Dinle Küçük Adam


Partinin «Kızıl Yardım »ının sana el



Yüklə 0,54 Mb.
Pdf görüntüsü
səhifə4/4
tarix02.01.2022
ölçüsü0,54 Mb.
#45311
1   2   3   4
Dinle Küçük Adam - Wilhelm Reich ( PDFDrive )


Partinin «Kızıl Yardım »ının sana el
uzatmadığını, bir kitabının arasında bulunan
parti üyelik kartını kitapla birlikte yitirdiğin, ve


«yardım»cılara kartını gösteremediğin için
böyle yaptıklarını söyledin bana. Senin Führer'
lerin, bütün açlar
arasından, kızıl, beyaz ve kara olan açları
ayırdedebiliyor demek. Oysa biz biliyoruz ki
insan denen tüm memeli hayvanla-94
rın açlık çeken tek bir organizması vardır. .
Küçük meselelerde sen böylesin işte.
Büyüfe meselelerde de böylesin:
Sanayileşme çağının getirdiği sömürüler
karşısında kollan sıvayıp bu sömürülere son
vermek, insan yaşamının hörgörülmesini,
insanın aşağılanmasını önlemek ve haklarını
savunmak için kavgaya durdun. Yüzyıl önce
sömürü
vardı evet, insan yaşamına değer
verilmez, insanlar horgörülürdü; iyilikbilmezlik
vardı, evet; ama aynı zamanda, elde edilen
büyük başarılara saygı gösterilir, büyük şeyler
veren, büyük şeyler ortaya koyan kimseye
sahip çıkılır, büyük yetenekler kabul edilirdi.


Savaşa durdun da ne oldu, Küçük Adam?
Kendi küçük Führer'lerini nerede başa ge-
tirdinse, orada senin gücün yüzyıl öncekinden
daha ağır bir biçimde sömürüldü, kendi
yaşamını daha da acımasızca horgörmeye
başladın, haklannsa hiç mi hiç tanınmıyor.
Kendi Führer'lerini iş başına getirmeye hâlâ
çabaladığın durumlarda, başarıya saygı denen
şey tümüyle ortadan kalktı, bunun yerine,
büyük dostlarının yaptığı yorucu çalışmaların
meyvalannı çalma olgusu başgösterdi. Bir
yeteneğin tanınması ne demek, bilmezsin sen,
çünkü bu gibi şeylere saygı göstermen, onları
tanıman halinde, artık özgür bir Amerikalı, ya
da Rus ya da Çinli olamayacağını sanıyorsun.
Ortadan kaldırmak amacıyla uğrunda kavgaya
durduğun şey, her zamankinden daha hırslı bir
biçimde yeşermekte; buna karşılık, kendi
özyaşamın gibi korumak ve savunmak
durumunda olduğun şeyi ortadan
95
kaldırdın. Bağlılığı «duygusallık» ya da
«küçük-kentsoylu alışkanlığı» olarak


nitelendiriyorsun; başarılara karşı
saygılı olmayıysa kölece bir el-etek öpme
sayıyorsun. Saygısızlık göstermen gereken
yerde el-etek öptüğünden, bağlılık göstermen
gereken yerde nankörlük ettiğinden haberin bile
yok. Tepetaklak duruyorsun, böyle durmakla,
özgürlük türküsünün eşliğinde danset-tiğini
sanıyorsun. Gördüğün bu karabasandan
uyanacaksın Küçük Adam ve göreceksin ki,
yatağından yuvarlanmış, çaresizlik içinde
yerde yatmaktasın. Çünkü sana bir şey
verenden çalıyor, seni soyana bir şeyler
veriyorsun. Konuşma ve eleştirme
özgürlüğüyle sorumsuz gevezelik ve adi
şakalan birbirine karıştırıyorsun. Eleştirmeye
her an hazırsın, ama eleştirilmek istemiyorsun
ve bu nedenle de başkalarından kopu-yorsun.
Başkalarına saldırmaya bayılıyorsun, ama
saldırı karşısında kalmaya dayanamazsın.
Bu yüzdendir ki, her zaman gizli bir
siperden saldırıyorsun. «Koşun! Yetişin! Bunun
pasaportunda bir eksiklik yok mu? Gerçekten
bir Tıp Doktoru mu? Adı KİM KİMDİR kitabında


yok, Hekimler Birliği ona karşı savaş açmış.»
Dostlarının sana bir yaran olmaz, Küçük
Adam. Onlar sana yol gösterebilirler, ama
özgürlük sağlayamazlar. Çünkü
sen özgürlüğünü kendi ellerinle yokettin,
ve hızını almış gidiyor, büyük bir hırsla yıkmayı
sürdürüyorsun. Birinci
«Dünya Savaşı »ndan önce, uluslararası
gezmelerde pasaport aranmıyordu; dilediğin
yere gidebilirdin. «Özgürlük ve Barış»
sağlamak için
96
yapılan savaş, pasaport denen şeyi
çıkardı; bu şeyi bit gibi sardılar başına.
Avrupa'da üç yüz kilometre kadar dolaşmak mı
istiyorsun, on ayrı ulusun konsolosluğundan
izin almak zorundasın. Bütün savaşlara son
vermek üzere yapı-Pasaport
lan ikinci savaşın bitiminden yıllar sonra,
bugün bile bu böyle. Ve tüm-savaşlara-son-
vermek-için yapılacak olan üçüncü savaştan
ve bilmem kaçıncı savaştan sonra da bu böyle
kalacaktır.


«Şuna da bakın! Yurtseverliğime dil
uzatıyor, ulusun onur ve saygınlığını lekeliyor.»
Eeh, kes artık Küçük Adam. İki tür ses
tonu vardır: Dağların doruklarından esen
fırtınaların uğultusu ve bir de senin yellenmen.
Seninki, yellenme sesi, yelleniyorsun ve
menekşe kokusu saldığını sanıyorsun. Senin
sinirsel perişanlığını iyileştiriyorum, sen
kalkmış KİM KİMDİR adlı kitapta adımın geçip
geçmediğini soruyorsun.
Kanserinin nedenlerini buluyorum, senin
küçük Sağlık Bakanın farelerle deney
yapmamı yasaklıyor. Doktorlarına, seni
hekimsel
97
açıdan anlamayı öğrettim, senin Hekimler
Bir-liği'n kalktı beni polise ihbar etti. Akıl
hastası-sın, hastalığını bilimin ellerine teslim
etmişsin, oysa onlar tıpkı Ortaçağlarda
insanları zincir ya da kamçıyla «adam ettikleri»
gibi elektrik şoku veriyorlar sana. Böyle
iyileştirecekler seni. Kes sesini Sevgili Küçük


Adam. Yaşamın çok sefil, çok perişan, sesini
çıkaracak halin yok. Seni kurtarmak istiyor
değilim, ama sırtında beyaz bir gecelik,
suratında maske, acımasız, kanlı elinde bir iple
beni asmaya bile gelsen, sana
söyleyeceklerimi, bu konuşmamı
tamamlayacağım. Kendi boynunu ipe
dolamadan beni asamazsın sen Küçük Adam.
Çünkü ben, senin yaşamını, dünyayı
içinde duymanı, senin insanlığını, sevgini
ve yaşama sevincini temsil ediyorum. Yok,
hayır, beni öldüremezsin, Küçük Adam. Bir
zamanlar sana gereğinden çok inanıyordum ya
hani, o vakit senden korkuyordum da. Şimdi
seni aştım, çünkü binlerce yılın bakış
açısından görebiliyorum seni, binlerce yıl
geçmişten ve binlerce yıl gelecekten
bakıyorum sana. Kendinden korkma
duygundan kurtulmanı istiyorum. Daha mutlu
ve daha insana yaraşır bir yaşam sürmeni
istiyorum. Kasılmış bir beden yerine, canlı,
yaşayan bir bedenin olsun istiyorum,
çocuklarından nefret etmek yerine onları


sevmeni, karına, «evlilik gereği» işkence
yapmak yerine onu mutlu etmeni istiyorum.
Ben, senin doktorunum; sen bu gezegende
yaşadığına göre, ben bu «gezegene ait» bir
doktorum; Alman değilim, Yahudi, Hıristiyan, ya
da İtalyan değilim, dünya'nın yurttaşıyım ben.
Oysa sana 98
göre yeryüzünde melek Amerikalılar ve
canavar Japonlardan başka kimse yok, değil
mi!
, «Tutun! Yakalayın şunu! Muayene edin!
Akıl hastası mı? Doktorluk ruhsatı var mı?
Özgür ülkemizin kralının izni olmadan
doktorluk yapamayacağı yolunda bir Krallık
Yasası çıkarın! Benim zevk işlevlerim
konusunda deneyler yapıyor! Hapse tıkın!
Ülkeden atın!»
Dilediğim etkinliği göstermek için gerekli
izni ben kendimden aldım. Onu bana kimse
veremez. Sonunda senin yaşamını açıklayan
yeni bir bilim dalı' kurdum. Geçmişte, başın
sıkışınca, elindeki ip kendi boynuna
dolandığında başka öğretiler karşısında nasıl


hindi gibi kabarıp öttünse, bu bilim dalını da on,
yüz ya da bin yıl içinde kendi ellerinle ortaya
çıkarıp ondan yararlanacaksın. Senin Sağlık
Bakanının benim üzerimde hiçbir yetkisi
yoktur, Küçük Adam. Benim bulduğum hakikati
bilmek yürekliliğini gösterebilseydi bir etkisi
olurdu. Ama bu yüreklilik yok onda.
Amerika'da bir akıl hastanesine konuldum,
Sağlık Bakanı, Hastaneler Genel Denetimcisi
denen ama aslında kendi halinde bir zavallı
olan birini beni denetlemeye atadı; bu
denetleyici, zevk duymanın işlevini yadsımaya
kalkışarak, deneylerimin doğru olmadığını
açıkladı. Bense, sana bu konuşmayı
yazıyorum Küçük Adam. Senin gücün bana
yetmez. Başına koyduğun yetkililerin,
güçlülerin nice güçsüz olduğunun başka
kanıtlarını da ister inisin? Senin yetkili kişilerin,
Sağlık Bakanların ve Profesörlerin, senin
kanserinin anlaşılmasını engellemek için
koydukları
yasaklamaları yürüte-
99


mediler. Onların yasaklamalarına karşın
çalışmalarımı sürdürdüm, mikroskopla
incelemelerimi, çözümleme deneylerimi
kesmedim. Benim işimi önemsemeyip İngiltere
ve Fransa'lara gitmeleri fayda etmedi. Daima
bulundukları yerde, patoloji'de saplanıp kaldılar.
Öte yandan ben, birçok kez senin yaşamını
kurtardım, Küçük Adam.
«Hele ben, bütün proleterlerin Führerini
Almanya'da iktidara getireyim, görsün o,
duvarın dibine dikeceğiz bunu!
Proleter gençliğimizi zehirliyor!
Proletaryanın da tıpkı kentsoylu gibi sevme
yetisinden yoksun olduğunu söylüyor!
Gençlik örgütlerini geneleve çeviriyor.
İnsanın bir hayvan olduğunu söylüyor! Sınıf
bilincimi yıkıyor!»
Evet, kafanı ve iyiyi algılama yetini alıp
götüren ideallerini yıkıyorum Küçük Adam.
Sen, sonsuz umudu yalnızca aynada, elinle
tutamayacağın bir yerde görmek istiyorsun.
Seni bu dünyanın efendisi yapacak olan tek
hakikat, sıktığın yumruğun içindedir.


«Sınırdışı edin şunu! Dirlik ve düzeni
umursamıyor. Değişmez düşmanımın
ülkesinden gelme bir casus bu.
Moskova'dan (ya da belki Berlin'den?)
gelen parayla kendine ev aldı!»
Anlamıyorsun Küçük Adam. Bak
anlatayım bu iş nasıl oldu: Küçük yaşlı bir
kadın farelerden korkuyordu. Kendisi
komşumdu ve evimin bodrumunda deney
fareleri beslediğimi biliyordu. Fare etekliğinin
altına ve ayaklarının arasına girecek diye ödü
kopuyördu. Sevginin tadını çıkarmayı bilseydi
böyle bir korku beslemeye-100
Sevişm ek yasak!
çekti yüreğinde. Sendeki kanserli
çürümenin nedenlerini anlamayı bu fareler
sayesinde öğrendim ben Küçük Adam.
Benim ev sahibim de senin gibi biri, bir
Küçük Adamdı; zavallı korkak kadın sana
geldi, beni evinden çıkarmanı


istedi. Sen, bütün o yürekliliğin, bütün o
sonsuz ideallerin ve ahlâklarınla geldin, beni
evden çı-101
kardın. Senin iyiliğin için fareleri
inceleyebilmek, senin ve korkaklığın tarafından
rahatsız edilmeden çalışabilmek için bir ev
satın almak zorunda kaldım. Bundan sonra ne
yaptın, Küçük Adam? Görevsever ve hırslı bir
Başsavcı
olarak, mesleğinde ilerlemek için ünlü bir
«tehlikeli adam»ı kullanmak istedin. Alman
olduğumu, ya da dönüp, bir Rus casusu
olduğumu söyledin. Beni hapse koydun. Ama
duruşmalarımda oturup tepeden tırnağa
kızarmana değmezdi bu yaptığın doğrusu.
Sana, devletin bir küçük memuru olan sana
acıdım, öylesine sefil ve perişan bir görünümün
vardı ki.. Gizli ajanların da gelip evimde
«casusluk kanıtlan araması» yaptıktan sonra
senin hakkında pek iyi şeyler söylemediler.
Daha sonra, seninle gene karşılaştık. Bu
kez
Kanser A rastı rinaları


