Sağlık Bakanlığı Göztepe Eğitim ve Araştırma Hastanesi



Yüklə 0,52 Mb.
Pdf görüntüsü
səhifə2/6
tarix16.02.2017
ölçüsü0,52 Mb.
#8534
1   2   3   4   5   6

Hashimoto tiroiditli hastalar aşağıdakilerden biri veya birkaçı ile prezente olabilir (56): 

•  Guatr veya tiroid nodülü 

•  Hipotiroidi 

•  Tirotoksikoz (Hashitoksikoz) 

 

Hashimoto  tiroiditinde  en  sık  bulgu  tiroid  büyümesidir.  Hastaların  %75’inde  ötiroid  guatr 



vardır. Hastalar doktora boyunda şişlik, rahatsızlık hissi yakınması ile başvurabilir ya da başka 

bir  nedenle  yapılan  muayenede  guatr  saptanabilir.  Tiroid  bezi  genelde  diffüz  olarak 

büyümüştür, orta sertlikte ve lastik kıvamındadır. Bazı hastalarda multinodüler guatr olabilir ya 

da  çok  nadiren  tek  nodül  görülebilir  Piramidal  lop  belirgin  olarak  büyümüştür.  Çoğu  hastada 

guatr asemptomatik olsa da nadiren  ağrı ve hassasiyet olabilir (8,28). 

  

Tiroid bezinde ani büyüme ve ağrı varlığında tümör ayırıcı tanıda düşünülmelidir. Otoimmun 



tiroiditin  diffüz  olması,  hipotiroidi  bulguları,  piramidal  lob  büyümesi  ayırım  sağlamazsa  ince 

iğne  aspirasyon  biyopsisi  (TĐĐAB)  yapılır.  Patolojik  olarak  lenfoma  ve  küçük  hücreli  tiroid 

kanserleri  Hashimoto  tiroiditi  ile  karışabileceği  gibi  uzun  sürede  Hashimoto  tiroiditi  lenfoma 

gelişimi  için  bir  risk  faktörüdür.  Hashimoto  tiroiditinde  asimetrik  bez  büyümesi,  ağrı,  ses 

kısıklığı, lenf nodu gelişimi tiroid lenfomasını akla getirmelidir (8). 

  

Kliniğe  ilk  başvuran  hastaların  %20’sinde  hipotiroidi  semptom  ve  bulguları  mevcuttur  ya  da 



yıllar  içinde  gelişir  (8).  Önceleri  Hashimoto  tiroiditinden  kaynaklanan  hipotiroidizmin  kalıcı 

 

12

olduğu  düşünülürdü.  Ancak  yakın  zamanda  Hashimoto  tiroiditinin  geçici  hipotiroidi 



yapabileceği  yönünde kanıtlar vardır. Yaklaşık %20 hastada tiroid hormon replasmanı alırken 

spontan iyileşme sağlanmıştır (57).     

 

Hashimoto tiroiditinde hastaların %5’inden azında tipik hipotiroidi gelişimi öncesi tirotoksikoz 



semptomları görülebilir (8). 

 

Hashimoto tiroiditi olan hastalarda ve bunların yakınlarında diğer otoimmun hastalık prevalansı 



artmıştır. Örneğin; Addison hastalığı, tip1 diabetes mellitus, pernisyöz anemi, romatoid artrit, 

myastenia gravis, multipl skleroz ve vitiligo Hashimoto tiroiditinde daha sık görülmektedir (28, 

33).  

 

Laboratuar Bulguları 



 

Hastaların  büyük  bir  kısmı  ilk  değerlendirmede  hipo  ve  ötiroittir.  Ancak  nadiren  tirotoksikoz 

ile  gelirler.  Hipotiroid  hastalarda  serum  T3,  T4  düzeyi  ve  T3  uptake’i  azalmış,  TSH  düzeyi 

artmıştır.  Hipotiroidisi  hafif  olanlarda  (subklinik  hipotiroidi)  ise  sadece  serum  TSH 

konsantrasyonu  artmıştır  (58,59).  Subklinik  hipotiroididen  aşikar  hipotiroidiye  geçiş  yaklaşık 

%3- 5 oranında görülür (8). 

 

Hashimoto  tiroiditinin  immunolojik  teşhisi  çeşitli  yöntemlerle  serumda  anti  mikrozomal  (anti 



TPO) ve anti tiroglobulin (anti Tg) antikorlarının saptanması ile konulur. Anti tiroid peroksidaz 

(Anti  TPO)  antikor  en  yardımcı  laboratuar  testtir.  Ancak  antitiroid  antikorlar  düşük  titrelerde 

diğer  tiroid  hastalıklarında  ve  hatta  normal  kişilerde  de  bulunabilir.  Đnce  iğne  aspirasyon 

biyopsisi  rutin  olarak  tanıda  gerekli  değildir.  Ancak  antikor  negatif  olan  hastalarda  teşhiste 

yardımcı  olur.  Ayrıca  tek  nodülü  olan  hastalarda  malignitenin  ekarte  edilmesi  için  gereklidir 

(60). 


 

Diffüz  guatrı  veya  hipotiroidisi  olan  pek  çok  hastada  tiroid  radyoaktif  iyot  uptake’i 

değerlendirmede şart değildir. Ancak hasta tek bir nodül ile başvurduğunda ve yapılan nükleer 

değerlendirmede  soğuk  nodülün  tespiti  malignensi  için  yüksek  bir  risk  oluşturur  ve  biyopsi 

yapılmasını gerektirir (28). 

 

USG’ de Hashimoto tiroiditinde tiroid ekojenitesinde azalma ve psödonodüller gözlenir (56). 



 

13

Tedavi: 



 

Hashimoto  tiroiditinde  tedavi  fizyolojik  dozda  (0,1-0,15mg/gün)  tiroid  hormon  (levotiroksin) 

uygulamasıdır. Yaşlı hipotiroidililerde ve koroner arter hastalığı olanlarda başlangıç doz daha 

düşük olmalıdır (0,0125- 0,025mg/gün). 

 

Guatrı  olan  ancak  hipotiroidisi  olmayan  hastalarda  otörler  tiroid  hormon  replasmanını 



önermektedir.  Çünkü  tiroid  hormon  replasmanı  guatrın  büyümesini  sınırlandırır.  Ayrıca 

Hashimoto tiroiditinin seyrinde hipotiroidi sonradan gelişebileceğinden erken tiroid replasmanı 

mantıklı görünmektedir (61,62). 

 

Hashimoto tiroiditinin nadir, atipik ve hızlı tiroid büyümesi olan formunda lokal semptomları 



geriletmek  amacıyla  tedavide  kortikosteroidler  kullanılabilir.  60-80mg/gün  prednizon  ile 

başlanıp 3-4 hafta içinde doz azaltılarak tedaviye devam edilir. 

 

Cerrahi tedavi Hashimoto tiroiditinde nadiren endikedir. Daha çok kortikosteroidlere cevapsız 



obstrüktif semptomları geriletmek için kullanılır (28).  

 

PARATĐROĐD HORMONU 



 

Yapı ve Biyosentez: 

 

Ekstrasellüler sıvıda kalsiyum konsantrasyonunun regülasyonunda esas rol oynayan paratiroid 



bezleri ilk kez 1880  yılında Sandström tarafından tanımlanmıştır.1896’da Vassale ve  generali 

köpekte paratiroid bezlerinin tümüyle çıkarılmasının ciddi tetaniye neden olduğunu göstererek 

paratiroidler ile mineral metabolizması arasındaki ilişkiye ilk kez dikkati çekmiştir (63). 

 

Paratiroid bezler endodermal orjinlidir. Üst paratiroid bezleri 4. bronşial poştan, alt paratiroid 



bezleri  ise  3.  bronşial  poştan  gelişir.  Genellikle  çevre  yağ  dokusu  içine  gömülmüş  halde 

bulunan  paratiroid  bezleri  bazen  tiroid  içinde  de  bulunabilir.  Bu  durum  intratiroidal  gland 

olarak adlandırılır (11). 

 

Paratiroid  bezinde  ribozomlarda  sentezlenen  ilk  ürün  pre-pro-paratiroid  hormondur  ve  115 



aminoasitten oluşan tek zincirli polipeptiddir. Pre-pro PTH’ da 25 aminoasitli olan pre-peptid, 

 

14

pro-PTH’nın  amino  ucuna  kovalan  olarak  bağlanmıştır.  Pre  peptidin  ayrılmasıyla  pro-PTH 



oluşur.  Pro-PTH  90  aminoasitlidir.Pro  parçası  PTH’nın  amino  ucuna  ekli  6  aminoasitten 

ibarettir. PTH’nın iki öncüsü pre-pro PTH ve pro-PTH spesifik proteazlarla ayrılır. Son ürün 84 

aminoasitten oluşan bir  polipeptiddir. Pre-pro PTH ve pro-PTH paratiroid bezinden normalde 

salgılanmazlar, ancak bazı patolojik durumlarda salgılanırlar (11,64 ). 

 

PTH’  un  biyolojik  olarak  aktif  ucu  amino  ucudur.  PTH’nın  amino  ucuna  bağlı  pre  veya  pro 



peptid prekürsörleri biyolojik olarak daha az aktiftir. 84 aminoasitli polipeptid halinde periferik 

dolaşıma  sekrete  edildiğinde  hemen  daima  küçük  fragmanlara  ayrılır.  Đlk  bölünme  33  ve  34. 

aminoasitler  arasında  oluşarak  amino  terminal  fragman  salınır.  PTH  ve  aktif  fragmanlarının 

sadece birkaç dakikalık yarı ömrü mevcut iken, PTH’nın birçok fragmanının yarı ömrü birkaç 

saattir. Bu fragmanlar immunolojik aktiviteye sahiptir, fakat biyolojik aktiviteleri yoktur (64). 

 

Sekresyonun Kontrolü:



 

 

PTH  sekresyonu  primer  olarak  ekstrasellüler  kalsiyum  konsantrasyonu  ile  kontrol  edilir. 



Hipokalsemi  paratiroid  hücrelerinde  sellüler  adenil  siklaz  aktivitesini  ve  cAMP  formasyon 

hızını  arttırır,  PTH  sentez  ve  salınımını  uyarır.  Hiperkalsemi  ise  PTH  sekresyonunu  suprese 

eder (11). 

 

Magnezyum  seviyesindeki  akut  değişimlerin  in  vitro  (65)  ve  in  vivo  (66)  olarak  PTH 



sekresyonu  üzerine  kalsiyuma  benzer  etkisi  olduğu  gösterilmiştir.  Yüksek  magnezyum  

konsantrasyonlarında  PTH  salgılanması  baskılanır.  Magnezyum  seviyesindeki  kronik 

düşüşlerde ise PTH sentezi için gerekli olan magnezyum gerektiren adenil siklazın inhibisyonu 

ve cAMP’nin azalmış sentezi nedeniyle PTH salınımı durur. 

 

Serum  inorganik  fosfat  seviyesinden  PTH  sekresyonu  direkt  olarak  etkilenmemesine  rağmen, 



artışı 

halinde 


ekstrasellüler 

sıvıdan 


kalsiyum 

iyonunun 

ayrılması 

ile 


kalsiyum 

konsantrasyonunda azalmaya neden olarak PTH salınımını arttırır. 

 

Epinefrin  PTH  sekresyonunu  arttırır.  Uzun  süreli  glukokortikoid  tedavi  alan  hastalarda  da 



serum  PTH  konsantrasyonunun  arttığı  gösterilmiştir  (67).  Alüminyum  yüksekliğinde  ise  PTH 

sekresyonunun baskılandığı gösterilmiştir. 



 

15

 



Özellikle  D  vitamininin  PTH  sekresyonunu  modüle  edici  etkisi  önemlidir.  D  vitamini 

metabolitleri  ile  PTH  arasında  negatif  feedback  olduğu  bilinmektedir.  Paratiroid  bezi 

hücrelerinde  1,25(OH)2D  reseptörlerinin  bulunması,  bu  metabolitin  PTH  salgılanmasında 

önemli bir işlevi olduğunu düşündürmektedir (11, 68, 69). 

  

PTH sekresyonu gece yarısı en yüksek seviyede olmak üzere diürnal bir ritm göstermektedir. 



PTH karaciğer Kuppfer hücrelerinde ve böbrekte metabolize edilmektedir (11, 70). 

 

Biyolojik Aktivitesi: 



 

PTH’nın  başlıca  görevi  ekstrasellüler  sıvıda  kalsiyum  konsantrasyonunu  normal  seviyede 

tutmaktır. Hormon kemik ve böbrek üzerine direkt ve 1,25(OH)2D vitamini sentezi üzerinden  

barsakta indirekt etki göstererek serum kalsiyum konsantrasyonunu arttırır (11). 

 

a) Kemik üzerine etkisi: 



 

PTH’nın  artmış  düzeylerine  günlerce  devamlı  olarak  maruziyet  osteoklast  aracılı  kemik 

rezorpsiyonunda  artışa  yol  açar.  Bu  etkisi  sonucunda  kemikten  kalsiyum  ve  fosfatın  salınımı 

uyarılır.  Ancak  hayvanlarda  veya  osteoporotik  hastalarda  PTH’nın  aralıklı  olarak  günlerce 

uygulanması kemik yıkımından çok kemik formasyonunda net bir uyarılmaya yol açar. Bu da 

osteoporoz  tedavisinde  düşük  doz  sentetik  PTH  kullanılmasına  olanak  sağlamıştır  (11,71). 

PTH’nın östrojen ile kombine kullanımının özellikle omurga ve kalçada olmak üzere trabeküler 

kemikte önemli bir artışa yol açtığı gösterilmiştir (72). 

 

 PTH reseptörleri olan osteoblastlar ve stromal hücre prekürsörleri PTH’nın kemik oluşturucu 



etkilerinde çok önemlidir. PTH reseptörleri olmayan osteoklastlar ise kemik yıkımında aracılık 

eder. Osteoklastların PTH aracılığı ile uyarılmasının indirekt olduğuna inanılır. Bu olay kısmen 

osteoblastların osteoklastları aktive etmek için salgıladıkları sitokinler (IGF-1,  IL-6, GM-CSF 

vb) üzerinden gerçekleşir (11). 

 

b) Böbrek üzerine etkisi: 



 

 

16

Paratiroid hormonunun renal etkileri daha akuttur. Fosfatürik etkisi ilk kez 1929’da idiyopatik 



hipoparatiroidili  çocuğa  paratiroid  ekstresi  verilerek  gösterilmiştir.  PTH,  proksimal  renal 

tubulusta kalsiyum, sodyum, monohidrojen fosfatın reabsorbsiyonunu inhibe eder, distal renal 

tubulusta kalsiyum, magnezyum, sodyum ve hidrojen iyonu absorbsiyonunu arttırır. Bu etkiler 

monohidrojen  fosfat,  sodyum,  potasyum  ve  bikarbonatın  renal  klirensinde  artış,  kalsiyum, 

magnezyum ve hidrojen iyonlarının renal klirensinde ise azalma sağlar (73,74). PTH’nın renal 

etkilerine cAMP aracılık eder. PTH’nın proksimal tubulustaki en önemli işlevlerinden biri 1-α 

hidroksilaz enzimini aktive ederek 1,25(OH)2D vitamini sentezini arttırmasıdır (11).  

 

c) Đnce barsak üzerine etkisi: 



 

PTH,  vitamin  D  metabolizması  üzerine  etkisiyle  ince  barsaktan  kalsiyum  ve  fosfatın 

absorbsiyonunu  stimüle  eder.  Đntestinal  hücre  düzeyinde  PTH’nın  direkt  olarak  kalsiyum 

trasportunu arttırıcı etkisi olduğunu savunan çalışmalar da mevcuttur (73).  

 

Sonuç olarak, PTH’nın kemik, barsak ve böbrek üzerindeki etkileri serum kalsiyum düzeyinde 



artışa  neden  olur.  Kemikten  fosfat  mobilizasyonunun  hızlanması  ve  barsaktan  fosfat 

absorbsiyonunun  artması  teorik  olarak  plazma  fosfat  düzeyinde  yükselmeye  neden  olması 

beklenirken  PTH’nın  fosfatürik  etkisiyle  fosfat  kaybı  serum  fosfat  konsantrasyonunda 

azalmayla sonuçlanır (11). 

 

Etki Mekanizması: 



 

Paratiroid  hormon  reseptörü  hem  PTH’yı  hem  de  PTHrP  (Paratiroid  hormon  ile  ilişkili 

protein)’yı  bağladığı  için  PTH/PTHrP  reseptörü  adını  almaktadır.  PTH/PTHrP  reseptörünün 

geni  3.  kromozomun  kısa  koluna  lokalizedir.  PTH/PTHrP  reseptörü  G-  protein  reseptörleri 

süper  ailesindendir.  Bu  reseptörlerin  intrasellüler  bağlantılarını  G-  proteini  sağlamaktadır.  G- 

proteinleri heterodimerik yapıda olup α, β ve  γ subünitelerinden meydana gelmektedir. Đnaktif 

durumdaki  α  subünitesine  GDP  bağlıdır.  PTH’nın  reseptöre  bağlanması  ile  G  proteini  GDP 

yerine GTP bağlar. Sonra α subünitesi, βγ subünitelerinden ayrılarak Gsα stimüle olur veya Giα 

inhibisyonu  gerçekleşir.  Bundan  sonra  da  adenil  siklaz  veya  fosfolipaz  C  aktivasyonu  başlar. 

Adenil siklaz stimülasyonu sonucunda oluşan cAMP böbrekte PTH’nın fosfatürik ve kalsiyum 

tutucu etkilerini aynen göstermektedir. Şu halde c AMP, PTH’nın 1-α hidroksilaz üzerine olan 


 

17

etkilerine  aracılık  eder.  Bu  arada  α  subünitesinin  GTPaz  aktivitesine  sahip  olması  nedeniyle 



GTP tekrar GDP’ ye dönüşerek reseptörün aktivitesi sonlandırılır (11).  

 

D VĐTAMĐNĐ – HORMONU 



Tanım ve Önemi 

Đnsan organizması için vitaminlerin önemi tartışmasızdır

Vitaminler vücut için esansiyel olup, 



vücutta  üretilemeyen  ve  gıdalarla  alınması  zorunlu  olan  maddelere  verilen  ortak  isimdir.  Bu 

vitaminler arasında en önemlilerinden biri de D vitaminidir(11). 

 

D  vitamini  klasik  bir  vitamin  olmaktan  çok,  bir  hormon  olarak  görev  görmektedir.  Çünkü  D 



vitamini güneş ışınlarının etkisiyle ciltte üretilmektedir. Bu üretilen madde bir ön madde olup, 

karaciğer  ve  böbrekte  iki  defa  transformasyona  uğrayarak,  biyolojik  aktif  madde  şekline 

dönmektedir. Ayrıca D vitaminin aktif şeklinin kimyasal yapısı steroid hormonları ile benzerdir 

(11). 


 

Vitamin  D,  ilk  kez  1919-1920’lerde  vitamin  olarak  sınıflandırılmıştır.  Sir  Edward  Mellanby, 

köpekler  üzerinde  yapmış  olduğu  bir  çalışmada  diyetteki  bir  vitamin  eksikliğinden  riketsin 

ortaya  çıktığını  gözlemlemiştir  (75).  1923  ‘de  Goldblatt  ve  Soames,  deride  vitamin  D’nin  bir 

prekürsörü  olduğunu  ve  güneş  ışığında  yağda  eriyen  vitamin  D’nin  üretildiğini  bulmuşlardır 

(76).  Hess  ve  arkadaşları  ise  sıçanlarda  güneş  ışığı  verildiğinde  riketsin  önlendiğini 

görmüşlerdir  (77).  1930’da  Windous  ve  arkadaşları  Almanya’da  yaptıkları  araştırmada 

ergosterolün ve derideki 7-dehidrokolekalsiferolün ultraviyole ışınları ile vitaminD2 ve vitamin 

D3’e dönüştüğünü saptamışlardır (78). 

 

Vitamin  D  kemik,  barsak,  böbrek  ve  paratiroid  bezler  üzerine  gösterdiği  fizyolojik  etkilerle 



kalsiyum ve fosfor metabolizmasını düzenler (11). 

 

D  vitamini  yetmezliği  çocuklarda  riketse  yol  açarken,  erişkinlerde  ise  osteoporozu  agreve  ve 



presipite eder ayrıca ağrılı bir kemik hastalığı olan osteomalaziye yol açmaktadır (1). 

 


 

18

D  vitamini  hormonu  sağlıklı  kemik  gelişimi  yanı  sıra,  birçok  kanser  tipinin,  otoimmun, 



kardiyovasküler  ve  enfeksiyon  hastalıkların  önlenmesinde  gerekli  olduğu  yapılan  birçok 

çalışmada gösterilmiştir (1). 

 

D vitamini Sentez ve Metabolizması 



 

D  vitamini;  dört  halkadan  oluşup  B  halkası,  5  ile  6.  ve  7  ile  8.  karbonları  arasında  ikişer  çift 

bağlı, 9 ile 10. karbonlar arasından açılmış, diğer A, C, D halkaları ise doymuş olan bir halka 

sistemi ile ve 8 ya da 9 karbonlu yan kolu bulunan bir sterol türevidir

Bunlardan en önemlileri 



diyet ile alınan bitkisel kökenli ergosterolden türeyen ergokalsiferol [D2 vitamini; 25(OH)D2] 

ve  hayvansal  kökenli  deride  kolesterolün  oksitlenme  ürünü  olan  7-dehidrokolesterolden 

(7DHC)  türeyen  kolekalsiferoldür  [D3  vitamini;  25(OH)D3].  Đnsan  vücudunda  sadece  D3 

vitamini  sentezlenir  (Şekil  1).  Bitkisel  kökenli  D2  vitamini  (ergokalsiferol)  morötesi  ışınlar 

aracılığı  ile  yapraklarda  sentezlenir.  Her  ikisi  de  hem  diyetle  alınır  hem  de  sentetik  olarak 

üretilebilir ( 2,79). 

 

 

 



Şekil 1. D vitamininin yapısı ve karbon moleküllerinin numaralandırılması (79). 

 

Đnsan vücudunda bulunan D vitamininin büyük bir kısmı güneş ışınlarındaki 290-315nm dalga 



boyundaki  mor  ötesi  ışınlarının  etkisi  ile  deride  sentezlenir.  Güneş  ışığına  maruz  kalma 

engellenmedikçe vücudun tüm ihtiyacı deride sentez edilmek suretiyle karşılanabilir (8,11). 

 

Karaciğerde  sentez  edilen  kolesterol  burada  7-dehidrokolesterole  (7-DHK)  çevrildikten  sonra 



periferik  kana  geçerek  derinin  Malpighi  tabakasına  gelir.  Güneşle  temas  sürecinde  yüksek 

enerjili mor ötesi ışınları (290-315nm) epidermisi geçer ve 7-DHC deki çift bağlar tarafından 

absorbe olur, bunun sonucunda, inaktif pro D3 vitamini (7-DHC) pre D3 vitaminine dönüşür. 


 

19

Biyolojik olarak inert bir madde olan pre D3 vitamini,  termal izomerizasyon ile daha stabil bir 



izomere dönüşmektedir. Bu süreç 2-3 gün sürmektedir ve bunun için mor ötesi ışınlarına gerek 

yoktur.  Deride  yapılan  D3  vitamini  bir  α-1  globülin  olan  DBP’  ye  (  D  vitamini  Bağlayıcı 

Protein) bağlanarak karaciğere taşınır (8,11). 

 

Uzun  süreli  güneş  ışığına  maruz  kalma  sonucu,  previtamin  D3  alternatif  iki  inert  izomer 



(lumisterol  ve  tachysterol)  şekline  veya  yeniden  7DHC’e  dönüşebilir.  Bu  nedenle  D  vitamin 

intoksikasyonu  oluşmamaktadır.  Oluşan  izomerlerin,  kalsiyum  metabolizması  üzerine  çok  az 

etkili olduğu düşünülmektedir

 (1,11).


 

 

Hayvansal  besinlerden  alınan  D3  vitamini  veya  bitkisel  besinlerden  alınan  D2  vitamini  ince 



barsaklardan absorbe edilir ve emilimi safra asitlerinin varlığını gerektirir (80). 

 

Gerek  deride  sentezlenen,  gerek  sindirim  sisteminden  emilen  D  vitamini  karaciğere  geldikten 



sonra  metabolizmaları  aynıdır.  Karaciğere  gelen  D  vitamini,  hepatosit  mitekondriyal  ve/veya 

mikrozomlarında  bulunan  D  vitamin  25-hydroxylase  enzimi  (25-OHase;  veya  CYP27A1) 

aracılığı  ile  25-hidroksiergokalsiferole  [25(OH)D2]  veya  25  hidroksikolekalsiferole 

[25(OH)D3]  dönüşür.  Bu  madde  kalsidiol  olarak  da  bilinir.  D  vitamininin  karaciğerde  25-

hidroksilasyonu ürün feedback mekanizması ile düzenlenir (8,80). 

 

25(OH)D  vitamini  vücudun  tüm  D  vitamini  havuzu  hakkında  en  iyi  bilgi  veren  parametredir. 



Normal serum konsantrasyonu 8- 80 ng/ml (20- 200 nmol/L) arasında değişir. Serumdaki yarı 

ömrü 21 gündür (8,11).  

 

Kalsidiol,  DBP(D  Vitamini  Bağlayıcı  Protein)’nine  bağlanarak  kan  yoluyla  böbreğe  gelir  ve 



böbreklerde  proksimal  tubuler  hücrelerin  membranında  bulunan  megaline  bağlanarak  hücre 

içine  geçmektedir.  Hücre  içinde  serbestleşerek,  mitokondride  25-hydroxyvitamin  D-1  –α 

hydroxylase  [1α-OHase;  veya  CYP27B1)  olarak  da  adlandırılan  enzimi  ile  ikinci  kez 

hidroksilasyona  uğrayarak,  1,25-dihidroksikolekalsiferol’e  [1,25(OH)2D]  dönüşür.  Kalsiyum 

ve  fosfor  homeostazında  sorumlu  D  vitamininin  biyolojik  olarak  en  aktif  şekli  1,25(OH)2D 

vitaminidir. Bu madde kalsitriol olarak da bilinir (1). 

 

Fizyolojik  olarak  25(OH)D  vitamin  hidroksilasyonunun  büyük  kısmının  böbrek  proksimal 



tubuluslarında  olur.  Plasenta  en  önemli  ekstrarenal  1,25(OH)2D3  yapım  yeridir  (11,81).1α 

 

20

hidroksilaz  enziminin  en  önemli  regülatörü  paratiroid  hormonudur.  Östrojen,  prolaktin  ve 



büyüme  hormonu  1,25(OH)2D  vitamini  üretimini  arttıran  diğer  faktörledir.  Bu  enzimi 

sentezleyen  CYP1  geni,  12q13  kromozom  bölgesinde  bulunur  ve  bu  genin  mutasyonları         

“vitamin D bağımlı raşitizm tip 1”den sorumludur. Đnsanda 1,25(OH)2D3 vitamini günde 1 g 

kadar üretilir ve plazmada 40- 60 pg/ml (16- 65 pmol/L) düzeyinde bulunur. Plazma yarılanma 

süresi 3- 6 saattir (8,11). 

 

D vitamini Fizyolojisi 



 

Böbrek ve plasenta tarafından üretilen 1,25(OH)2D, D vitamininin tek önemli metabolitidir ve 

diğer metabolitlerinin potansiyel rolleri belirlenememiştir (11). 

  

1,25(OH)2  D  vitamini,  DBP(  D  vitamini  bağlayıcı  Protein)’ye  bağlanarak  hedef  dokulara 



taşınır.  DBP  ortalama  53  kDa  ağırlığında  bir  globulin  olup,  DBP  geni  4q11-13  kromozomu 

üzerinde  bulunmaktadır.  Plazma  DBP  miktarı,  sirkülasyonda  bulunan  D  vitamini  ve 

metabolitleri  miktarının  20  katıdır.  Genelde  DBP’  nin  %5‘i  D  vitamini  ve  metabolitleri  ile 

doymuş  şekilde  bulunmaktadır.  25(OH)D  veya  1,25(OH)2D  vitamini  total  miktarının  yalnız 

%1’inin dolaşımda serbest bulunması, D vitaminin intoksikasyonuna karşı önemli bir koruyucu 

mekanizmadır (81). 

 

D vitamini aktif metabolitleri etkilerini, hedef hücrelerde sitoplazma ve nükleus içinde bulunan 



Vitamin  D  Reseptörleri  (VDR)  aracılığıyla  göstermektedir.  VDR  steroid-retinoid-vitamin  D 

transkripsiyon  düzenleyici  faktörler  süper  ailesindendir.  VDR’lerin  hormon  bağlayıcı  kısmı, 

DNA bağlayıcı bölgesi ve N-terminal bölgesi bulunur. 12q13-14 kromozomunda lokalize insan 

VDR geni, 427 aminoasitten oluşan 50 kD’luk bir proteindir. VDR’leri barsak, kemik, böbrek 

dışında  cilt,  meme,  hipofiz,  paratiroid  bezi,  pankreas  beta  hücreleri,  gonadlar,  beyin,  iskelet 

kası, dolaşımdaki monositler ve aktive T ve B lenfositlerde de bulunmaktadır. VDR içeren bu 

dokular aynı zamanda 1,25(OH)2D3 üreten yerlerdir (11,68).  

 

D vitamini reseptöre bağlandıktan sonra sterol-reseptör kompleksi, retinoik asit X reseptörü ile 


Yüklə 0,52 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   2   3   4   5   6




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©azkurs.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin