Karakter oyuncusu olmak için çok çaba sarf ettim



Yüklə 290,29 Kb.
Pdf görüntüsü
tarix23.06.2017
ölçüsü290,29 Kb.

 

Tarık Akan: 

“Karakter oyuncusu olmak için çok   

çaba sarf ettim” 



17 Mart 2005’te Mithat Alam Film Merkezi’ne konuk olan 

Tarık Akan, Yamaç Okur’un moderatörlüğünde yapılan söy-

leşide,  şöhretinin zirvesinde salon filmlerinin yakışıklı jö-

nüyken, toplumsal içerikli filmlerde oynama kararını ve 

oyunculuğu topluma karşı bir sorumluluk olarak gören an-

layışa sahip olma sürecini dinleyicilerle paylaştı. 

arık Akan: Geçen yıldan beri beni buraya getirmek 

için çok uğraştılar. Gelmek istemememin nedenlerin-

den bir tanesi kamera arkasına geçmek için hazırlanıyor 

olmam. Bu nedenle çok heyecanlıyım. Ne zaman başlaya-

cağı da belli değil. Her ne kadar bu işi bilsem de biraz 

amatör bir ruhum var. Kendimi kurtaramadım bu durum-

dan bir türlü. Çok beğendiğim bir senaryo geldiğinde çok 

çalışıyorum. Her projenin başında çok büyük bir heyecan 

yaşarım. Sete gelip kameranın karşısına geçtiğim an elim 

ayağım birbirine karışır.  İlk plan çekilir ondan sonra ra-

hatlarım. O film bitmiştir artık benim için. Böyle bir duy-

gum vardır her zaman.  



T

Sizler 1980 sonrası gençlerisiniz. Beni daha çok tele-

vizyonda dönen filmlerimden tanıyorsunuz. Son dönemde, 

çok severek oynadığım çalışmalar haricinde çok fazla pro-

jede yer almadım. Onlar da istediğim hasılatı yakalayama-

dı ne yazık ki.  

1971 yılında makine mühendisliğinde okurken, bir 

yandan da para kazanmak için işportacılık yapıyordum. 



Mithat Alam Film Merkezi Söyleşi, Panel ve Sunum Yıllığı  2005 

 

26



Böyle bir çalışma temposu içerisindeyken, arkadaşım Zeki: 

“Sen yakışıklı bir adamsın, gel seni Ses mecmuasının ar-

tist yarışmasına sokalım.” dedi. “Birinci olursan 7500 Lira, 

ikinci olursan 5000 Lira, üçüncü olursan hiç yoktan 2500 

Lira alırsın.” diye aklımı çelmeyi başardı. Fotoğraflarımı 

çektirdik ve Zeki bu fotoğrafları benden habersiz Ses 

mecmuasının yarışmasına gönderdi. Bir süre sonra Ze-

ki’nin adresine “Resim elemesini aştınız, elemeye gelin” ya-

zan bir kâğıt geldi. Ses mecmuasının elemesine Bakır-

köy’den on arkadaş birden gittik, ama ayakkabılarımız bi-

tik vaziyetteydi ve cebimizde bir kuruş para yoktu. Beni 

çağırdılar, bir şeyler sordular; ama hiç umurumda değildi, 

soru soranlarla alay ettim. Daha sonra “bu elemeyi de geç-

tiniz  şimdi stüdyo elemeleri var,” dediler. Stüdyo elemele-

rine giderken bir arkadaşımın ceketini, öbürünün ayakka-

bısını alıp şık bir hale geldim. En sonunda birinci olduğu-

mu öğrendiğimde sadece 7500 lira birincilik parasını alıp 

gideceğimi sanıyordum. Ertesi hafta Ses mecmuasının ko-

ca kapağında benim resmim yayınlanınca çok şaşırdım. 

Böylece işportacılık hayatım da sona erdi. Bir dönem kah-

veden dışarı  çıkamadım. Bakırköy’de dışarı  çıktığımda 

herkes beni tanıyor, okula gidiyorum oradaki arkadaşlar 

benimle dalga geçiyordu.  

Aradan aylar geçti, Ses mecmuası parayı vermedi. Ar-

kadaşlara, “bu iş böyle olmaz, gidelim Ses mecmuasını ba-

salım ve paramı alalım,” dedim. Gittik, yazıhanede yazı iş-

leri müdürü Erdoğan Ağabey ve Erman Şener vardı. “Bu 

yıl para yok, sözleşmeyi okumadınız mı?” dediler. Oku-

mamıştık. Aradan altı-yedi ay geçti. Arkadaşlarımla birlik-

te sinirlenip Ses mecmuasına gittik. Erman Şener, “Tarık 

gel, senle bir Yeşilçam’a çıkıp,  şirketleri dolaşalım. Sana 

mutlaka bir film teklifi yaparlar,” dedi. Bir şirket avans ve-

rip geri gönderdi. Aylar geçmesine rağmen, hala bir film 

teklifi yoktu ortada. Gündüz kahveye takılıyor, gece de 

üniversiteye gidiyordum. Bir gün kahveye bir adam geldi. 

“Acele Antalya’ya gidiyorsun, Hülya Koçyiğit ile filme başlı-

yorsun,” dedi. Param olmadığı için avans verdiler, ancak 

öyle Antalya’ya gidebildim. Gittiğim zaman Ertem Eğilmez 

 


Tarık Akan 

27

bana “Senin dün gelmen gerekiyordu, çek git”, dedi. Bu 



olayla beraber oyunculuk defterini kafamdan silmiştim. 

Aradan bir ay geçti, kahveye yine o adam geldi. “Tarık, Er-

tem Ağabey seni istiyor. Sen ne istersen verecekmiş, be-

nimle yazıhaneye gel”, dedi. O işleri bıraktığımı söyledim, 

ama arkadaşların da zoruyla beni Ertem Eğilmez’in karşı-

sına getirdiler. Ertem Eğilmez: “Özür dilerim, Antalya’da 

sorunlar olmuş. Ne kadar masrafın olduysa ben karşıla-

rım,” dedi. On misli parayı önüme koydu, ben de kabul et-

tim. Meğer anlaştıkları oyuncu işi bıraktığı için beni geri 

çağırmışlardı. O filmde bir piyanisti oynadım, film gösteri-

me girdiği an Türkiye’de şöhret oldum. Ertesi gün büyük 

teklifler ve paralar geldi. İkinci, üçüncü haftada Mercedes 

aldım. Kullanmasını da bilmiyordum. Ermeni bir sevgilim 

vardı. Araba kullanmasını bana o öğretti ve ehliyetsiz ara-

ba kullanmaya başladım. Sonrasında her on beş günde bir 

film çekmeye başladım ve bir yılda aşağı yukarı 15 filme 

kadar yükseldim. Bununla beraber para da yükseliyordu. 

Bir süre devamlı bu tempoda gitti. Lüks hayat, arkadaşlar, 

güzel kızlar çevremdeydi... 

Ama bir noktaya geldi ve ‘ne yaptın?’ diye kendimi 

sorgulamaya başladım. O arada üniversite de aksamaya 

başladı. Daha ilk filmimi çektiğim sıralarda üniversitede de 

devam mecburiyeti olmasına rağmen gidememeye başla-

dım.  İlk film bittiği zaman üniversiteye gittim ve bütün 

matematik konularını birikmiş halde gördüğümde “Eyvah! 

Ben bu üniversiteyi bitiremeyeceğim”, dedim. Hiç olmazsa 

yedek subaylığımı kurtarayım diye düşündüm. “En kolay 

bölüm hangisi?” diye sordum. ‘Gazetecilik’ dediler. Makine 

Mühendisliği ikinci sınıftan kaydımı alıp, gazetecilik bölü-

müne kayıt yaptırdım. Devam mecburiyeti yoktu, sadece 

imtihanlara girmem gerekiyordu. Okula gitmediğim için bir 

derse bile girmişliğim yok, kitabım yok, hiçbir şeye çalış-

mıyorum, dünyadan haberim yok. İmtihana giriyorum, 

şöhretli olduğum için en çalışkan kızlar etrafımda. Onlar 

bana kopya veriyorlar. Ama hayatımda ilk defa duyduğum 

kelimeler. Anlayamıyorum bir türlü ne yazacağımı, en so-

nunda bana kopya veren kız kağıdımı alıyor, kendi kağı-

 


Mithat Alam Film Merkezi Söyleşi, Panel ve Sunum Yıllığı  2005 

 

28



dıyla değiştiriyor. Böylece yüksek Gazetecilik Üniversite-

si’ni bitirdim. Sadece okulu bitirebilmek için anayasa hu-

kukuna çok çalıştığımı hatırlıyorum.  

Hayat böyle giderken rahatsız olmaya başladım, çün-

kü yaptığım filmlerde oynadığım karakterlerin -sizin çok 

beğendiğiniz salon filmlerindeki uzun boylu, uzun saçlı, 

yakışıklı adamların- yapısından çok farklıydım. Öyle bir 

ortamdan gelmedim. Subay çocuğuyum. Bütün çocuklu-

ğum Anadolu’da geçmiş, 15–16 yaşımda İstanbul’a yerleş-

tiğimizde denizi görmüşüm, ailemde para çok kısıtlı ve ya-

şamımız da buna göre gidiyor. Bunun yanında filmlerde 

fabrikatör ve zengin aile çocuğunu oynuyorum. Bu durum 

beni çok rahatsız etmeye başladı ama ne yapacağımı bile-

medim.  


Bu arada Türkiye’nin en karmaşık dönemleri 1970–

1980 arası. 1971’de sinemaya girdim, 1974 sonuydu hatır-

ladığım kadarıyla o tür filmleri yapmamaya karar verdim. 

“Ben artık ya oyuncu olacağım ve istediğim işleri yapaca-

ğım ya da hiç yapmayacağım.” dedim. Bu bir kumardı ve 

büyük bir zorluktu. 

Karar verdim ama ne yapacaktım? Tiyatro kökenli bir 

oyuncu değilim. Tiyatro oyunculuğu kökeni olan bir insa-

nın, sinema oyunculuğuna girmesi çok daha rahat olur. 

Tepeden sinemaya girmişim, sadece yaptığım işlerden öğ-

rendiklerim ve tiyatrocu dostlardan edindiğim bilgiler var. 

Buna isyan etmeye başladığım dönemde hayatıma Vasıf 

Öngören diye çok değerli biri girdi. Türkiye’nin gelmiş 

geçmiş en büyük yazarlarından, tiyatro yönetmenlerinden 

birisidir. Çok büyük bir beyindir. Tanışmamızdan sonra 

beni eğitmeye başladı. Bu arada Yeşilçam’a olan tavrımdan 

dolayı bana bir ambargo başladı. “Ya bizim istediğimiz tip 

filmlerde oynayacaksın ya da oynamayacaksın,” dediler. 

Bu yüzden iki yıl kadar işsiz kaldım. O zaman en kötü fil-

mim bile çok büyük iş yapıyordu. Herkes el üstünde tut-

masına rağmen, yine de o tür filmlerde oynamadım. Bu iki 

yıl içersinde kendimi sorguladım ve üstüme düşen görevle-

rin neler olduğunu görmeye başladım. Yavaş yavaş bunun 

araştırmasına girdiğimde koca bir dünya çıktı karşıma. Bu 

 


Tarık Akan 

29

koca dünyanın içerisinde; artıları, eksileri, iyileri, kötüleri, 



dünyanın gidişi, toplumun gidişi, ülkenin ne olduğu, göre-

vimin ne olduğu gibi soruları kendine sormaya başladığın 

anda bir bilinçlenme süreci başlıyor. Bilinçlenme süreci 

araştırmayla, okumayla ve görsel bilgi birikimiyle başlıyor. 

Bu arada yapılacak işlerle ve hedeflerle ilgili insanın önüne 

bir yol açılıyor.  

Benim için bu dönem Maden (Yön: Yavuz Özkan,1978) 

filmiyle başladı.  Maden, o dönemde ilk sendikal haklarını 

elde etmiş  işçilerin hak savaşını konu ediyor. Bu hak sa-

vaşı içerisinde sarı sendika dediğimiz patronun adına çalı-

şanların oluşturduğu sendika öbür sendikayı kırmaya ça-

lışan bir güç konumunda. Maden de buradan çıkan elekt-

riği anlatan sosyal ve hayata bakışı doğru olan bir film. Bu 

filmde Cüneyt Arkın’la beraber oynadık. O dönem yine iş-

sizdim. Yavuz Özkan senaryoyu getirdi. Benim tek başıma 

olmam bir şey ifade etmiyor. Ben de Yavuz Özkan’a “film-

deki iki rolü de Cüneyt Arkın’a teklif et, o hangisini kabul 

ederse ben diğerini oynarım, afişin başına da kendi ismini 

yazsın ve ne kadar para isterse alsın, ben onun yarısını 

alacağım,” dedim. Her türlü tavizi verdim yeter ki Cüneyt 

olsun diye. Cüneyt: “peki,” dedi. Projeyi aldım, bütün böl-

gelere giderek sattım. Paraları getirdim ve filmi yaptık. Bu 

film Türkiye’nin altını üstüne getirdi ve o hegemonyayı yık-

tık. Arkasından yine istediğim tarzda bir film olan Sürü 

(Yön: Zeki Ökten, 1978) geldi. Bu yaşıma kadar yaptığım 

bütün filmlerle bir görev üstlenme ihtiyacı duydum. Çün-

kü ben bunu topluma karşı bir sorumluluk olarak ele al-

dım. Herkes benim gibi düşünmeyebilir. Bu filmler insan-

ları bir şekilde bilinçlendirsin diye uğraştım. Bu bilinçlen-

dirme, ülkenin varolan yapısını paramparça yapan düşün-

celer değildir. Ne içinde bölücülük vardır, ne dini inancı 

sevme gibi durumlar vardır, ne de şeriatla ilgili şeyler var-

dır. Bunların hepsi demokrasiye, çağdaş, özgürlükçü bir 

anlayışa ve temele oturan hikayelerdir. 

O dönemde bunun bir karşıtı da komünizmden alıp 

sosyal demokrasiye kadar inen sol yelpazedeki dilimlerdir. 

Bu arada Sovyetler Birliği’ndeki komünist anlayışın yayıl-

 


Mithat Alam Film Merkezi Söyleşi, Panel ve Sunum Yıllığı  2005 

 

30



maması için Amerika’nın yapmış olduğu baskılar arasında 

sıkışan ülkelerin en başında gelen, dünya çerçevesi içinde 

önemli bir coğrafyada yer alan Türkiye’ydi. Sen bir çizgi 

çizmeye çalışıyorsun. İnsanların daha özgür, daha çağdaş, 

daha hakça yaşaması adına bir mücadele veriyorsun, dış 

güçler o sistemin gelmemesi ve yerleşmemesi için burada 

bir takım oyunlar oynuyorlar. İşte 1970 ve 1980 darbeleri 

tamamen bu düşüncelerle yapılmıştır. 1960 darbesi böyle 

bir darbe değildir, çünkü 1960 darbesi Türkiye’ye ilk defa 

özgürlükçü anayasayı getirmiştir. Bu özgürlükçü anaya-

sanın getirmiş olduğu hak ve özgürlüklerden rahatsız olan 

dış güçler 1970 darbesini bastırmışlardır. İnsanları kıyıma 

uğratmışlardır ama yetmemiştir çünkü 1970-1980 arası 

toplumda, üniversitelerde, insanların içinde rahatsızlık ve 

huzursuzluk vardı. Bu sefer 1980 darbesini uyguladılar. 

1980, 1970 darbesinden çok daha acımasız bir şekilde uy-

gulandı ve sistemli götürüldü. Amaç o dönemde komüniz-

me karşı İslam Birliği’ni güç olarak koyup, bunların teme-

lini atıp, onlara karşı bir güç oluşturma politikasıydı. 

1980’de atılmış olan bütün adımlar, 1984 Anayasası, Ke-

nan Evren’in getirmiş olduğu eğitimdeki din derslerinin 

mecburiyeti şu an 2004’te gördüğümüz bütün acıların kö-

küdür. Bunun bir kökü de 1970’dir. Ama 1980 Silahlı 

Kuvvetleri bugünkü Silahlı Kuvvetler değildir. Bugünkü Si-

lahlı Kuvvetler benim için ülkemin en önemli dayanakla-

rından ve en önemli kurumlarından bir tanesidir. 1980’de 

böyle değildi. 1980 Silahlı Kuvvetleri bağımsız olan ülkemi 

yurtdışına bağımlı hale getirdi. Şimdi baktığımda ülkemin 

üzerinde bir bulut görüyorum, bundan da çok rahatsızım. 

Hepimizin bir dini ve inancı var. Bu inanç siyasi bir renk 

altına sokulamaz ve bununla oynanamaz. Bunun sonuçla-

rı bu ülkede çok daha büyük ve acımasız yerlere gider. 

Çok daha büyük acılar çekeriz. Bunun tohumlarını 

1980’de Kenan Paşa atmıştır. Ben de bundan dolayı ina-

nılmaz sinirlenirim. O dönemin acılarını kısa bir dönemde 

olsa ben de yaşadım. Binlerce, milyonlarca insan çok bü-

yük acılar çekti o dönemde. Ama onların atmış olduğu to-

humlar şimdi yeşeriyor. Bu siyasi bir tablo değil. Bu insa-

 


Tarık Akan 

31

nın fizikötesi, dünya ötesi bir inancıdır ve politik düşünce 



olmamalıdır. Faşist olursun, komünist olursun veya de-

mokrat olursun ama bunlar kafanda bir ideolojidir. Bu i-

deoloji değildir, bu inançtır ve çok farklı bir şeydir. İnancın 

doğru yapılmasının altında eğitim yatar. Eğitim doğruysa 

inanç da doğru olur. Ama inancın üzerinden politika yap-

maya başladığınız zaman bu topluma bir silah olarak geri 

döner. Onun için de mücadele etmek çok zordur. 1980 dö-

nemi ilkokul birinci sınıftan itibaren bu inancı yerleştiren 

bir mantığı ortaya koyuyor. İlkokul birinci sınıftan itibaren 

çocukların kafasında bunu yerleştirmeye başladığınız za-

man bir daha onu çağdaş ve bilime dayalı bir beyne dö-

nüştürmeye imkan yoktur. Bu bir dogmadır. Ya bunu bu-

radan söküp atacaksın -bu da çok zordur, insanların buna 

ihtiyacı vardır- ya da Mustafa Kemal gibi çok güzel bir çö-

züm bulacaksın.  

12 Eylül sinemayı ve sizin hayatınızı ne kadar etkile-

di? Siz ona rağmen 1970’lerin sonunda Yavuz Öz-

kan’la, Şerif Gören’le çok önemli filmler yaptınız. Ama 

1980 sonrasında bir boşluk da var.  

arık Akan: 

T

12 Eylül insana hem acı, hem bilgi verir. 



Öyle sanıyorum ki bu özümsemeyi rahatlıkla yapabil-

dim. Şu anda da hiç çekinmeden konuşabiliyorum. Bu ül-

kede hepimiz laik ve demokratik bir anlayış üzerinde bü-

yüyoruz. Ben hep şunu söylerim: “Benim varlığım ve ya-

şamım Mustafa Kemal’dir.” Öyle bir insan bu ülkede ol-

mamış olsaydı, bugün Afganistan gibiydik. O zaman neyi 

tartışacaktık. Bugün bunları burada rahatlıkla konuşabili-

yorsam ve sizler bu kadar çağdaş görünümdeyseniz O’nun 

sayesindedir. O zaman bunların hiçbir şekilde sarsılma-

ması ve bozulmaması gerekiyor.  



T

Türk Sineması’nda bugünlerde bir hareketlilik var. Sü-

rekli yeni filmler çekiliyor. Sinemalarda birkaç yıldır 

Türk filmleri oynamaya başladı. Sizin bakışına göre 

bugün yapılan filmler hangi noktada duruyor?  

 


Mithat Alam Film Merkezi Söyleşi, Panel ve Sunum Yıllığı  2005 

 

32



arık Akan:  Şu an söylediğim  şeyle sinemayı farklı 

tutmak gerekir. Sinema var olduğu günden bugüne 

kadar hiçbir zaman bu düşüncelerin dışında bir film yap-

mamıştır. Yani hiçbir zaman bir Türk sineması filmi ‘şeriat 

iyidir’ dememiştir. Benden daha eski olan kadın oyuncula-

ra bakın gayet modernlerdir ve başları açıktır. Öpüşme 

olmasa bile gayet güzel aşk sahneleri olan filmler çekmiş-

lerdir. Bak başka bir topluma, orada bu devlet veya idare-

ciler tarafından siyasi bir amaç olarak kullanılır. Bu hiçbir 

zaman korkum olmadı. Yeşilçam’da -Yeşilçam diye bir şey 

kalmadı ama- böyle bir anlayışta sanat olacağını sanmıyo-

rum. Sanat her zaman ilerici ve çağdaştır, geriye adım at-

maz. Şu an yapılan filmleri seversin, sevmezsin -komedidir 

sadece sana göre, sulu zırlak bir şeydir- ama ona baktığın 

zaman seni geriye götürmez. Bu yüzden seviyorum ama 

eleştirilerim var. Bir sanat, kendi sınırları içinde kalmama-

sı gerekir. Uluslararası boyutta yarışabiliyorsan bu yaşa-

yan bir sanattır. Kendi ülke sınırların içerisinde kalıyorsan 

bir süre sonra tehlike yaratmaya başlar. İç rüzgarlara ka-

pılabilir ama ülke dışına çıkıyorsa rahatlama başlar.  



T

Son dönem Türk Sineması’nı takip ediyor musunuz? 

Kimleri beğeniyorsunuz?  

Yazı Tura’yı (Yön: Uğur Yücel, 2004) beğendim, ama eleşti-

rilerim var. Fatih Akın’ın son filmi

TP

1

PT



 muhteşemdi. Ferzan 

Özpetek’in filmleri çok güzel, ama onları Türk filmleri ola-

rak görmüyorum. Türkiye’de daha başka kim var? Yok 

herhalde. 



Neredesin Firuze (Yön: Ezel Akay, 2004) ve Vizontele 

(Yön: Ömer Faruk Sorak, Yılmaz Erdoğan, 2001) hak-

kında ne düşünüyorsunuz? 

Onları ‘çekirdek filmler’ olarak görüyorum. Yiyorsunuz ve 

atıyorsunuz. Onların da olması gerekir. Hoş filmler ve böy-

le filmlerin zararı dokunmaz. 

                                       

 

TP



1

PT

 Duvara Karşı, 2004.  



 

Tarık Akan 

33

Genç yönetmenler hakkında ne düşünüyorsunuz?  

Nuri Bilge Ceylan’ın enteresan bir film anlayışı var. Anla-

tım tarzı olarak herkese çok fazla değinen bir blokta değil, 

ama kesinlikle doğru filmler. Uzak’ı (Yön: Nuri Bilge Cey-

lan, 2002) çok sevdim. Çok üst düzey bir filmdi. Bütün 

halkın sevmesi mümkün değildi, marjinaldi. Ama her sa-

natta olduğu gibi -resim sanatında tabloya bakıp kalırsı-

nız, müzikte de- Uzak da öyle sanatlardan bir tanesiydi. 

Doğru ve hoş bir sanat. Nuri Bilge Ceylan bana göre iyi bir 

yönetmen.  

Yeşilçam’da oynamayı  bıraktıktan sonraki filmlerinize 

nasıl bakıyorsunuz? O dönem sonrasında da birkaç Ye-

şilçam filminde rol aldınız. Bunun sebepleri nelerdi? 

İlk başlardaki filmlerime bilinç dönemi diyorum. Ortadaki-

lerin bazıları ise para kazanma amaçlı, yaşam adına yapı-

lan ama karşı tarafa taviz vermeyen filmlerdi. Onlar içer-

sinde beni en çok etkileyen Adak (Yön: Atıf Yılmaz, 1979) 

filmidir. Adak gerçek bir olaydan yola çıkılarak yapıldı. Bir 

adam Allah’ a o kadar çok inanır ki çocuğunu adak olarak 

adar ve keser, çünkü Allah’a bir söz vermiştir. “Eğer o işim 

olursa çocuğumu sana adak edeceğim,” demiştir. O iş olur 

ve sonrasında Allah’la sürekli olarak sözle hesaplaşmaya 

başlar. Söz vermiştir ve sözünden geri dönemez. En so-

nunda çocuğunu keser. Çok eğitsel bir filmdi. Altında  şu 

yatar: “Eğitimsiz bir inanç, dünyanın en tehlikeli silahıdır.” 

Sinema teknolojiye ihtiyacı olan bir sanat. Çok fazla 

paraya ihtiyaç var. Hollywood ve Avrupa Bağımsız Si-

neması bir takım kaynaklardan para bulup güzel film-

ler yapabiliyor. Her türlü imkanları var. Türk Sineması 

iyi bir film yapmak için gerekli paraya nasıl kavuşabi-

lir? Sadece gişe yetmiyor çünkü. 

Dünya ölçeğinde bildiğim kadarıyla kanunlarla belirlenmiş 

bir sistem var. Bu sistemde, sponsorlar herhangi bir filme 

para yatırdıklarında, vergiden muaf tutuluyorlar. Bizde 

sanıyorum, bu daha yeni yeni kanunlaşacak. Ayrıca bunca 

 


Mithat Alam Film Merkezi Söyleşi, Panel ve Sunum Yıllığı  2005 

 

34



yıldan sonra ilk defa bu yıl Kültür Bakanlığı 300–400 mil-

yar lira para dağıtacak. Fransa’da, Almanya’da, İtalya’da, 

özellikle Amerika’da istediğin kadar parayı fonlarından 

bulma imkanın var. Birikmiş fonları var, ama filmi yaptık-

tan sonra o parayı geri koymak mecburiyetindesin. Kendi-

ne güveniyorsan o parayı alıyorsun ve filmini yapıyorsun. 

Türkiye’de böyle bir şey yok. Olmuş olsaydı, yıllar önce sa-

nayi ve sektör haline gelirdi. O zaman da daha başka bo-

yutlara çıkardık. 

Türk sinema tarihi içinde Yılmaz Güney’in yeri hak-

kında ne düşünüyorsunuz ve sizin üzerinizdeki etkileri 

nelerdir?  

arık Akan:  Yılmaz Ağabey benim için çok önemlidir, 

herkes için de çok önemli. O bir dahidir. Deli, yerinde 

duramayan, hayatının her dakikasını sinemayla yaşayan 

bir kişiliktir. Hiçbir insan, onun kadar sinemayı derisinin 

altına sokamaz. Ben böyle bir kişilik daha görmedim. Çok 

içli dışlı oldum kendisiyle ve hapishanedeyken de dostlu-

ğumuz devam etti. Büyük bir adamdı.  

T

Karakter oyuncusu olduğunuzu düşünüyor musunuz? 

Zaman zaman... Güzel bir soru. Karakter oyuncusu olmak 

için çok çaba sarf ettim. Bazı zamanlarda çok erken dav-

randığımı hissettim. Genç yaşta bazı filmlerde o kadar yaş-

lı görünmemem gerekirdi. Bundan sonra oyunculuğum 

devam ederse -bu bana bağlı değil tabii- o görüntüyü de-

vam ettireceğim. Halbuki daha sonra bürünmem gereken 

görüntüyü, on sene önce başlattım. Hatam burada. Karak-

ter oyuncusu olduğumu sanıyorum ama bu bana göre...  

Tesadüfi bir şekilde oyunculuğa bulaşmışsınız. Peki, 

oyunculuk size bulaştı mı?  

Tabii, hem de nasıl... 



İçinizde kalan bir şeyler var mı? Şöyle bir senaryo gel-

seydi de oynasaydım gibi... 

 


Tarık Akan 

35

Ben öyle düşünmem. Bana gelen teklifler beni ne kadar 



heyecanlandırıyor ya da heyecanlandırmıyor ona bakarım.  

Yeni projeleriniz var mı? 

Bir senaryo yazdım. Onu çekmeyi hazırlanıyorum. Bu 

sefer kendim oynamayacağım. Sadece kamera arkasında 

yer alacağım. 



Arada dizi oyunculuğu da yaptınız. Yeniden bir dizide 

oynamak ister misiniz? 

Dizi oyunculuğunu bir türlü beceremedim. O açık ve net... 

Çünkü şu kamerayı (salonda bulunan video kamerayı gös-

terir) sevmiyorum, dizileri de aynı şeylerle çekiyorlar. Para 

kazanmak için dizilerde oynuyorum. Dizi işinde çok büyük 

paralar dönüyor. Tiyatrocu ve sinemacı arkadaşlarım ge-

çimlerini dizilerden sağlıyorlar. Diziler olmasa, aç kalabilir-

lerdi. 


Galiba iki diziniz oldu. Koçum Benim ve Lale Mansur’la 

oynadığınız  Gece Yürüyüşü.  İkisi de yarım kaldı değil 

mi? 

Evet, yürümedi. Taşların Sırrı diye bir dizim de vardı. 

1992’de çektim, tarihi eserlerle ilgiydi. Orada da bir şeyler 

yapmak istedim, ama beceremedim. 



 

Tarık Akan Kimdir? 

HT

1948



TH

'de 


HT

İstanbul


TH

'da doğdu. Gerçek adı Tarık Üregül'dür. 

Öğrenimini tamamlamak için, satıcılık, balıkçılık, ticaret gibi 

çeşitli işlerde çalıştı. Gazetecilik Enstitüsü'nü bitirdi. Bir 

arkadaşının 

ısrarı üzerine katıldığı Ses Dergisi'nin 

yarışmasında birinci oldu (1971). Solan Bir Yaprak Gibi (Yön: 

Mehmet Dinler, 1971) filmiyle oyunculuğa başladı. Önceleri 

romantik rollerde rakipsiz bir oyuncu oldu. 

HT

1978



TH

'den sonra 

toplumsal içerikli filmlerde oynayarak oyunculuğa devam etti. 

Başlıca Filmleri 

Maden (Yavuz Özkan, 1978) 

 


Mithat Alam Film Merkezi Söyleşi, Panel ve Sunum Yıllığı  2005 

 

36



Kanal (Erden Kıral, 1978) 

Sürü (Zeki Ökten, 1978) 

Adak (Atıf Yılmaz, 1979) 

Yol (Yılmaz Güney, Şerif Gören, 1981) 

Derman (Şerif Gören, 1983) 

Pehlivan (Zeki Ökten, 1984) 

Kan (Şerif Gören, 1985) 

Ses (Zeki Ökten, 1986) 

Karartma Geceleri ( Yusuf Kurçenli, 1990) 

Çözülmeler (Yusuf Kurçenli, 1994) 

Eylül Fırtınası (Atıf Yılmaz, 1999) 

Gülüm (Zeki Ökten, 2003) 



Aldığı Önemli Ödüller 

1973 Antalya Altın Portakal Film Festivali En İyi Erkek 

Oyuncu (Suçlu

1978 Antalya Altın Portakal Film Festivali En İyi Erkek 

Oyuncu (Maden

1984 Antalya Altın Portakal Film Festivali En İyi Erkek 

Oyuncu (Pehlivan

1989 Antalya Altın Portakal Film Festivali En İyi Erkek 

Oyuncu (Üçüncü Göz

1990 Antalya Altın Portakal Film Festivali En İyi Erkek 

Oyuncu (Karartma Geceleri

2003 Antalya Altın Portakal Film Festivali En İyi Erkek 

Oyuncu (Gülüm)  

2005 Uluslararası İstanbul Film Festivali Sinema Onur 

Ödülü  

2005 Uluslararası Ankara Film Festivali Aziz Nesin Emek 



Ödülü  

 

 




Yüklə 290,29 Kb.

Dostları ilə paylaş:




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©azkurs.org 2020
rəhbərliyinə müraciət

    Ana səhifə