102
Bronx ilçesinin küçük bir Yargıcı
kılığındaydın Daha yüksek bir kürsüde oturma
isteğin doyurulmamış bulunuyordu.
Kitaplığımda Lenin ve Troçki'nin kitaplarını
bulundurmakla suçladın beni. Çünkü sen, bir
kitaplığın ne işe yaradığını
bilmezsin Küçük Adam. Kitaplığımda
Hitler'in, Buda'nm ve İsa'nın, Goethe ve
Napolyon'un ve de Casanova'nın kitaplarının
da bulunduğunu söyledim sana. İnsanın
coşkusal veba denen şeyi anlaması için onu
bütün yanlarıyla ve çok yakından tanıması
gereklidir; bu yüzden bütün bu kitaplar var
bende, diye açıkladım. Hiçbir şey anlamadın
sözlerimden, Küçük Yargıç. Daha önce hiç
duymamıştın böyle bir açıklama.
«Bunu hapse tıkın! Bu bir Faşisttir! Halkı
horgörüyor!»
Sen «halk» değilsin ki, Küçük Yargıç.
Halkı horgören asıl sensin, çünkü onların
haklarını korumak yerine, kendi mesleğinde
ilerlemeyi amaçlıyorsun. Bunu da sana birçok


büyük adam söyledi; ama onların kitaplarını hiç
okumazsın ki sen? Onlara hakikati söylemek
gibi büyük bir tehlikeyle karşı karşıya olduğum
zaman, insanlara saygı
duyuyorum. Seninle briç oynayabilir,
şakalaşabilirim. Ama seninle aynı masaya
oturmam. Çünkü sen, bir zavallı
İnsan Haklan savunucususun.
«Troçkist bu! Hapse tıkın! Halkı
kışkırtıyor. Kızıl Köpek!»
Ben halkı değil, senin özgüvenini,
insanlığını kışkırtıyorum; sen de buna
dayanamıyorsun. Çünkü istediğin tek şey, oy
toplamak, daha bü-103
yük bir koltuğa oturmaktır; sen Temyiz
Mahkemeleri Yargıcı, ya da tüm proleterlerin
Füh-reri olmak sevdasındasın yalnızca. Senin
adalet ve Führerlik anlayışın, dünyanın
boynuna geçirilmiş bir ilmiktir.
Wilson'a, bu büyük, iyi yürekli insana ne
yaptın? Sen Bronx'lu Yargıca göre Wilson bir
«düşçü»ydü; bütün proleterlerin Führer'i olacak
nitelikteki bir Küçük Adama, yani sana


göreyse, «halkın sömürücüsü
»ydü. Onu öldürdün Küçük Adam,
aldırmazlığın yüzünden, boş sözlerinle, kendi
umutlarından korkmakla öldürdün onu.
Az daha beni de öldürüyordun, Küçük
Adam.
On yıl önce benim bir deneyodam vardı,
anımsıyorsun, değil mi? Sen bir deneyodası
yar-dımcısıydın.
İşsiz kalmıştın, biri seni eşsiz bir toplumcu
ve iktidardaki partinin bir üyesi diye bana
tanıtmış, işe almamı önermişti. İyi bir aylık
alıyordun, her alanda ve de tümüyle özgürdün.
Bütün görüşme ve tartışmalara katılmanı
sağladım, çünkü sana ve «görevine»
inanıyordum. Başına geleni unutmadın umarım:
Özgürlükten deli oldun. Ağzında pipon,
günlerce ortalıkta dolaştığını, hiçbir iş
yapmadığını
gözlemledim. Sabahleyin deneyodasına
geldiğinde, önce benim seni selâmlamamı
bekliyordun. İnsanları
selâmlamaktan hoşlanırım, Küçük Adam!


Ama biri benim selâm vermemi beklerse
öfkelenirim, çünkü ben, senin kafana göre,
«büyüğün» ve «patronun »um. Özgürlüğünü
kötüye kullanmana birkaç gün göz yumdum,
sonra seninle bir konuşma yaptım. Gözlerinde
yaşlarla 104
bu yeni düzen içinde ne yapacağını
bilemediğini itiraf ettin. Özgürlüğe alışık
değildin. Daha önceki işinde sana, bütün
proleterlerin Führer'i olacak adama, önderinin
karşısında sigara içme izni verilmiyordu,
sorulmadan bir şey söylemen yasaklanmıştı.
Ama şimdi, sana gerçek özgürlük verildiğinde
küstahlık ettin, kışkırtıcı bir tavır takındın.
Anlayış gösterdim, işinden çıkarmadım. Sonra
gittin, Adli Tıpta görevli, dünyadan elini eteğini
çekmiş bir ruh doktoruna benim deneylerimden
söz ettin. İspiyonluk eden Sen'din, gazetelerin
bana karşı savaş açmalarını sağlayan ve
onları kışkırtan ikiyüzlülerden biri sendin. Eline
özgürlük verildi mi, böyle biri olup çıkıyorsun
işte. Küçük Adam. Senin tasarılarının tersine
bu savaşımlar, beni susturmak için gösterilen


çabalar, çalışmalarımı on yıl ileriye götürdü.
Bu yüzden, senden bir süre için
ayrılıyorum, Küçük Adam. Artık sana hizmet
etmeyeceğim, seni düşünüyorum, seninle
ilgileniyorum diye yavaş yavaş işkence
edilerek öldürülmek istemiyorum. Gittiğim uzak
yerlere dek izleyemezsin beni. Seni gelecekte
neyin beklediğini azıcık bilsen, korkudan ödün
patlardı. Dünyanın yönetimini devralıyorsun
çünkü. Bulgularım, çalışmalarım, senin
geleceğinin bir parçasıdır. Ancak şu anda seni
bir yol arkadaşı olarak göremiyorum. Bir
arkadaş olarak, yalnızca meyhanede senden
zarar gelmez; benim gittiğim yer-deyşe başıma
ne gibi çoraplar öreceğin hiç belli olmaz.
«Gebertin şunu! Benim, ben Sokaktaki
Ada-
105
mm kurduğu uygarlığı küçümsüyor! Ben,
demokrasiyle yönetilen özgür bir ülkenin özgür
bir insanıyım. Yaşasın!»
Sen hiçbir şey değilsin, Küçük Adam, hem
de hiçbir şey. Bu uygarlığı kuran sen değilsin.


Aklı başında efendilerinden yalnızca birkaçı
kurdu bu uygarlığı. Bir kurma işinin içine
girdiğinde, neyi kurmakta olduğun
konusunda hiçbir fikrin yoktur. Biri sana
kurduğun şeyin sorumluluğunu almanı
söylediğinde, onu «proletaryaya ihanet etmek
»1e suçluyor ve sana sorumluluk almamanı
söyleyen «tüm Proleterlerin Babası» na
koşuyorsun.
Ayrıca, özgür de değilsin Küçük Adam.
Özgürlüğün ne olduğu konusunda hiçbir fikrin
yok. Özgürlük içinde yaşamasını bilemezsin
bile. Avrupa'da, coşkusal vebayı utkuya
götüren kimdi? Sen, Küçük Adam. Ya
Amerika'da?
Wil-son'a oynadığın oyunu
«Şuna bakın, beni yani Küçük Adamı
suçluyor! Ben kim oluyorum, ne yetkim, ne
gücüm var da, Birleşik Devletler Başkanlığını
etkileyeceğim? Ben, görevimi yaparım,
patronumun dediğini yaparım, büyük siyaset


meselelerine burnumu sokmam.»
Binlerce erkek, kadın ve çocuğu gaz
odalarına götürürken de sana söylenenleri
yapıyordun yalnızca, öyle mi Küçük Adam?
Öylesine zararsızsın ki, neler olup bittiğini bile
bilmiyorsun. Söyleyecek sözü, kendi görüşü
olmayan zavallı
bir şeytansın sen, politikaya burnunu
sokacak adam değilsin ki? Biliyorum, yüzlerce
kez duydun bu sözü. Ama soruma kulak ver:
Biri
106
sana yaptığın işten sorumlu olduğunu, ya
da çocuklarına dayak atmamanı, ya da
diktatörlerin izinde gitmemeni söylediği zaman
neden görevini yapmıyorsun? Nerde kaldı
senin görev-severliğin, zararsız
boyuneğmişliğin öyleyse? Yok, Küçük Adam,
gerçekler ses verdiğinde dinlemiyorsun,
yalnızca gürültülere kulak vermeyi yeğliyorsun.
Sonra, «Heil!» diye bağırıyorsun. Sen, korkak,
hain ve zalimsin, gerçek görev duygusundan,
insan olmak ve insanlığı korumak


sorumluluklarını duyma yetisinden yoksunsun.
Bilgili kimseye öykünmeyi beceremiyorsun
ama soyguncuya öykünmeyi çok iyi
beceriyorsun. Filmlerin, radyo programların,
«güldürü
kitapların» hep cinayetlerle dolu.
Büyüklerine saygı gösterebilmek için,
onları bir kaide üzerine, yerden yükseğe
koyuyorsun 107
Kendi kendinin efendisi olabilmen için,
kendini ve değersizliğini yüzyıllar boyunca
çeke çeke sürüklemen gerekecek. Senin
geleceğine daha iyi hizmet edebilmek için
kendimi senden ayırıyorum. Çünkü uzağında
olursam, beni öldü-remezsin ve uzağında
olursam benim çalışmalarıma daha çok saygı
gösterirsin. Sana yakın olan şeyi
aşağılıyorsun. Büyüklerine ya da üstlerine
saygı gösterebilmek için, onları bir kaide
üzerine, yerden yükseğe koyuyorsun. Dünya,
tarihini yazmaya başlayalı beri, büyük
adamların senden uzak durmasının nedeni
budur.


«Megaloman bu! Delirdi, iyice akimi yitirdi!»
Biliyorum, Küçük Adam, hoşlanmadığın bir
gerçekle karşılaştığında, delilik tanısını
koymak-
tHomo normalis»
108
ta ne usta olduğunu biliyorum. Kendini bir
"ho-mo normalis" olarak görüyorsun. Delileri
kilit altına koydun, normal insanlar bu dünyayı
yönetiyorlar. Peki öyleyse, bu sefaletin suçlusu
kim? Sen değilsin elbet, sen yalnızca görevini
yaparsın, hem, sen kim oluyorsun ki kendine
ait bir görüşün olacak?
Biliyorum, yinelemene gerek yok. Asıl
önemli olan sen değilsin, Küçük Adam. Ama
yeni doğmuş
çocuklarını düşündüğümde, hepsini kendi
imgendeki «normal» insanoğluna
benzetebilmek için onlara nasıl işkence ettiğini
gözümün önüne getirince; bu cinayeti işlemeni


önlemek için yakınına gelmeye kalkıyorum.
Aynı zamanda şunu da iyi biliyorum ki, Eğitim
Bakanlığı dediğin kurumla kendini çok iyi
korumuş bulunuyorsun, yanına yaklaşmak
kolay değil.
Seni şu dünyada bir yürüyüşe çıkarmak,
geçmişte ve şimdi, Viyana'da, Londra ve Berlin'
de, «halkın iradesinin temsilcisi» kimliğine bü-
ründüğünde, bir din örgütünün üyesi kimliğine
büründüğünde neye benzediğini, gerçekte ne
olduğunu sana göstermek istiyorum. Kendine
bakma yürekliliğine sahipsen ister Fransız,
Alman ya da ister Güney Afrikalı bir yerli ol,
kendini her yerde kolayca bulabilir,
tanıyabilirsin.
«Hey! Şuna da balon! Onurumu zedeliyor!
Görevimi lekeliyor!»
Böyle bir şey yaptığım yok, Küçük Adam.
Benim haklı olduğumu, kendine bakabilme ve
kendini tanıyabilme yetisine sahip olduğunu
kanıtlarsan, çok sevineceğim. Ancak, ev
yapan bir yapımcı işi bitirdiğini belirtmek için
nasıl


109
Ama yeni doğmuş çocuklarım
düşündüğümde,
hepsini kendi imgendeki «normal»
insanoğluna
benzetebilmek için onlara nasıl işkence
ettiğini
gözümün önüne getirince
somut bir kanıt — yani yapıyı göstermek
zorun-daysa, sen de öyle, somut bir kanıt
göstermelisin. Evi gözümle görmeliyim, içinde
oturulabilir bir ev olmalı. Kalkıp da somut evler
yapmak yerine, yalnızca «ev yapma işi»nden
söz ettiği-ni kendisine açıkladığında,
«Onurumu zedeliyor!» diye bağırmaz bir
yapımcı. Aym biçimde, sen de insanlığın
geleceğinin senin ellerinde olduğunu
kanıtlamak zorundasın, «Ulusal omır»u-na ya
da «proletarya»ya sığınmış bir hain olarak
gizlenemezsin artık. Çünkü kendini çok fazla
açığa vurdun, Küçük Adam.
Dediğim gibi, seni bırakıyorum. Bunuya-
110


pabilmek, yıllarımı aldı, sayısız uykusuz
ve acılı gece yaşadım. Senin tüm proleterlerin
Führeri olacak nitelikteki adamların böylesine
karmaşık değillerdir. Bugün Führerlerin olanlar,
yarın, para için, beş para etmez gazetelere
yazı yazarlar. Gömlek değiştirir gibi karar
değiştirirler. Ben böyle değilim. Senin
geleceğini düşünmeyi sürdüreceğim eskisi gibi.
Ama sen, kendine yakın olan birine saygı
gösterme yetisinden yoksun olduğundan
aramıza belli bir uzaklık koydum. Senin
torunlarının torunları benim çalışmalarımın
mirasçısı olacak. Çalışmalarımın meyvasın-
dan yararlanasın diye seni otuz yıl beklediğim
gibi torununu da bekleyeceğim. Ben,
anlattıklarımı
dinlemeni beklerken, sen «Kahrolsun
Anamalcılık!» ya da «Kahrolsun Amerikan
Anayasası!» diye bağırıp duruyordun.
Peşimden gel şimdi, Küçük Adam, sana
birkaç resmini göstereceğim. Kaçma. Çirkin bu
re-'simler, ama son derece yararlı; öyle büyük
bir tehlike de yok bunlara bakmakta.


Yüzyıl kadar önce, makinalar kuran ve
ruhların varlığını yadsıyan fizikçilere
öykünmeyi öğrendin. Sonra bir büyük adam
çıktı, sana senin ruhunu gösterdi, ancak
ruhunla bedenin arasındaki bağlantıyı
bilememişti. «Saçma!» dedin sen.
«'Ruhçözümlemesi' de ne oluyormuş!
Şarlatanlık! İdrar çözümlemesi yapılabilir ama
ruhun neresini çözümleyeceksin.» Tıpla ilgili
olarak idrar tahlilinden başka bir şey bilmediğin
içindir ki bu sözleri söylüyordun.
Senin bu düşüncenle savaşmak kırk yıl
kadar sürdü. Bunu biliyorum, çünkü ben de
savaştım. Gün gelin
di, hasta insan zihninin bir doktora çok
para kazandırabileceğini keşfettin. Bunun için
bir hastanın birkaç yıl süresince her gün bir
saatliğine sana gelmesini sağlamak ve her saat
için ondan belli bir ücret istemek yetiyordu.
Bu durumu keşfettiğin an ve yalnız ve
yalnız o an, zihin denen şeyin varlığına
inanmaya başladın. Bu arada bilim, bedeninle
ilgili bilgilerini sessizce geliştirmişti. Zihninin


çalışmasının, senin yaşam enerjinin bir işlevi
olduğunu, başka bir deyişle bedenle zihin
arasında bir birlik bulunduğunu saptadım. Bu
noktadan hareketle, kendini iyi hissettiğin,
yaşamı sevdiğin zamanlarda yaşam enerjinin
sana gelişme, ilerleme olanağı sağladığını
saptadım.
Korktuğun zamansa, bu enerjiyi bedeninin
merkezine çekiyor, onu orada tutuyordun. Bu
olguları buldum ve açıkladım. Tam on beş yıl,
buluşlarımdan söz etmedin hiç, sustun. Ama
ben aynı yolu izlemeyi sürdürdüm ve
«Acunsal Yaşam Enerjisi» diye
adlandırdığım bu yaşam enerjisinin, senin
bedeninin dışında, havada da bulunduğunu
saptadım. Bu enerjiyi karanlıkta görebilmeyi ve
onu büyütüp ısıtan bir gereç yapmayı
başardım. Sen iskambil oynar, ya da karına
işkence eder, çocuğunun canına okurken ben,
senin yaşam enerjini bulduğumu tekrar tekrar
kanıtlayabilmek için, iki uzun yıl boyunca her
gün, saatlerce karanlık bir odada oturdum.
Yaşam enerjisini bulmuştum. Giderek, bunu


başkalarına göstermeyi de öğrendim ve bu
deneyimin sonunda, enerjiyi gösterdiğim
kişilerin de benim gördüğümü gördüklerini
saptadım.
112
Zihnin, iç salgı bezlerinin salgısından
oluştuğunu kabul eden bir doktorsan,
iyileştirdiğim hastalardan birine, bakımımın
başarılı olmasının nedeni olarak «telkin»
yöntemini kullandığımı söyleyeceksin.
Yüreğinde saplantılarından doğan kuşkuların
karanlık korkusu varsa, az önce izlediğin
görüngünün (yaşam enerjisinin gözle
görünmesinin) «telkin» sonucu olduğunu ve
kendini bir ruh çağırma seansında sandığını
söyleyeceksin. Sen böylesin işte, Küçük
Adam. Ruhun varlığını, 1920 yılında nasıl
umutsuzlukla yadsıdınsa, 1945 yılında da
ondan gene aynı umutsuzlukla söz ediyorsun.
Hiç değişmedin, Küçük Adam. 1984 yılında,
gene aynı biçimde, hiç oralı
olmadan, Acunsal Yaşam Enerjisi
sayesinde bir yığın para kazanacak ve gene


aynı umursamazlık içinde, zihnin ve Acunsal
Yaşam Enerjisinin bulunması karşısında
yaptığın gibi bir başka hakikati lekeleyecek,
aşağılayacak, ona inançsızlık gösterecek ve
onu susmakla öldüreceksin. Ve onca yıl sonra,
sen gene, orda burda Heil! Heil! diye bağıran
ve «hiçbir şeyi beğenmeyen» bir Küçük Adam
olarak kalacaksın. Yerkürenin belli bir yerde
kımıltısız durmadığı ve uzayda dönüp hareket
ettiği olgusu bulunduğunda ne söylediğini
anımsıyorsun, değil mi? «Demek artık
garsonların tepsilerindeki bardaklar düşecek?»
diye pis pis alay ettin. Aradan birkaç yüzyıl
geçti, unutmuşsundur elbet, Küçük Adam.
Newton konusunda bütün bildiğin, «bir elmanın
ağaçtan düştüğünü gördüğü», Rousseau'ya
değgin bildiğin tek şeyse, «doğaya dönmek
istediği»dir. Danvin'den, yalnız ve yal-113
nız «koşullara uyarlanan ve güçlü olan
canlının yaşamım sürdürebildiğini», öğrendin,
kendi kökeninin maymundan geldiğini değil.
Bir kedi matematikten ne anlarsa, Goethe'


nin, rahat rahat alıntılar yaptığın Faust'undan
da sen onu anladın ancak. Öylesine aptal,
yararsız, boş ve hayvansı bir yaratıksın sen
işte Küçük Adam. Temel olan şeyden
sıyrılmayı
ve yanlışları benimsemeyi çok iyi
beceriyorsun. Senin o ardında zorunlu askerlik
eğitiminden başka bir şey bırakmadan yitip
giden Napolyon'un, şu altın köstekli küçük
adam, kitabevlerinde altın harflerle sergileniyor,
ama senin kökeninin acun-sal olduğunu
öngören Kepler'imi hiçbir kitabe-vinde görmeye
olanak yoktur. İşte bu yüzden bataklıktan
çıkmıyorsun, Küçük Adam. Bu yüzdendir ki,
Acunsal Yaşam Enerjisinin varlığım sana
«önerebilmek»
için yirmi yıl süresince durup dinlenmeden
çalıştığımı, bu yolda didindiğimi ve koca bir
serveti bu yolda feda ettiğimi sana açıklamak
durumunda kalıyorum. 'Yaptığım bu büyük
özveri hiç de boşa gitmedi; çünkü senin
bedenindeki vebayı iyileştirmeyi gerçekten
öğrendim, Küçük Adam. Oysa sen buna


inanmıyorsun. Çünkü duyduğuma göre, Nor-
veç'de, benim için şöyle demişsin: «Bir
kimsenin deneyler yapma yolunda bunca para
harcaması için, sözcüğün tam anlamıyla deli
olması gerekir.» Bunu anlıyorum: kişiyi kendin
gibi biliyorsun. Yalnızca alırsın sen, vermezsin.
Bu nedenle karşı cinsten biriyle bir arada olup
da, onu hemen «becermek» isteği duymamak
kavramı
sana nasıl yabancıysa, bir kimsenin ya
114
şamdan, «vermek»le tat alabileceği
kavramı da öylece yabancıdır;
bunlan'anlamana olanak yoktur.
Kendi mutluluğunu çalma konusunda
büyük olmayı becerebilseydin, sana saygı
duyardım. Ama küçük, korkak bir hırsızsın
sen. Zekisin, ama ruhsal kabızlık çektiğinden,
yaratma yetisinden yoksunsun, Bu yüzden
Freud'un da sana bir kez söylediği üzere, bir
kemiği çalıyor, gizlice, yerde sürünerek bir
deliğe tıkılıyor, onu orada kemiriyorsun.
Vermeye gönüllü, eliaçık birinin peşini hiç


bırakmıyor, onun iliğini kemiğini kurutuyorsun.
Kanını emen sensin, sonra da öte yanda,
tersine sen onun kan-emici olduğunu
söylüyorsun. Onun bilgisi, mutluluğu,
büyüklüğüyle ükabasa tıkmıyorsun ama
yuttuklarını sindir emiyor sun. Hemencecik,
olduğu gibi çıkarıyorsun bunları, dayamlmaz bir
koku salıyorlar. Ya da, hırsızlık yaptıktan
sonra onurunu korumak için sana «veren »i
lekeliyor, ona deli ya da şarlatan diyorsun,
küçük çocukları baştan çıkarmakla
suçluyorsun onu.
Şimdi, şu «çocukları baştan çıkarma»
sözünü etmişken, bu konuda çaldığın karaya
da değinelim. Hani, anımsıyor musun, (bilimsel
derneğin başkanıyken) kendi çocuklarıma,
cinsel edimi izlettiğim söylentisini yaymıştın?
Küçük çocukların, üreme organlarıyla
oynamasımn yasaklanmaması gerektiği
konusunda bir yazı yazmam üzerine
çıkarmıştın bu söylentiyi. Bir başka seferinde
(o vakitler de Berlin'de bilmem hangi «kültürel
örgütün»


başkanıydın) yeniyetme kızları
otomobillerle gezdirdiğim, onları ormana 115
götürüp baştan çıkardığım söylentisini
yaydın, anımsıyor musun? Ben, yeniyetme
kızları yaşa-mımın hiçbir anında baştan
çıkarmadım Küçük Adam. Bunu ancak sen
yaparsın, ben değil. Ben, sevgilimi ya da kanını
severim; karını
sevme yetisinden yoksun olan, bu yüzden
de küçük kızları ormanda baştan çıkarmaktan
hoşlanan ve bunu dileyip isteyen sensin, ben
değil-Peki ya sen, yeniyetme genç kız, bir film
yıldızını düşlemiyor musun sanki? Onun
resmini koynuna alıp yatmıyor musun? On
sekiz yaşına bastığın yalanını uydurarak onu
baştan çıkarmıyor musun? Sonra? Sonra yargı
organlarına başvurup onu ırzına saldırmakla
suçlamıyor musun? Film yıldızı, suçlu ya da
suçsuz bulunabilir, ninelerin her iki durumda da
gidip yıldızın ellerini öpeceklerdir.
Film yıldızıyla yatmak istedin ama
yatmanın getireceği sorumluluğu yüklenecek
kadar yürekli değildin. Bu yüzden onu suçladın,


za-vallı ve hakkı yenmiş kızcağız! Ya da sen,
şoföründen, kocasından aldığından daha çok
cinsel haz duyan zavallı «ırzına saldırılmış»
kadın. Cinselliğini daha sağlıklı yaşayan Zenci
şoförünü baştan çıkaran sen değil misin, küçük
Beyaz kadın? Sonra da, o zavallı, çaresiz
yaratığı, «aşağı» bir «ırkın» kurbanını ırzına
saldırmakla suçlayan sen değil misin? Ah,
evet, sen, katıksız bir yaratıksın. Beyazsın,
ataların, Mayflower gemisiyle geldiler bu
ülkeye, «Falan ya da Filan Devrimin Kızısın»
sen, dedesi Afrika Zencilerini zincirlere vurup
Amerika'ya sürüklemekle zengin olan bir
Kuzeyli ya da Güneylisin
116
Şu ya da bu devrimin kızı
sen. Sen ne denli zararsız, ne denli
katıksız ve de bembeyaz bir kadınsın; bir
Zenci karşısında hiçbir cinsel istek
duymuyorsun, zavallı küçük kadın. Sefil,
perişan bir korkaksın sen, köle avcılarından


oluşan hasta bir ırkın binlerce gü-vençli Aztek'i
tuzağa düşürüp, gizlendiği siperinden sıktığı
kurşunlarla öldüren acımasız ve kalleş bir
Cortes'in soyundansın sen.
Siz, falan ya da filan devrimin zavallı
kızları. Köleliğin kaldırılması konusunda ne
biliyorsunuz? Ne anladınız bu işten? Amerikan
devrimcilerinin çabalarından ne anlarsınız?
Sonradan «serbest rekabet piyasasına»
devrettiğiniz köleleri sizin adınıza özgür
bırakan Lincoln' den ne anlarsınız siz? Aynaya
bakın ey devrimin kızları, orada, 'Rus
devriminin Kızlan»nı hemen tanıyacaksınız.
Yaşamın boyunca yalnızca bir kez, bir
erkeğe sevgi verme yetisi gösterseydin, birçok
Zenci, Yahudi ya da işçinin yaşamı kurtarılmış
117
olacaktı. Nasıl ki kendi yaşamım
çocuklarında öldürüyorsan, sevme yetilerini de
anlamsız ve de açık saçık şehvetseverliğini de
böylece Zencilerde öldürüyorsun. Gergin ve
kasılmış duran üreme organlarında ne büyük,
ne uçsuz bucaksız bir iğrençlik, ne büyük bir


rezalet besliyorsun, bilsen! Yook, falan ya da
filan devrimin kızı, karşında bir hukukçu ya da
polis kesilecek değilim. Bu işi, kravatlı, ceketli
ve de üniformalar kuşanmış olan gergin ve
kasılmış bedenli yaratıklarına bırakıyorum.
Zencilere çok yakın olan kuşları, ceylanları,
sincapları çok severim.
Sözünü ettiğim Zenciler kolalı gömlekler ve
bobstil giysiler kuşanan Harlem Zencileri değil,
yabanıl ormanlarda yaşayan Zencilerdir.
Atalarından kalma haz duyma yetilerini,
kalçalarında lop lop sallanan yağa dönüştüren
şişko Zenci kadından söz etmiyorum. Falan ya
da filan ülkeden cinsel açlık çeken birinin
«düzdüğü» Güney Denizi Adalarının kıvrak,
yumuşak bedenlerinden söz ediyorum;
katıksız, tertemiz sevgilerini, Denver'de bir
genelevde sana verilenle bir tuttuğunu
bilmeyen kızlardan söz ediyorum.
Evet, devrimin kızı, sömürüldüğünü ve
hor-görüldüğünü şimdilik daha anlamamış olan
o canlıların yerinde olmak isterdin, biliyorum.
Gel gör ki, senin bir ayağın çukurda. Saf Alman


Irkının bakiresi olarak gördüğün işlev, işlerliğini
yitirdi. Rusya'nın gözde bakiresi ya da
Devrimin Evrensel kızı olarak yaşamım
sürdürüyorsun. Beşyüz ya da bin yıla kalmaz,
sağlıklı kız ve oğlanlar sevginin tadım
çıkarmaya ve onu 118
korumaya başlayınca, saçma bir anıdan
başka bir şey kalmayacak senden geriye.
Marian Anderson'a, insanların içindeki
«yaşayan şey »in sesi olan bu kadına konser
salonlarım kapatan sen değil miydin, Küçük,
Kanserli Kadın? Senden geriye tek bir iz
kalmayacak, ama onun adı, yüzyıllar boyunca
kulaklarda çınlayacak; Anderson, sesini
yüzyıllara çevirmiştir çünkü. Acaba, Marian
Anderson, düşüncelerini de yüzyıllara çevirmiş
midir, ya da, çocuğuna o da sevgiyi yasaklıyor
mudur, diye soruyorum kendi kendime.
Bilmiyorum; çünkü
insandaki «yaşayan şey», büyük adımlarla
da ilerliyor, küçük adımlarla da. Yaşam, yetiyor
ona, yaşamın kendisiyle doyuyor «yaşayan
şey». Ancak o, (yaşayan şey) senin içinde


yaşamıyor, Küçük ve Kanserli Kadın.
Ben «TOPLUM»un kendisiyim diye bir
masal uydurdun, bunu yaydın Küçük Kadın;
senin Küçük Adam'ın da, ipiyle, kancası ve
kurşunuyla yuttu bu saldığın oltayı. Ama sen
toplum değilsin ki, Küçük Kadın. Yahudi ve
Hıristiyan gazetelerinde her gün açıklıyorsun
toplum olduğunu, doğru; gerek bunu, gerek
kızının bir erkeğe ne vakit sarılacağını ilân edip
duruyorsun; ama bu, aklı başında olan hiç
kimseyi ilgilendirmez. «Toplum» benim, toplum
marangozdur, bahçıvan, öğretmen, doktor ve
de fabrika işçisi'dir. Toplum budur işte; yoksa,
küçük, kanserli, gergin kaslı, suratı
maskeleşmiş kadın değildir. Sen yaşam değil,
onun çarpık görüntüsüsün. Lüks bir kalenin
içine kapanıp dünyadan elini eteğini çekmenin
nedenini anlı-119
yorum elbet. Marangozların, bahçıvanların,
doktorların, öğretmen ve fabrika işçilerinin
küçüklüğü, önemsizliği karşısında başka ne
yapabilirdin ki? Böyle bir veba karşısında
yapılabilecek en akıllı işi yaptın. Servetler


içinde yüzüyorsun, lüks bir kalenin içinde
yaşıyorsun, ama küçüksün, Küçük Kadın.
Küçüklüğün ve değersizliğin kemiklerine
işlemiş bulunuyor. Kabızlık çektiğinden,
romatizmadan kıvrandığından, yüzüne tonlarla
boyadan oluşan bir maske koyduğundan,
yaşamı yokumsadığından küçük ve
değersizsin. Oğulların serseri, kızların da
orospu olduğu için, kocalarının «işi bittiği»,
yaşamın ve onunla birlikte bedenindeki
dokuların da çürüyüp kokuştuğu için
mutsuzsun zavallı Küçük Kadın. Bana hiçbir
masal uyduramazsın, Devrimin Küçük Kızı;
ben, seni çıplak gördüm çünkü, yutmam.
Korkaksın, her zaman da böyleydin.
İnsanlığın mutluluğu senin ellerindeydi, poker
fişi gibi harcadın onu. Başkanlar doğurdun ama
onlara ancak küçük ve değersiz olma yeteneği
verebildin. İnsanlar göğüslerine madalyalar
takılırken fotoğraflar çektiriyorlar, sonsuza dek
öyle kalacakmış gibi gülümsüyorlar, ama
karaya kara beyaza beyaz diyebilmeye
yürekleri yok, ne haber, Amerikan Devrimi'nin


Küçük Kızı! Dünya senin ellerindeydi, ne
yaptın, sonunda Hiroşima'ya, Nagazaki'ye
atom bombalarını attın; yani, senin oğlun attı bu
bombalan yeryüzüne demek istiyorum,
Devrim'in Kızı. Sen de kendi mezar taşını
yeryüzüne attın, Küçük Kanserli Kadın. Bu bir
tek bombayla, tüm sınıfını,
120
tüm ırkını bombalayarak, sessiz bir
mezara gömdün, bir daha dirilmemecesine
gömdün üstelik. Çünkü Hiroşima ve
Nagazaki'deki kadın, erkek ve çocuklan
uyaracak insanlık yoktu sende. İnsan olmak
büyüklüğünü gösteremedin. Bu nedenle,
denize atılan küçük bir taş gibi sessizce
ortadan kalkacaksın sen. Şu anda ne
düşündüğün ya da ne söylediğin hiç önemli
değil. Bundan beşyüz yıl sonra, bu yaptıklanna
şaşacak, haline gülecekler. Şu anda böyle
yapmıyorlarsa, bunun nedenini, yâlnız ve
yalnız dünyanın içinde bulunduğu sefil ve
perişan durumda aramak gerekir.
Ne söyleyeceğini biliyorum Küçük Kadın.


Her şey senden yana, seni haklı çıkaracak
birçok neden var; «ülkeyi savunman
gerekiyordu» falan, filan. Bu sözleri çok
eskiden, Eski Avusturya'da duydum. Hiç,
Viyanalı bir arabacının, «Hurrah, mein Kaiser!»
diye bağırdığını duydun mu? Duymadın ha?
Tasalanma ama, onu duymak için kendini
dinlemen yeterli; ikiniz de aynı havayı
çalıyorsunuz. Yok Küçük Kadın, senden
korkmuyorum; bana hiçbir şey yapamazsın.
Biliyorum, damadın Başsavcı yardımcısı, ya
da yeğenin, Vergi Denetleme memurunun
yardımcısı.
Onu çaya çağınp kulağını bükmen, bana
değgin bir iki söz söylemen yeterli. O da zaten
Başsavcı ya da Baş
Denetleyici olmak istiyordur, ve bir «yasa
ve düzen» kurbanı aramaktadır. Bu işlerin nasıl
yürüdüğünü biliyorum.
Ancak bu türden şeylerle kendini
kurtaramazsın, Küçük Kadın. Benim hakikatim,
senden çok daha güçlüdür.
121


«işte sana tek-yanlı bir bağnazlık! Benim
bu toplumda hiçbir işlevim yok mu yani?»
Sana yalnızca hangi alanlarda küçük ve
beş para etmez olduğunu gösterdim Küçük
Adam ve de Küçük Kadın.
Yararlılığını ve önemini anlatmadım henüz.
Önemsiz biri olsaydın, bunu yaşam-ölüm
sorunu yapıp, seninle böyle konuşur muydum
sanıyorsun? Önemli olduğun ve çok büyük
sorumluluklar taşıdığın içindir ki, küçüklüğün
ve anlamsızlığın son derece tehlikeli ve
korkunç. Sana aptal olduğunu söylüyorlar.
Bense akıllı ama korkak olduğunu söylüyorum.
Sana insan toplumunun süprüntüsü diyorlar.
Bense onun tohumu olduğunu söylüyorum.
Uygarlığın kölelere gereksinmesi olduğunu
söylüyorlar. Ben, hiçbir uygarlığın kölelerle
kurulamayacağını söylüyorum. Bu korkunç
yirminci yüzyıl, Platon'dan bu yana ortaya
çıkan her kültürel kuramı anlamsız hale getirdi.
İnsan kültürü
henüz varlık göstermiş bile değil, Küçük
Adam! İnsan denen hayvanın korkunç


sapmasını ve hastalıklı yozlaşmasını
daha yeni yeni anlamaya, çözmeye
başlıyoruz. Binlerce yıl öncesi bulunan ilk
tekerlek, bugünün Dizel lokomotifine göre
neyse, yaptığımız bu «Küçük Adamla
Konuşma» ya da günümüzün herhangi bir
doğru dürüst kitapçığı da bin ya da beşbin yıllık
kültüre göre odur.
Çok kısa dönemler sınırı içinde —
kahvaltıyla yemek saati arasında geçen
zamanda— düşünürsün sen her zaman Küçük
Adam. Geriye doğru yüzyıllar ve ileriye doğru
da binlerce yıl çerçevesi içinde düşünmeyi
öğrenmelisin. Yaşa-122
yan canlı açısından, ilk canlı hücreden, iki
ayağı üzerinde yürüyebilen ama gene de doğru
dürüst düşünemeyen insan adlı memeli hayvan
haline gelmene değin geçen süreç açısından,
sendeki bu gelişme açısından düşünmeyi
öğrenmek zorundasın. On ya da yirmi yıl önce
olan şeyleri anımsayacak bir bellekten
yoksunsun, bu yüzden iki bin yıl önce
söylediğin aptallıkları yineleyip duruyorsun. Bu


yetmiyormuş gibi «ırk», «sınıf», «ulus» gibi, bir
dine bağlı
olma zorunluluğu ve sevginin
yasaklanması gibi aptallıklarına bir bitin hayvan
postuna yapışması gibi yapışıyorsun.
Zavallılığının bataklığında ne denli
derinlere battığını görme yürekliliğini gös-
teremiyorsun. Arada bir bataklıktan başını
çıkarıp, Heil! diye bağırıyorsun. Bataklıktaki bir
kurbağanın guaklaması bile yaşama senin
bağırmandan daha
yakındır.
Arada bir bataklıktan basını çıkarıp, Heil!
(tiye bağırıyorsun 123
«Neden beni bataklıktan çıkarmıyorsun?
Neden benim parti toplantılarıma,
parlamentolarıma, diplomatik konferanslarıma
katılmıyorsun peki? Sen bir hainsin! Benim için
savaştın, acı çektin, varını yoğunu verdin.
Şimdi de bana hakaret ediyorsun!»
Ben seni içinde bulunduğun bataklıktan çı-


karamam. Bunu yapabilecek tek kişi sensin.
Senin toplantı ve konferanslarına hiç
katılmadım, çünkü orada her zaman «Temel
sorunları bırakın! Temel-olmayan konuları,
ayrıntıları tartışalım!» diye bağırıyorlar. Doğru,
yirmi beş yıldır senin için savaşıyorum,
mesleksel güvenliğimi ve ailemin, yuvamın
sıcaklığım senin uğrunda feda ettim, doğru;
senin örgütlerine oldukça fazla para verdim,
gösteri yürüyüşlerine, açlık grevlerine katıldım.
Hiçbir karşılık almadan binlerce saat doktorluk
ettim sana, doğru; senin için o ülke senin bu
ülke benim dolaştım, çoğu kez sen, «ah, vah»
diye bağırır, ciğerlerini patlatırken ben ordan
oraya koştum. Siyasal vebaya karşı verilen
savaşta, ölüm cezası başımda Demoklesin
kılıcı gibi asılı dururken seni otomobilime
aldığımda, senin uğruna düpedüz ölmeye
hazırdım; gösteri yürüyüşü yapan çocuklarını
çeşitli saldırılardan korumaya yardım ettiğimde
de ölümü göze almıştım; sana yardım etmek,
seni iyileştirmek için bütün paramı akıl sağlığı
klinikleri kurmaya yatırdığımda da ölümü göze


almıştım. Sense, benden yalnızca aldın, aldığın
hiçbir şeyi de geri vermedin. Yalnızca
kurtarılmak istiyordun, ama coşkusal vebanın
kol gezdiği 124
otuz korkunç yıl boyunca tek bir yararlı
düşünce geçmedi aklından, ikinci büyük savaş
sona erdiğinde, sen, savaş
başlamazdan önce bulunduğun yerdeydin.
Belki «sağ »dan çok, azıcık «sol »a gitmiştin,
ama tek bir milimetre İLERİ kımıldamadın!
Fransızların kurtuluşuyla kumar oynadın,
devrimi poker fişi gibi harcadın; ondan daha
sonra gelen Rusların yaptıklarını da dünyanın
en büyük korkusu haline getirdin. Yalnızca
büyük ve yalnız yüreklerin sana öfkelenmeden,
seni aşağılamadan anlayabileceği bu korkunç
başarısızlığın, bütün dünyayı, senin uğrunda
her şeyini feda etmeye hazır olan dünyayı
büyük bir umutsuzluğa düşürdü. Bütün bu
korkunç yıllar boyunca, ölümlerle dolu bir yarım
yüzyıl boyunca yalnızca yavan sözler çıktı
ağzından, tek bir aklı başında, iyileştirici söz
etmedin.


Ben, umudumu yitirmedim, yeniklik
duygusuna kapılmadım, çünkü bu arada, senin
hastalığını daha da iyi ve derinlemesine
anlamayı öğrenmiş bulunuyordum. Şimdi, daha
doğru düşünmene ve o zaman yaptığından
daha doğru davranmana olanak bulunmadığını
çok iyi anlıyorum. Kendi içindeki «yaşayan
şey»den ölesiye korktuğunu öğrendim çünkü;
bu korku senin, her seferinde bir işe doğru
başlamana ve onu yanlış sonuçlandırmana
neden oluyor. Bilginin umut'a, yolaçtığını
anlamıyorsun. Umudu yalnızca kendi içine
pompalıyorsun, içinden dışarıya değil. Bu
yüzden de, kendi dünyan tümüyle yıkıldığı
içindir ki, bana «iyimser» diyorsun, Küçük
Adam. Evet, iyimserim ben ve 125
yüreğim, her şeyim gelecekle dolu. Neden
mi? Anlatayım: Yukarda anlattığım halinle —ki
şimdi de öylesin— sana tutunduğum sürece,
senin dar-görüşlülüğün tekrar tekrar yüzüme
bir şamar gibi iniyordu. Sana yardım ettiğimde
bana yaptıklarını binlerce kez unuttum ve sen
hasta olduğunu bana binlerce kez anımsattın.


Sonunda gözlerimi açıp doğrudan yüzüne
baktım. Başlangıçta bir aşağılama ve kin
duygusu sardı her yanımı. Ama giderek, senin
hastalığına karşı duyduğum anlayış'm, kin ve
aşağılama duygularımı bastırmasını sağlamayı
öğrendim. Dünyaya egemen olma yolunda
yaptığın ilk gi-
Sonunda gözlerimi açıp doğrudan yüzüne
baktım
126
rişimde uğradığın zavallı başarısızlıktan
ötürü sana kızmıyordum artık. Yaşamı olduğu
gibi yaşamana binlerce yıl engel olunduğu
nedeniyle, bunun kaçınılmaz olarak böyle
olması gerektiğini anlamaya başladım.
Sen, benim için orda burda «Delidir» diye
bağırırken, ben yaşayan canlının işleyiş
yasalarını buldum, Küçük Adam.
O zamanlar, bir küçük ruh doktoruydun
sen vaktiyle gençlik hareketlerine katılmış ve
iktidarsız olman nedeniyle yakında kalp


hastalığından kıvranacak olan bir ruh doktoru.
Daha sonra kederden öldün, çünkü insanda
azıcık bir kendine karşı dürüst olma erdemi
kırıntısı varsa, yaşamını tehlikeye sokmadan
başkasına karaçalamaz; hırsızlık yapan bir
kimse, elini kolunu sallayarak sokaklarda
dolaşamaz. Ruhunun bir köşesinde böyle bir
dürüstlük kırıntısı
vardı, Küçük Adam. Dostunu tepip
düşmana yamandığında, benim sonumun
geldiğini sandın, son bir tekme daha indirdin
bana; doğru yolda olduğumu, ancak peşimden
gelemeyeceğini biliyordun çünkü. Sonra, yıllar
sonra, bir hacıyatmaz gibi ve de daha güçlü,
her zamankinden daha kararlı ve kesin bir
tavırla karşına dikildiğimde korkudan ölecektin
nerdeyse. Ölmeden önce de, beni yoketmek
için kazdığın derin çukurların üzerinden
atladığım gibi, çok derin ve geniş
uçurumlardan, dağ yarıklarından atladığımı da
anladın. Kendi «önlemli» örgütlerinde, benim
öğretilerimin sana ait olduğunu söyleyen sen
değil misin? Bak, örgütteki dürüst kişiler bunu


biliyordu; bana da söylediler, ordan bili-127
yorum. Yok, Küçük Adam, taktikler insanı
ancak ve ancak vakitsiz kazılmış bir mezara
götürür.
Yaşam için tehlikeli olman nedeniyle, senin
çevrende, sırtından bıçaklanmadan ve alnına
karaçalınmadan hakikati savunmak olanaksız
olduğundan kendimi senden uzaklaştır-dım.
Gene söylüyorum: senin geleceğinden değil,
senin varlığından, içinde bulunduğun durumdan
uzaklaştırdım kendimi. İnsanlığından değil,
insanlıkdışılığından ve beş
para etmez-liğinden kopardım kendimi.
Yalnızca yaşayan yaşam uğruna her türlü
özveriye gene hazırım, ama artık senin için
özveride bulunmayacağım, Küçük Adam. Yirmi
beş yıldır yapmakta olduğum dev yanlışı daha
dün ortaya çıkardım: sen'in yaşamı temsil
ettiğine, dürüst olduğuna, geleceğin ve umudun
sen olduğuna inandığım için kendi yaşamımı
sana ve senin yaşamına adamıştım. Benim gibi
daha birçok dürüst, dolambaçsız ve içten-likli
insan «yaşayan şey»i senin içinde bulmayı


umdu. Hepsi de ortadan yitti. Bunu
gördükten sonra senin dargörüşlülüğün ve
küçüklüğün içinde yokolmamaya karar verdim.
Yapılacak önemli işlerim var çünkü. «Yaşayan
şey»i buldum ben, Küçük Adam. Şimdi artık,
içimde duyduğum ve senin içinde aradığım
«yaşayan şey»ie senin arandaki ayrımı çok iyi
biliyor, bu ikisini birbirine karıştırmıyorum.
«Yaşayan şey»i, işlevlerini ve özelliklerini,
senin yaşam biçiminden açıkça ve kesinlikle
ayı-128
rırsam, yalnız ve yalnız o zaman,
«yaşayan şey »in ve senin geleceğinin iyice ve
derinlemesine incelenmesine önemli bir katkıda
bulunabilirim. Seni yadsımaya yürek ister,
biliyorum. Ama sana acımadığım için ve senin
zavallı Führerlerin gibi küçük bir büyük adam
olma isteği duymadığım içindir ki, geleceğe
yönelik çalışmalarımı sürdürebilirim.
Kısa bir süredir, «yaşayan şey», kendisine
uygulanan yanlış işlem karşısında,
başkaldırmaya başladı. Bu, senin büyük
geleceğinin yüce başlangıcı ve bütün küçük


adamların tüm küçüklük ye yararsızlıklarının
korkunç sonudur.
Çünkü bu arada, coşkusal vebanın nasıl
işlediğini kavramış bulunuyoruz. Polonya'ya
saldırmaya karar verildiği anda, Polonya'yı,
askeri saldırı hazırlıkları içinde bulunmakla
suçluyor coşkusal veba. Birisini öldürmeye
karar verdiği anda, o kişide öldürme eğiliminin
başgös-terdiğini öne sürüyor hemen. Ne vakit
açık saçık yayınlar yapılsa, sağlıklı
yaşamı, «cinsel hayvanlık» olmakla
suçluyor coşkusal veba.
Senin ne mal olduğun artık anlaşıldı,
Küçük Adam; sefil ve acınası yüzünün ardında
ne olduğu iyice görüldü. Senden, işin ve
başarılarınla, dünyanın gidişini saptaman
isteniyor; bir buyurgan yöneticiyi indirip yerine
daha kötüsünü
başa geçirmen istenmiyor. Başkalarından
yaşamın yasalarına uymasını istediğin gibi,
artık senin de her zamankinden daha sıkı bir


biçimde yaşamın yasalarına uymanı istemeye
başlıyorlar; başkalarında eleştirdiğin şeyleri
yapmaman, kendini bu eleştirilere göre geliş-
129
tirmen bekleniyor. Ne büyük dedikoducu
olduğunu, doymakbilmezliğini, sorumluluktan
kaçtığını
(bağımsız olduğunu), kısacası, bu güzel
dünyayı pis pis kokutan genel hastalığını
herkes tanıyor, biliyor artık. Biliyorum, sen,
proletaryanın ya da Dördüncü Reich'ın
geleceğini ellerinde tutan sen, bunu
duymaktansa, Heill diye bağırmayı yeğlersin.
Ama inancım odur ki, bu işte, geçmişte
olduğundan daha az başarı göstereceksin.
Senin binlerce yıllık gizinin kapısını açacak
anahtarı bulduk. Dostsever, sohbetsever
maskenin ardında son derece kaba bir yaratık
var, Küçük Adam. Yarım gün yanımda kalıp
da, gerçek yüzünü ortaya çıkarmaman
olanaksız. İnanmıyor musun bu dediğime? Gel,
anılarını tazeliyeyim: Güzel bir öğle sonrası, bu
kez bir oduncu


Dostsever, sohbetsever maskenin ardında
son derece kaba bir yaratık var 130
kılığında, iş aramaya bana geldiydin.
Köpeğim seni kokladı, neşeyle zıpladı. İyi cins
bir köpek olduğunu hemen anladın ve şöyle
dedin: «Onu zincire vursana, huysuzlaşsın,
havlasın? Bu köpek gereğinden çok dostluk
gösteriyor insana.» «Zincire vurulmuş bir
huysuz köpek istemiyorum ben.» dedim.
«Huysuz köpekleri sevmem.» Ey zavallı küçük
oduncu, bu dünyada senden çok daha fazla
düşmanım var ama gene de, herkese dostça
davranan, doğallığını yaşayan bir köpeği
yeğliyorum; düşmanlardan korunmak için bile
olsa, bir köpeğe acı çektirmek, onu bozmak
istemiyorum. Hani yağmurlu bir pazar günü,
senin bedensel katılığın canımı sıkmıştı da
çalışma yerimden kalkıp bir bara gitmiştim,
anımsadın mı? Hani, bir masaya oturup viski
içmiştim (yo, Küçük Adam, arada bir içki
içmeyi severim ama içkici değilimdir).
Neyse, buzlu ve sodalı viski içiyordum.
Sense, bir yabancı ülkeden yeni gelmiştin,


birazcık da sarhoştun.
Japonlardan, «çirkin maymunlar» diye söz
ettiğini duydum. Sonra, hasta iyileştirme
odamda çok sık gördüğüm ve iyi tanıdığım bir
yüz anlatımıyla şunları söyledin: «Şu batı
kıyılarındaki Japonlara ne yapmak gerek,
biliyor musun? Hepsini birer birer ipe
çekeceksin, ama hemen çabucak değil, yavaş
yavaş, çok yavaş, ilmiği her beş dakikada
bir biraz daha küçülterek. . yavaş yavaş. . bak,
böyle. .» Elinle de nasıl yapacağını
gösteriyordun, Küçük Adam. Garson sözlerini
onayladığını belirten bir tavırla başını
salladı ve bu kahramansı erkekli-
131
ğine hayran kaldı. Yeni doğmuş bir Japon
bebeğini kollarına aldın mı hiç Küçük
Yurtsever? Hayır, değil mi? Daha yüzyıllarca
sürecek sendeki bu istek, daha yüzyıllarca
Japon casuslarını ipe çekecek, Amerikalı
kaçakları kurşuna dizecek, Rus köylü
kadınlarını, Alman subaylarını, İngiliz
Monarşistlerini ve Yunan Direnişçilerini


geberteceksin; onları vuracak, elektrikli
sandalyeye oturtacak ya da gaz odalarına
tıkacaksın; ama bunların hiçbiri, ne
bağırsaklarındaki kabızlığı ne de kafandaki
kabızlığı ge-çirmeyecek Küçük Adam; bunların
hiçbiri sevme yeteneğinden yoksun olduğun
olgusunu değiştirmeyecek;
romatizmalarına, ya da akıl hastalığına iyi
gelmeyecek. Ne kurşun sıkma ne de
darağacına çekme seni içinde bulunduğun
bataklıktan çekip çıkaramaz. Şöyle bir kendine
bak, Küçük Adam. Kurtuluşunun tek yolu, tek
umudun budur, kendine bak!
Senden ayrılan erkeğe karşı duyduğun kin
ve öfkeyle iyileştirme odamda ateş
püskürdü-ğün günü
anımsarsın, değil mi Küçük Kadın? Annen,
teyzelerin, kuzen ve yeğenlerinle bir-likte yıllar
yılı kan küstürmüştünüz adama, sesini
çıkarmıyor diye yıllarca sömürmüştünüz.
Bütün akrabalarına o bakıyordu.
Sonunda canına tak etti, içinde kalan son
yaşama isteği kırıntısının verdiği güçle ipini


kopardı, yaşama sevgisine tutundu,- yüreğini
senden bağımsız kılacak kadar güçlü
olmadığından, bana geldi. Özgürlük sevgisi
duymasının bedeli olarak, yasaların öngördüğü
nafakayı, aylığının üçte birini sana vermeye
razıydı. Büyük bir sa-132
natçıydı o çünkü, özgürlüğü seviyordu;
gerçek bilim gibi sanat da zincirlere karşı
hoşgörülü değildir.
Oysa senin istediğin tek şey, birinin, yani
bu durumda, senden kıyasıya nefret eden bu
adamın sana bakmasıydi; aslında senin
mesleğin vardı, çalışıyordun, buna
gereksinmen yoktu. Onu haketmediği
yükümlülüklerden kurtarmada kendisine
yardım edeceğimi biliyordun. Öfkelendin. Polis
çağırmaya kalktın, ya da bana böylece
gözdağı verdin; gerekçen şuydu: Onun
çaresizliğinden, yardıma gereksinme
duymasından yararlanıp, bütün parasını almak
istiyormuşum. Bunu söylemekle, kendi kötü
niyetlerini sergilemiş, bunları bana yüklemiş
oluyordun, zavallı Küçük Kadın. Kafanda böyle


kötü tasarımlara yer vereceğine kendini
mesleğinde geliştirmenin yollarını araşan, bu
konuda kafa yorsan olmaz mı? Olmaz, çünkü
bu bağımsız olmak anlamına gelirdi: yıllar yılı
yalnızca nefret ettiğin adamdan bağımsız
olamazdın.
Böyle davranmakla yeni bir dünya
kurabileceğini mi .sanıyorsun? «Benim her
şeyimi bilen, beni yakından tanıyan»
toplumcularla tanışmışsın, öyle dediler. Sen bir
tip'sin, anlamıyor musun, bu dünyayı yıkıma
sürükleyen milyonlarca benzerin var.
Biliyorum, «zayıf»sın, «yalnız»sın, «anacığının
dizinin dibinden ayn-lamaz»sın ve de
«çaresiz»sin, içinde duyduğun nefretten nefret
ediyorsun, kendi varlığına bile
dayanamıyorsun; ne yapacağını bilmez
haldesin, biliyorum. İşte bu yüzden kocanın
yaşamını da yıkıyorsun ya, Küçük Kadın.
Günümüzde herkesin genellikle yaptığı gibi
yaşamın se-133
line kapılmış gidiyorsun. Elbet, şunu da
biliyorum ki. Yargıçlar da Savcılar da senden


yana çıkacaktır, çünkü içinde bulunduğun sefil
durumdan nasıl sıyrılacağım onlar da
bilmemektedirler.
Federal Mahkemenin tutanak yazmanı
Küçük Kadm, hâlâ gözümün önündesin:
geçmişimi, halimi, mal-mülk konusundaki
görüşlerimi, Rusya ve demokrasiye değgin
düşüncelerimi kâğıda geçiliyorsun. Toplumsal
konumumun ne olduğu soruluyor, üç bilimsel
ve yazınsal birliğin onur üyesi olduğumu,
bunlar arasında, Uluslararası Plasmogeny
Derneği'nin de bulunduğunu söylüyorum. İyi.
Yanıtımı etkileyici buluyor herkes.
Bir sonraki duruşmada, bir görevli şu
soruyu yöneltiyor bana: «Bur-da garip bir
durum göze çarpıyor.
Dosyada, Uluslararası Poligamy
Derneği'nin Onur Üyesi olduğunuz yazılı.
Doğru mu?» Yaptığın bu küçük yanlış, ikimizi
de güldürüyor, ey Düşsever Küçük Kadın!
Şimdi, neden herkesin benim için kötü şeyler
söylediğini anlıyor musun? Benim yaşama
biçimimden ötürü değil, senin düşse-verliğin


yüzünden, senin gerçeklikdışı düşüncelerin,
yüzeyselliğin yüzünden öyle diyorlar bana. Eh,
Rousseau konusunda da bildiğin tek şey,
«doğaya dönmek» istediği, çocuklarına boş-
verip onları yetimler yurduna gönderdiğidir,
değil mi? Sen, kötüsün, çünkü güzeî şeyleri
değil yalnızca çirkin şeyleri görüyor ve
duyuyorsun.
«Bak ne diyeceğim! Gecenin birinde
perdelerini indirdiğini gördüm bu adamın.
Neden 134
durup durup da o saatte indirdi perdesini?
İçerde ne yapıyor sanıyorsunuz? Biliyorum, o
hiç kapamaz perdelerini. Bu işte bir iş var!»
Hakikate böyle yöntemlerle karşı koymak
sökmez artık. Artık hepsini biliyoruz. Aslında
seni ilgilendiren benim perdelerim değil,
hakikatimin yeşermesini engellemek asıl
derdin. İspiyonculuk etme ve karaçalına
görevlerini sürdürmek istiyorsun; salt yaşama
biçimini beğenmediğin, ya da nazik olduğu
nedeniyle, ya da özgür davrandığı, yalnızca
çalıştığı ve seni biç umursamadığı


gerekçesiyle masum komşunu hapse attırmak
için fitnelik etmek istiyorsun. Çok da
meraklısın, Küçük Adam; kapı dinleyip
duyduğun yarım yamalak sözleri insanlara
karaçalmada kullanıyorsun. Polis, senin gibi
ispiyoncuların adını
açıklamadığı için kendini güvenlikte
sayıyorsun, değil mi?
«Ey, dürüst yurttaşlar! Bu adam bir Felsefe
Profesörüdür. Kentimizdeki büyük bir
üniversite, gençlerimize hocalık etmesi için ona
bir kürsü verecektir. Buna izin vermeyin!»
Doğru-dürüst ev kadınlarınız ve sadık
yurttaşlarınız bu hakikat öğretmenine karşı bir
dilekçe yazıyor ve profesör işe alınmıyor. Sen
namuslu ev kadını, yurtseverler doğuran
saygıdeğer kadm, dört bin yıllık doğa
felsefesinden daha güçlüsün ha? Ama artık ne
mal olduğunu anlamaya başlıyor insanlar; er-
geç
susturulacaksın, dur hele.
«Duyduk duymadık demeyin! Ahlâk denen
şey sizi ilgilendiriyorsa dinleyin: Köşe


başındaki evde bir anakız oturur. Kız,
akşamları
135
eve erkek arkadaşını alıyor! Kadını ev
işletmekten mahkemeye verin! Fuhuş
yapıyorlar! Polis, ahlâkımızın korunmasını
istiyoruz, yetişin!»
Sen, Küçük Adam, başkalarının karyola
gıcırtısına kulak kabarttığın için bu ana
cezalandırılıyor. Ne mal olduğunu öyle açık bir
biçimde ortaya koydun ki, «ahlâk ve düzen»
anlayışını çok iyi biliyoruz artık. Garson
kızların poposuna çimdik atan sen değil misin,
ahlâklı Küçük Adam? KIZLARIMIZLA
OĞULLARIMIZIN, SEVGİLERİNİ
BİRBİRLERİNE MERDİVEN
ARALARINDA, KARANLIK ÇIKMAZ
SOKAKLARDA ANLATMALARINI DEĞİL,
SEVMENİN MUTLULUĞUNU AÇIK AÇIK,
RAHAT RAHAT YAŞAMALARINI
İSTİYORUZ. Yeni yetişen kız ve erkek
evlâtlarının sevgisine karşı anlayış gösteren ve
onu koruyan aklı başında ve yürekli ana-


babalara saygı
göstermek istiyoruz. Bu babalarla analar,
geleceğin bedenleri sağlıklı, duyumları sağlıklı,
sen yirminci yüzyılın Güçsüz Küçük Adamının
pis uydurmacalarından hiçbirini aklından
geçirmeyen, pisliklerden arınık kuşağının
çekirdeğidirler.
«N'olmuş, duydunuz mu! Delikanlının biri
rahatsızlığını geçirmek için buna gitmiş,
uçkurunu toplaya toplaya kaçmak zorunda
kalmış; neden biliyor musunuz, bu, delikanlıya
saldırmış, onunla cinsel ilişkide bulunmak
istemiş!»
Bu «olmuş olay»ı anlatırken şehvetsever
ağzının suları akıyor, değil mi Küçük Adam?
Biliyor musun ki, bu «olay»
senin dışkının içinden çıkmıştır, senin gibi
eşcinsel özlemler bes-136
lemedim hiçbir zaman; senin gibi, küçük
kızları ayartma isteği duymadım; ömrümde bir
kadının ırzına geçmedim —senin gibi— ve tek
bir gün bile senin gibi kabızlık çekmedim; senin
gibi sevgi hırsızlığı yapmadım ömrümde. Bir


kadın yalnızca beni istediği ve ben de onu
istediğim için sarıldım ona; kendimi, senin
yaptığın gibi «sergilemedim»; senin kalandaki
pis düşüncelerden hiçbiri yok bende Küçük
Adam.
«Ya buna ne dersiniz: bu adam sekreterine
saldırdı. Yoksa kız neden evden koşarak
çıksın ve gitsin? Kızla aynı
evde oturuyordu, perdeler de hep çekikti,
sabahın üçüne dek ışık yanardı evde!»
De La Mettrie için de, müthiş bir
pisboğazdı, börek yerken boğuldu, diyen sen
değil miydin; Prens Rudolf un, halktan biriyle
evlendiğini söyleyen sen değil miydin; Mrs.
Eleanor Roosevelt için vidalan gevşek; falan
Üniversitenin Rektörü için karısını başka bir
adamla yakalamış diyen sen değil miydin; şu,
şu köydeki öğretmenin bir âşığı var diyen sen
değil misin? Bunları söyleyen sen değil misin,
Küçük Adam? Sen, bu dünyanın perişan
yurttaşı, zavallı küçük adam, yaşamını binlerce
yıl poker fişi gibi harcamışsın ve bunca yıldır
bataklığa saplanmış


duruyorsun!
«Yakalayın şunu! Bir Alman casusu bu, ya
da belki Rus casusu! Belki de İzlanda
casusudur! Bir gün saat tam üçte, New
York'da, 86. Caddede gördüm onu, hem de
yanında bir kadın vardı!»
Sen, evren ışıklarının etkisiyle doğan o
göz-
137
Solcu ahlâk uzmanı Acunsal Yaşam
Enerjisini denetliyor
kamaştırıcı Kuzey Işığında bir
tahtakurusunu inceledin mi hiç, Küçük Adam?
Hayır mı dedin? «Evet» yanıtını
beklemiyordum senden zaten. Gün
gelecek, tahtakurusuna benzeyen insanlar
olunmasını önleyecek güçlü yasalar,
— hakikat ve sevginin korunması için çok
sıkı yasalar konacak. Nasıl ki, sen bugün
seven de-138
likanlıları ıslahanelere tıkıyorsan, gün


gelecek, aklı başında, dürüst insanlann yüzüne
pislik attığında seni tımarhaneye tıkacaklar.
Sözüm-ona, göstermelik bir adalet değil,
gerçek adalet ve incelik anlayışı içinde
çalışacak değişik türden yargıçlar ve savcılar
olacak bu dünyada, yaşamın korunması için
çok katı yasalar konacak ve sen, onlara karşı
ne denli kin duyarsan duy, bu yasalara uymak
zorunda kalacaksın. Biliyorum, daha üç, beş
ya da on yüzyıl, coş-kusal vebadan
kıvranacaksın, insanlann yüzüne karaçalacak,
gizli saklı sevişecek, çeşit çeşit dalavereler
çevirecek, onun bunun yüzüne gülüp ardından
hançer saplayacak, engizisyonlannı
yaşatacaksın. Ama sonunda, şu anda kendi
yapının derinliklerinde, erişilemeyecek denli
derinliklerinde bulunan kendi öz «temizlik»,
anlık duyguna yenileceksin.
Bak, beni iyi dinle, seni elde etmeyi ne bir
Kaiser, ne bir Çar ya da ne bir «tüm
proleterlerin babası» başarmış
değildir. Onlar seni ancak köleleştirdiler,
ama hiçbiri seni o küçüklüğünden, bir ıvır-zıvır


olmaktan kurtaramadı.
Seni elde edecek olan tek şey, içinde
bulunan temizlik, arılık duygusudur, yaşama
karşı duyduğun özlemdir sana gerçekten
egemen olabilecek tek şey. Bunu adım gibi
biliyorum Küçük Adam. Senin de küçücük bir
kuşkun olmasın.
Küçüklüğünden ve değersizlik
duygusundan anndığında, düşünmeye
başlayacaksın. Sözünü, ettiğim bu düşünme,
başlangıçta çok acıklı olacak, yanlışlarla dolu,
amaçsız bir düşünme olacak; ama ciddi ciddi
düşünmeye başlayacaksın.
139
Başkaları sana değgin düşünürken
duydukları acıya nasıl yıllarca dayandılar,
sessiz sessiz dişlerini sıkıp durdularsa, sen
de, kendini düşünmenin getirdiği acılara
dayanmayı ister istemez öğreneceksin.
Bizim duyduğumuz bu acı, seni
düşündürecek. Bir kez düşünmeye başladın
mı, son dört bin yıllık kendi «uygarlık
»mı da ölçüp biçmeye başlayacaksın, işte


o vakit, şaşkınlıktan ağzın bir karış açık
kalacak. Kendi gazetelerinin, tören yürüyüşleri,
allanıp pullanma, madalyalar, kurşun sıkmalar,
ipe çekmeler, yüze gülüp ardından sövmeler,
ustalıklı hileler, seferberlikler, ateşkesler, sonra
gene seferberlikler, anlaşmalar, savaş talimleri
ve bombalamalardan başka bir şey
yazmadıklarını görecek, bunun nasıl olduğunu,
başına gelecek felâketleri nasıl da
sezinlemediğini bir türlü anlayamayacaksın.
Önüne sürülen bütün bu hileleri, o yalancı
dolmaları koyunsu bir sabırla yemekten başka
bir işe yarasaydın, anlayacaktın bütün bunları.
Bu durumları yüzyıllar boyunca bir maymun
gibi
benimsediğin, bir papağan gibi davrandığın
gerçeğini görecek ve işte bu gerçeği
kabullenmeyi uzun süre onuruna
yediremeyeceksin. O durumlar üzerine
düşündüğün şeylerin tümden yanlış olduğunu
görmek, doğru sandığın o düşüncelerinin ve


tüm o yanlış fikirlerinin yalnızca bir yurtseverlik
olduğunu görmek seni çılgına çevirecek.
Geçmişinden utanç duyacaksın;
torunlarının torunları senin geçmişini okuyup
öğrenme felaketinden korunabilir umuduyla
avunacaksın belki. Bizim umudumuz da bu-
140
dur. Umarız artık, herhangi bir «Koca
Petro»ya dönüşmekten başka sonuç
vermeyen bir büyük devrimi sahneye koyma
olanakların ortadan kalkmış olur.
GELECEĞE BÎR BAKIŞ. Geleceğinin
nasıl olacağını söyleyemem sana, bilmiyorum.
Bulduğum Acunsal Yaşam Enerjisiyle Ay'a mı
çıkarsın, Mars'a mı, bilemem. Uzay gemilerinin
nasıl uçacağını ya da nasıl konacağını da
bilemem; geceleri evini aydınlatmak için güneş
ışığı kullanıp kullanmayacağını da bilemem.
Ama önümüzdeki beşyüz, bin ya da beş bin yıl
içinde neleri ARTIK YAPMAYACAĞINI
bilebilirim.
«Adama da bakın! Amma da düşsever!
Neleri yapmayacağımı biliyor! Diktatör müdür


nedir! »
Hiç de diktatör değilim, Küçük Adam.
Gerçi senin bu küçüklüğün, güçsüzlüğün
karşısında diktatör olmam işten bile değildi,
ama ben diktatör olacak adam değilim. Senin
diktatörlerin, şimdiki zaman içinde, gaz odasına
gönderilmemek için neleri yapamayacağını
söyler sana yalnızca. Ama nasıl ki, bir ağacın
büyümesini çabuklaştıramazlarsa, senin uzak
gelecekte neler yapacağını da söyleyemezler.
«Peki ya senin bu akıllılığın nerden
geliyor?»
Senin insan mantığının derinliklerinden
geliyor benim akıllılığım, nerden olacak!
«Şuna da bakın! Aklını benim
derinliklerimden alıyormuş! Lâf! Benim
derinliğim yok 141
ki? Hem, bu 'derinlik' dediği şey ne mene
bir bireyci sözcük!»
Bedensel boşalma gücü? Herhalde
Sende derinlik olmaz mı hiç! Var, var ama
sen bilmiyorsun, Küçük Adam. Kendi
derinliklerinden ölesiye korkuyorsun, bu


yüzden onu duymuyor, görmüyorsun. Bu
yüzden derinliğe baktığında başın dönüyor ve
bir uçurumun ke-nanndaymışsın gibi dişlerin
birbirine vuruyor. Düşüp «bireyselliğini»
yitirmekten korkuyorsun; oysa kendini
bırakmalısın. Kendine varmak için elinden
geleni yaptığında bile, gidip gidip aynı yere,
küçük, acımasız, kıskanç, obur ve hırsız ruhlu
adama tosluyorsun. Eğer içinde, yani
derinliklerinde bir derinlik olmasaydı,
142
bu konuşmayı kaleme almazdım, Küçük
Adam. Seninle oturup bunları konuşmazdım.
Senin içindeki bu derinliği biliyorum, bir doktor
olarak taşıdığın kaygılan anlatmak üzere bana
geldiğinde keşfettim o derinliği. İçindeki bu
derinlik, senin -büyük geleceğindir. Bu
yüzdendir ki, gelecekte artık neleri kesinlikle
yapmayacağını söyleyebilirim sana. Dört bin
yıllık kültürsüzlük çağında olanları nasıl
yaptığını
bir türlü anlayamayacağın, yaptıklarına
inanamayacağın için belli şeyleri


yapmayacaksın, yanlışlarını
görecek, onları yinelemeyeceksin. Şimdi
biraz anladın mı sıradan bir düşçü olmadığımı?
Dinleyecek misin beni şimdi?
«Eh, pekâlâ. Güzel düşleri dinlemekten za-
Ben kim oluyorum ki kendi görüşüm
olacakmış?
143
rar gelmez ya! Ama bil ki, değişecek hiçbir
şey yok, benim güzel doktorum. Ben,
sokaklarda sürünen, kendine özgü görüşleri
olmayan, zavallı bir Küçük Adamım ve böyle
kalacağım. Ben kim oluyorum da. .»
Bak, beni dinle: Küçük Adam efsanesinin
ardına gizleniyorsun, çünkü yaşamın seline
kapılmaktan ve her şey bir yana çocukların ve
onların çocukları uğruna yüzmek zorunda kal-
mak'tan korkuyorsun.
Artık yapmayacağın şeylerden en birincisi,
kendini, kendine özgü görüşü olmayan ve
«Ben kim oluyorum da. .» sözlerini dilinden


düşürmeyen bir Küçük Adam olarak
görmemektir. Senin görüşlerin var ve gelecekte
bunların varlığını bilmemeyi, onları
savunmamayı ve açıklamamayı büyük bir ayıp
sayacak, bundan utanacaksın.
«Ama benim görüşlerim konusunda
kamuoyu ne der? Kendi fikrimi söyleyecek
olsam bir meyva kurdu gibi ezerler beni!»
Bak, Küçük Adam, senin «kamuoyu»
dediğin şey, bütün Küçük Adam ve Küçük
Kadınların görüşlerinin toplamıdır. Her Küçük
Adam ve Küçük Kadının doğru ve yanlış
görüşleri vardır. Yanlış görüşleri vardır, çünkü
başka Küçük Adam ve Küçük Kadınların
yanlış görüşlerinden korkmaktadırlar. Bu korku
yüzünden doğru görüşler dile getirilmez.
Örneğin sen artık «Adamdan sayılmadığına»
inanmayacaksın. İnsan toplumunu doğuran ve
geliştiren kişinin sen olduğunu öğrenecek ve
bu bilgini 144
savunacaksın. Kaçma, kaçma. Korkma be
Küçük Adam. İnsan toplumunun doğumundan
sorumlu olmak öylesine korkulacak bir şey


değil.
«İnsan toplumunun doğurucusu olmak için
ne yapmalıyım?»
Hiçbir şey. Özel, ya da değişik bir şey
yapacak değilsin. Şimdiye dek yaptıklarını
sürdür, yeter; tarlalarını sür, çekicini indir,
hastalarına bak, çocuklarını okula ya da oyun
bahçelerine götür, günün olaylarını gazetene
yaz, doğanın gizlerine her zamankinden daha
yoğun bir biçimde eğil, onları giz olmaktan
çıkarmaya çalış. Bütün bunları yapıyorsun
aslında. Ama bunların önemsiz olduğunu, asıl,
Kral Bezeni-kus ya da pırıl pırıl zırh kuşanmış
Şövalye Prens Şişinikus'un yaptıkları önemlidir
sanıyorsun.
«Amma da düşseversin be doktor! Kral
Be-zenikus'un, Prens Şişinikus'un savaş
yapmak ve beni askere almak, tarlalarımı
mayın tarlasına çevirmek, deneyodamı ya da
çalıştığım yeri delik deşik etmek için
yetiştirilmiş askerleri ve de silâhlan
bulunduğunu bilmiyormuş gibi konuşuyorsun!»
Askere alındığında ve fabrikaların delik


deşik edildiğinde Heil diye bağırdığın içindir ki,
askere alınıyorsun ve böyle bağırdığın içindir
ki, fabrikaların kurşun yağmuruna tutuluyor.
Sen, bildiğini savunsaydm, yani tarlalann
buğday vermeye, fabrikaların, silâh değil eşya
ya da pabuç üretmeye yaradığını, tarlalarla
fabri-kalann yakılıp yıkılmak için o hale
getirilme-145
diğini söyleseydin, pırıltılı zırhlar kuşanmış
bir Şövalye olan Prens Şişinikus'un askerleri
de olmazdı, silâhları da.
Senin Kral Bezenikus'un ya da
Şişinikus'un bu gibi şeyleri bilmezler, çünkü tek
bir gün bile tarlada, fabrikada ya da
laboratuarda çalışmış değillerdir; senin bu işi
çocuklarının karnını doyurmak, sırtını
giydirmek için değil, Alman ya da proletarya
ana-yurdunun onuru için yaptığını
sanmaktadırlar.
«Peki ben ne yapayım? Savaştan nefret
ediyorum, askere alınıp cepheye
gönderildiğimde karım hüngür hüngür ağlıyor,


proleter orduları topraklarımı kuşattığında
çocuklarım ölüm açlığı çekiyor, milyonlarca
ceset yığılıyor sokaklarda. Toprağımı
işlemekten başka dileğim yok benim, işim
bittikten sonra çocuklarımla oynamak, karımı
sevmek istiyorum. Pazar günleri ezgiler
söylemek, çalıp oynamak istiyorum. Bunu
gerçekleştirmek için ne yapmalıyım?»
Her zaman yaptığın ve yapmak istediğin
şeyi, işini yap, çalış, çocuklarının mutluluk
içinde büyümesini engelleme, karını sev. İŞTE
BUNLARI BÜTÜN İÇTENLİĞİNLE,
GÖĞSÜNÜ GERE GERE YAPTIĞIN AN,
karını, tüm proleterlerin anayurdunun cinsel
açlıktan kıvranan askerlerinin acımasına
bırakan, öksüz çocuklarının sokaklarda
açlıktan ölmesine neden olan, senin, çook
uzaklardaki bir «zafer meydanında» dolu dolu
gözlerle gökyüzüne bakmana, öyle dalıp dalıp
gitmene neden olan SAVAŞ OLMAYACAKTIR.
«İyi güzel ama, ben işim için, karım ve ço-
146
cuklarım için yaşamak isterken, Barbarlar


ya da Almanlar, Japonlar, Ruslar ya da
bilmem-kimler zorla üzerime saldırır, bana
savaş açarsa ne yapacağım? Evimi, yuvamı
savunacak değil miyim?»
Haklısın Küçük Adam. Şu ya da bu ulusun
Barbarı sana saldırdığında tüfeğine
yapışacaksın. Ama bak sen şunu
anlamıyorsun bir türlü: Tüm ulusların
«Barbarlar»ı ömründe hiç çalışmamış olan
Prens Şişinikus'un savaş çağrısı
üzerine Heil! diye bağırıp duran
milyonlarca Küçük Adamdan başka bir şey
değildir; onlar da tıpkı senin gibi adamdan
sayılmadıkla-nna inanmakta ve «Ben kim
oluyorum ki kendi görüşüm olacakmış?»
demektedirler.
«Ben kim oluyorum,» diye sormadığın, bir
kimse olduğunu bildiğin, buna inandığın an,
kendi görüşünün doğru, tarla ya da fabrikanın
ölüme değil, yaşama hizmet etmek durumunda
olduğunu anladığın, bu bilince vardığın an,
kendi soruna kendin yanıt vereceksin. Bu
sorulara yanıt vermek için diplomatlara


gereksinmen olmayacak artık. Heil!
diye bağırmak ve «Meçhul Asker»
anıtlarına çiçekler koymak yerine, Prens
Şişinikus, ya da tüm proleterlerin Mareşalinin
sendeki ulusal bilinci ayağının altında
ezmesine izin vermek yerine, onlara
özgüveninle ve çalışma bilinciyle karşı
koymalısın. (Senin o «Meçhul Asker»ini de çok
iyi tanırım, Küçük Adam. İtalya dağlarında
savaşırken tanıdım onu. O da senin gibi, kendi
görüşü olduğunu kabul etmeyen ve «Hem ben
kim oluyorum da. .»
diyen bir Küçük Adamdır.)
147
Kardeşini, yani Japonya, Çin, ya da
herhangi bir Barbarlar ülkesindeki Küçük
Adamı tanıyabilir, bir işçi, doktor, çiftçi, baba ya
da koca olarak yapman gereken iş
konusundaki doğru görüşünü ona anlatabilir,
savaşların çıkmasını önlemek için yapılacak
tek şeyin, kişinin işini doğru dürüst yapması ve
doğru dürüst sevmesi olduğuna inandırabilirsin
onu.


«İyi, hoş, ama şimdi bunlar bir de atom
bombası çıkardılar, bir tek atom bombası yüz
binlerce insanı bir anda öldürebilir!»
Daha hâlâ doğru düşünmüyorsun Küçük
Adam. Sen sanıyor musun ki, pırıl pırıl zırhlar
kuşanmış bir Şövalye olan Prens Şişinikus* un
yapıyor o senin atom bombalarını? Hayır, o bu
işten anlamaz, atom bombası yapmayı
bırakmak yerine Heil! diye bağıran Küçük
Adamların elinden çıkıyor onlar. Yani, anlıyor
musun, dönüp dolaşıp aynı şeye, sana
dayanıyor iş, Küçük Adam; sana ve senin
doğru ya da yapay düşünmene bağlı her şey.
Eğer sen, yirminci yüzyılın en büyük bilim
adamı olan sen, böylesine küçük, ancak
mikroskopla seçilebilen bir cisim kadar küçük
bir adam olmasaydın, bir yıkma bilinci yerine
yapma bilinci geliştirir ve atom bombasının bu
dünyayı paramparça etmesini önleyecek yollan
bulurdun; ya da, bunu yapamamışsan, etkini
kullanır, açık seçik, kesin bir dille ona karşı
koyar, bombayı, işlemez hale getirirdin. Kendi
yarattığın labirentin içinde dönüp duruyor, çıkış


yolunu bir türlü bulamıyorsun, çünkü
yolun bulunduğu yöne bakmıyorsun, doğru
düşünmüyorsun. Öte
148
yanda, bulduğun şeyin öldürücü bir
silâhtan başka bir şey olmadığını çok iyi
bildiğin halde, o uğursuz atom enerjisinin
kanserlerini ve romatizmalarını iyileştireceğini
vaat ediyorsun Küçük Adamlara. Bunu
yapmakla, senin o fizik biliminin vardığı çıkmaz
sokağa girmiş oluyorsun. Benim Acunsal
Enerjimin çeşitli hastalıkları iyileştirebileceğini
söyledim sana, bunu biliyorsun Küçük Adam.
Ama duymazlıktan, bilmezlikten geliyor,
söylediklerimi yapmıyor, suskunluğunla
boğuyor ve kanserden ölmeye devam
ediyorsun; kırık bir yürekle, sıkıntıdan ölmeye
devam ediyorsun, ama ölürken bile, son
nefesinde, «Heil»
diye bağırıyorsun, «Yaşasın kültür ve
teknik!» Ama bak, şunu şuraya yazıyorum,
Küçük Adam: Göz göre göre kendi mezarını
kendin kazdın. Yeni bir çağ, «atom enerjisi


çağı» başladı sanıyorsun. Başladı evet, ama
senin düşündüğün gibi değil. Senin
cehenneminde değil. Amerika'nın bir ucunda
bulunan son derece verimli, deneyodamda
başladı yeni bir çağ.
Savaşa gidip gitmemek, tümüyle senin
elinde, Küçük Adam. Bunun için yalnızca, ölüm
için değil, yaşam için çalıştığını bilmen gerek.
Bunun için yalnızca, bu yeryüzündeki tüm
Küçük Adamların iyi ve kötü
yönleriyle, yaptıkları iyi ve kötü işlerle,
tıpatıp sana benzediğini bilmen gerek.
Er ya da geç —bu da sana bağlı— gün
gelecek, artık Heil! diye bağırmayacaksın; gün
gelecek, tarlalarını, buğdayını talan etmeleri
için
149
sürmeyecek, fabrikalarının kurşunlarla
delik deşik edilmesi için çalışmayacaksın. Er
ya da geç, gün gelecek, ölüm için değil,
yalnızca yaşam için çalışacaksın.
«Genel greve gideyim mi, ha?»
Orasını ben bilmem. Onu mu yaparsın,


başka bir şey mi yaparsın, bilemem. Genel
grev dediğin şey kötü bir savaşma aracı olsa
gerek, çünkü bunun sonucu olarak kendi
çocuklarının ve karının açlıktan ölmesine
yolaçabi-lirsin. Grev yapmakla, toplumunun
iyiliğinden ve kötülüğünden kendinin sorumlu
olduğunu, bu sorumluluğun nice büyük
olduğunu gösteremezsin. Grevdeyken,
çalışmıyorsun, oysa biz çalışmaktan söz
ediyoruz. Gün gelecek, grev yapmayacaksın,
yalnızca kendi yaşamın için ÇALIŞACAKSIN.
İlle de bir «grev» yapmak istiyorsan, çalışma
grevi yap. Kendin, çocuğun, karın ya da
sevgilin, toplumun, ürünlerin ya da çiftliğin için
çalışarak grev yap. Onların savaşlarına
ayıracak vaktin olmadığım, çok daha önemli
işler yapmakta olduğunu söyle onlara. Dünya
denen bu kentin dışına, büyük bir alanın
çevresine dikenli tel çek, savaş isteyenleri
içine koy, bırak orda teketek dövüşsün,
birbirlerini öldürsünler. İşte Küçük Adam, eğer
artık Heil! diye haykırmasan, eğer bir hiç
olduğunu ve kendi görüşünün


bulunamayacağım sanmaktan vazgeçsen, bu
dediklerimi yapabilirsin.
Her şey — yaşamın, çocuklarının yaşamı,
çekicin ve stetoskobun senin elinde. Görüyo-
150
ram, olmaz anlamında başını iki yana
sallıyorsun, bir düşsever, ya da belki «bir Kızıl
bu,» diyorsun içinden. Ne zaman doğru dürüst
bir yaşam süreceğini, ne zaman güvenlik
içinde olacağım soruyorsun, Küçük Adam.
Bunun yamtı, içinde bulunduğun duruma hiç
uymaz.
Canlılık, senin gözünde, güvenlikten daha
büyük anlam taşıdığı vakit yaşamın güzel ve
güvenlikli olacak; sevgi, paradan önemli,
özgünlüğün, parti çizgisinden ya da
kamuoyundan daha önemli, Beethoven ya da
Bach'ın ruhsal durumu, senin varlığının
tümünün ruhsal durumu olduğu an (bu, senin
içinde var, Küçük Adam, varlığının bir
köşesinde, derinlere gömülü olarak duruyor)
güzel olacak yaşamın-, düşüncelerin uyumlu,
duyguların tutarlı


olduğunda, Özel yeteneklerini zamanında
gördüğün ve artık yaşlandığım zamanında
kabul ettiğin vakit, büyük savaşçıların yaptığı
kötülükleri değil de, büyük adamların
düşüncelerini içinde duyabildiğin an,
çocuklarının öğretmenlerine politikacılardan
çok daha fazla ücret verildiği an, kadınla erkek
arasındaki sevgiye, bir evlenme cüzdanına
gösterdiğinden daha büyük bir saygı duyduğun
zaman güzel olacak yaşamın. Hangi konularda
yanlış
düşündüğünü —bugün olduğu gibi yaptığın
yanlış ona-rılmaz hale gelmeden— vaktinde
yakalarsan, hakikatleri duyduğunda yüreğinde
bir canlılık, içinde bir aydınlık duyar, biçimsel
ve yapmacık kurallardan kaçarsan, iş
arkadaşlarınla diplomatlar aracılığıyla değil
de doğrudan doğruya ilişki kurduğun an, yeni
yetişmiş kızının 151
sevgiden duyduğu mutluluk seni
öfkelendirmek yerine sevindirirse, insanların,
sevme organlarıyla oynayan çocukları
cezalandırdıkları günler çok gerilerde kalmış


ve sen "«hey gidi günler» diyerek başını
sallıyorsan, sokaktaki tüm insanların
yüzünden özgürlük pkunduğu, üzüntü ve
sefalet yerine canlılık ve neşe fış-kırdığı gün,
insanlar, bu dünya üzerinde artık içeri çekilmiş,
kasılmış karınlan ve ölü cinsel organlarıyla
yürümediği gün yaşamın mutlu olacak.
Akıl istiyorsun, ne yapayım diyorsun,
Küçük Adam. Binlerce yıl boyunca, iyi kötü akıl
veren, sana yol gösteren oldu. İçinde
bulunduğun zavallılığın nedeni sana gösterilen
yolların iyi olmamasından değil, senin küçük,
beş para etmez bir adam olmandan geliyor.
Sana önerilerde bulunabilirim, yol gösteririm,
ama sen sen olduğun ve belli bir düşünme
biçimine sahip olduğun için duyduklarını,
herkesin çıkarına olacak biçimde uygulayacak
yetenekten yoksunsun.
Diyelim, şu diplomatlığı artık kesmeni,
bunun yerine, bütün ülkelerin ayakkabıcıları,
marangoz, makinist, teknisyen, doktor,
eğitimci, yazar, yönetici, madenci ya da


çiftçileriyle mesleksel ve kişisel bir kardeşlik
kurmanı önersem, tüm Çinli çocuklann ayağına
en rahat uyacak pabucun nasıl olması gerektiği
konusunda tüm dünyanın ayakkabıcıları ortak
karar verse, insanların donmaktan nasıl
korunacağını
düşünme işini dünyanın madencilerine
bıraksan, ye-
152
ni doğmuş çocuklann olası güçsüzlük, akıl
hastalığı gibi şeylere karşı nasıl korunması
gerektiği konusunda bütün ülkelerin ve
ulusların eğitimcileri karar verse, ne dersin?
İnsan yaşamında çok doğal ve gerekli olan bu
tür şeylerle karşılaşsan, ne yaparsın, Küçük
Adam?
(Bunlan söyledim diye beni hemen «Kızıl»
damgasıyla hapse tıkmamışsan), bana, ya
doğrudan doğruya, ya da parti, kilise, hükümet
ya da sendikanın bir sözcüsü aracılığıyla şunu
söyleyeceksin kuşkusuz:
«Ben kim oluyorum ki? Uluslararası
diplomatik ilişkilerin yerine uluslararası


çalışma, iş ve toplumsal gelişme ilişkileri
kuracak adam mıyım ben?»
Ya da: «Uluslann iktisadî ve kültürel
gelişme alanlanndaki ayrılıklannı ortadan
kaldıramayız.»
Ya da: «Faşist Alman ya da Japonlarla,
Komünist Ruslar ve anamalcı Amerikalılarla
mal değiş tokuşu mu yapacaktık yani? Bunu
mu istiyorsun?»
Ya da: «Beni her şeyden önce, kendi Rus,
Alman, Amerikan, İngiliz, Yahudi ya da Arap
anavatanım ilgilendirir.»
Ya da: «Benim işim başımdan aşmış,
yaşamımı bir düzene sokmak, kendi terziler
sendikamla aramı
bozmamak için yapmam gereken bir yığın
iş var. Diğer uluslann terzileriyle başkaları
uğraşsın.»
Ya da: «Şu Anamalcının, Bolşevik, Faşist,
Troçkist, Entemasyonalist, Seksüalist, Yahudi,
153
Yabancı, Aydın, Düşsever, Düşçü
Demagog, Çılgın, Bireyci ya da Anarşistin


sözlerine kulak asma. Sende hiç
Amerikan, Rus, Alman, İngiliz, Yahudi, vb.
bilinci yok mu? Safsatadan bıktık!.
İnsan ilişkilerinin düzenlenmesinde üstüne
düşen sorumluluktan kaçmak için bu
sloganlardan birini kullanacağına kalıbımı
basarım. Küçük Adam.
«Ben adam değil iniyim peki? Söylediğim
hiçbir şeye inanmıyor, yaptığım her şeyin
yanlış olduğunu söylüyorsun!
Vargücümle çalışıyorum, kanma ve
çocuklarıma bakıyorum, doğru dürüst bir
yaşam sürüyor, ülkeme hizmet ediyorum. Bu
kadar da kötü müyüm ben yani!»
Dürüst, aklı başında, çalışkan, verimli bir
varlık — örneğin bir arı ya da karınca gibi—
olduğunu biliyorum. Ben yalnızca senin
yaşamını zehir eden, onu yüzyıllardır yıkan ve
yıkmakta olan Küçük Adamı günışığına
çıkarmak istemiştim. Küçük ve beş para etmez
olmadığın zamanlar BÜYÜKSÜN sen Küçük
Adam. İşte bu büyüklük, senin tek umudundur,
kurtuluşun yalnız ve yalnız bu büyüklüğünle


gerçekleşecektir, Küçük Adam. Bir ticaret
adamı olarak işini severek yaptığında, tahta
oymaktan, binalar kurmaktan, boya yapmak,
vitrin düzenlemek, tarlanı sürmekten
hoşlandığında, bu işleri severek yaptığında,
çok büyüksün; mavi gökyüzüne, bir ceylana,
yeşil çimenleri örten kırağı
taneciklerine sevgiyle, hoşnutlukla
baktığında büyüksün; müzikten, danstan
hoşlanır-ken, çocuklarının gelişmesini tatlı tatlı
izler, kadınının ya da erkeğinin güzel
bedeninden zevk alırken büyüksün; güneş ve
gezegenler dizgesinin yaptığı hareketleri
gösteren aracın başına geçip, tependeki
gökyüzünde olup bitenleri öğrenmek
istediğinde, ya da kitaplığına gidip,
Ben adam değil miyim?
başka kadın ve erkeklerin yaşam üzerine
neler düşündüğünü okumak istediğinde
büyüksün.
155


Bir büyükbaba olarak torununu dizine
oturtup, çook eski günlerde olanları ona
anlattığında, bilinmez bir geleceğe, onun
çocuksu merakı ve inancıyla baktığında
büyüksün. Bir ana olarak, bebeğine ninni
söylediğinde, gözlerin dolu dolu, yüreğinin tüm
içtenliğiyle onun gelecekte mutlu olmasını
dilediğinde, onu büyüttüğün yıllar boyunca, her
saat onun geleceğini kurduğun, o mutlu
geleceği yavrunun içinde her an yarattığın,
yeşerttiğin zaman büyüksün.
Eski halk türkülerini söylediğinde
büyüksün, Küçük Adam, bir akordeonun
ezgilerine uyarak hoplaya zıplaya dansederken
büyüksün, halk türküleri sıcaktır, insanın
yüreğini okşar çünkü ve onlar, bütün dünyada
aynıdır; evrenseldir halk ezgileri. Ve dostuna
şunları söylediğinde büyüksün:
«İyi bir yazgım olduğu, pisliklerden ve
oburluktan uzak bir yaşam sürebildiğim için
sevinçliyim, çocuklarımın büyümesini ve
gelişmesini, ilk agulanndan, emekleme, yürüme
ve oynamalarına dek yakından izleyebildiğim,


onların sorularını ilgiyle dinleyebildiğim,
kahkahalarını duyduğum, sevgilerine tanık
olduğum için sevinçliyim. Baharı ve onun tatlı
rüzgârlarını, evin az ilerisindeki ırmağın
türkülerini yüreğimde duyabildiğim, kötüniyetli
komşuların dedikodularına katılmadığım, eşimi
kucaklarken derin bir mutluluk duyduğum,
bedenimden akıp giden yaşamın sesini,
coşkusunu, canlılığını duyabildiğim için
sevinçliyim; güçlüklerle karşılaştığımda, hangi
yolu seçeceğimi bilebildiğim, yön duygumu
yitirmediğini için, yaşamımın bir
156
anlamı olduğu için sevinçliyim. Böylesine
mutlu bir yaşam sürebildim, çünkü, her zaman,
ama her zaman, içimdeki şu sesi dinledim:
'Önemli olan tek bir şey vardır: Sakıngan ve
korkak kimselerin yürüdüğü
yoldan başka bir yönü gösterse, seni
sürüden ayırsa bile, yüreğinden gelen sesi
dinle.' Yaşam, zaman zaman sana dayanılmaz
acılar verse de, küsme, kaba davranma ona
karşı. Günlük işimi yaptıktan sonra, akşamın


sessizliğinde evimin önündeki çimenler üzerine
karım ve çocuğumla oturduğumda, doğanın
solumasını içimde duyduğumda, bir ezgi
çalınıyor kulağıma, geleceğin ezgisi: 'Eyy, siz
milyonlarca insan, sizi kucaklıyorum, bütün
dünyanın öpücüğüyle kucaklıyorum sizi!' İşte o
an, bu yaşamın, bu yaşamın içinde olan her
şeyin haklarına sahip çıkmasını, dünyayı top
sesleriyle dolduran korkak ve katı ruhları
değiştirmesini istiyorum; dayanılmaz bir
istek bu. Durdurun şu top seslerini. Bu
insanlar, yaşam karşısında kendilerini çaresiz
gördükleri için geçiyorlar top tüfek başına.
Oysa çaresiz değiller. . 'Baba, güneş battı.
Nereye gitti? Gene gelecek mi?' diye soruyor
oğlum; onu kucaklıyorum ve yanıtlıyorum:
'Evet oğlum, gelecek, az sonra gelip bizi
ısıtacak.'»
Seninle yaptığım konuşmanın sonuna
geldim, Küçük Adam. Daha sana
söyleyeceğim öyle çok şey var ki.
Ama bu konuşmayı dikkatle ve içtenlikle


okudunsa, benim işaret etmediğim 157
yerlerde bile bir Küçük Adam gibi
davrandığım göreceksin. Çünkü senin beş
para etmez davranış ve düşüncelerini doğuran
şey, aynıdır. Sende o nitelik olduğu sürece, her
ne yapsan, küçük olacaksın.
Bugüne dek bana yaptıkların, ya da
gelecekte yapacakların hiçbir şeyi değiştirmez.
Beni ister bir dâhi olarak göklere çıkar, ister
akıl hastanesine tık, ister kurtarıcın olarak sarıl
bana, ister casus diye darağacında sallandır,
zorunluluklar ergeç canlıların yaşama
yasalarını bulduğumu, bugüne dek yalmzca
makinala-rı yönetmeyi beceren insanoğluna,
bilinçli bir erekle, yaşamım yönetebileceği bir
alet sunduğumu anlamaya, bu gerçeği kabul
etmeye götürecek seni. Senin organizmanın
sadık bir mühendisiyim ben. Bu bağlılığımdan
bir an bile ayrılmadım.
Çocuklarının çocukları, benim izimde
yürüyecek ve insan doğasımn iyi birer
mühendisi olacaklardır. İçinde bulunan
«yaşayan şeyin, senin acunsal doğamn


uçsuz bucaksız alanlarım gözler önüne
serdim. Benim en büyük ödülüm budur.
Buyurganlar, açıkgözler, kurnazlar, zehir
saçanlar, çöplüklerde türeyen kurtlar, aç koca
kurtlar, bir bilgenin bir zamanlar öngördüğü şu
yazgıdan kurtulamayacaklardır:
Kutsal sözcüklerin tohumunu ektim
yeryüzüne.
Çok geçmeden kötülükler silinecek
Savaşçılar ölecek
Taşlar toprak olacak;
Çok geçmeden anlı şanlı kral ar Kuru
güz yaprakları gibi savrulacak: Her tufanda,
binlerce Nuh gemisi şusözlerimi
yankılatacak: Ekilen tohumlar Ürün verecek.
-son-

Document Outline

  • Dinle Küçük Adam

Yüklə 0,54 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©azkurs.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin