonuçta ödünç olarak içe-alınacak şeylerdi. Analistle ilişkisinin başında Peter kontrollü, güvenli, savunmacı ve aşırı rıza gösterir durumdaydı. Aralarındaki uyumu, olası en küçük bir çatlağa karşı korumak için çok itinalı davranıyor, hayal kırıklığı ve öfkesini aşırı bastırıyordu.

Hastanın rüyaları ebeveyne ve analiste duyduğu öfkeyi göstermekteydi. Kendine güvenli bir şekilde öfkesini ifade edemiyordu çünkü analistin zeki ve derinden yaralayan sözel saldırılarıyla felç olmaktan korkuyordu (anne); ve/veya analistin karşı tarafta suçluluk uyandıran yaralanmış bir fedakârlık ile yanıt vereceğinden korkuyordu (yine anne); ve/veya bu öfke karşısında tamamen kırılmak ve dağılmak durumunda olan nesne adına kaygı duyuyordu (baba).

Peter birikmiş yoğun öfkesinin düzensizlik yaratıcı, tahrip edici niteliğinden ürküyordu. Bu korkuların karşısındaki “uzlaşımı” ifade yolu, öfkesini pasif dirençle geri çekmek ve ortamdan kopmaktı. Bunların üzerinde çalışıldığı günlerde rüyaları “Ikarus” temalarıyla renklenmeye başladı. Rüyalarında yükseklere çıkabiliyor ve oralardan aşağılara bakabiliyordu.

Aynı günlerde kimsenin fark edemediği, çünkü erişemedikleri ve anlayamadıkları yeteneklere sahip olduğunu düşlemeye başladı. Çok yetenekliydi ancak kabiliyetlerinin tomurcuğu henüz çatlamamıştı. Kısacası bu büyüklenmeci kendilik imgeleri aracılığıyla Peter, muhteşem yalnızlığını onaylamaya çalışıyordu. Analizin ikinci senesinin sonuna doğru tesadüfi sayılabilecek bir içgörü yükselmesi yaşadı. Yolda güzel bir kadın görmüştü ve onu değersizleştirip kendini yüceltmişken, bir anda bunu niye yaptığını anladı. Ona bağlanma, onun içinde kaybolma arzuları duyuyordu çünkü o idealize bir figürdü. Ancak bu durum, onda hayalkırıklığı ve öfke yaratabilirdi. Bu duygular düzen bozukluğu, kafa karışıklığı ve dağılma korkularına yolaçıyordu. Bundan az bir zaman sonra aktarımdaki büyüklenmecilik işlevi berraklaştı. Buna şöyle bir olay neden oldu: Hasta randevudan çok kısa bir süre önce telefon edip, seansa gelemeyeceğini söyledi ve yine de para ödemek zorunda olup olmadığını sordu. Analist kuralı hatırlattı. Peter bir sonraki seans kurala uymak zorunda olmakla ilgili sıkıntısını soğuk bir şekilde dile getirdi. Hatta belki, normalde zaman zaman seans ücretini ödememesi gerekirdi. Analist bir doktordan çok güvenilecek bir arkadaştı. Analiz hoştu, eğlenceliydi ama olmasa da olurdu. Bunun ardından hasta şu rüyayı getirdi: “Uçabiliyordum. Bir plajın üzerindeydim. Tek uçabilen bendim. Sonra kendimi bir havuzda yüzerken buldum fakat mayom yoktu. Başlangıçta utandım ama utancım kendi adıma değil diğerlerinin bunu yanlış değerlendireceklerini düşünmemdendi. Sonra gücümü kaybettim ve kendimi yerde buldum. Oturdum; uçmak için bütün düşüncelerimi yoğunlaştırdım ve tekrar uçmaya başladım. Aşağıda kalanların bana hasetle baktıklarını gördüm. Bir de sanki rüyanın daha bulanık bir parçası var. Aşağıdaymışım, yani kumsalda, ve büyük bir fırtına yaklaşmaktaymış”. Bu rüyanın çağrışımları onun diğer insanların tabi olduğu kurallara itaat etmek zorunda olmadığı yönündeydi. Ancak herşeye rağmen yere inmek zorunda kalıyordu ve öfkesi bir fırtına olarak patlamaya yakındı.



Bu rüya üzerinde ve çağrışımların getirdikleriyle seanslar boyu çalışıldı ve şu tema ağırlık kazandı: Peter hem kendini hem nesneyi (terapist) “yukarılarda uçarak” (koparak, yalıtarak ve yalıtılarak) patlayabilecek duygulanım fırtınalarından koruyordu.

Peter vakasında idealizasyon ve büyüklenmeciliğin temsili dünyanın gelişiminde duraksama veya yapısal bir yetersizlikten kaynaklanmış olduğunu düşünmek zordur. Peter’ın durumu, Jane vakasının tersine, ağır narsisistik dağılmalar tarihi içermez. Jane’in terapisinin aktarımında kendini gösteren kendilik ve nesne sınırlarının belirsizleşmesi Peter’da görülmemiştir.

Yüklə 148 Kb.

Dostları ilə paylaş:




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©azkurs.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə