Monte Cristo Kontu (epsilon)



Yüklə 0,64 Mb.
Pdf görüntüsü
səhifə39/44
tarix02.01.2022
ölçüsü0,64 Mb.
#37205
1   ...   36   37   38   39   40   41   42   43   44
3913-Monte Cristo Kontu-Alexandre Dumas-Elchin Gen-2002-133s

OTUZ ALTINCI BÖLÜM
Okurlar, Rahip Busoni’nin Noirtier’yle birlikte bir süre Valentine’in odasında kaldığını anımsayacaktır.
Rahiple  konuşmasından  sonra  Noirtier’nin  üzüntüsünün  yerini  gözle  görülür  bir  rahatlamaya  bıraktığını
görenler, yaşlı adamın Valentine’e olan derin sevgisini bildiklerinden buna pek anlam veremiyorlardı.
Bu arada Bay Villefort, üç gün içinde açılacak bir davanın hazırlıklarıyla meşguldü. Kendini davayla
ilgili belgelere gömerek üzüntüsünü biraz olsun unutmaya çalışıyordu. Bütün bu süre içinde babasını bir
kez görmüştü. Çalışmasına ara verip bahçede kısa bir gezinti yaparken, yukarı kattaki açık pencerelerden
birinin  önünde  babasının  oturmakta  olduğunu  gördü.  Yaşlı  adam  gözlerini  Villefort’un  tam  olarak
göremediği  bir  yere  dikmişti;  ama  gözlerinde  öyle  büyük  bir  kin  ve  sabırsızlık  okunuyordu  ki,  Villefort
yolunu  değiştirerek  bu  karanlık  bakışların  neye  yönelmiş  olduğunu  anlamaya  karar  verdi.  Birkaç  adım
attıktan sonra, elinde kitabıyla bir ağacın altında oturmuş, oyun oynamakta olan Edward’ı seyreden Bayan
Villefort’u  gördü.  Noirtier  aynı  yöne  bakmayı  sürdürüyordu,  ancak  birden  bakışlarını  oğluna  çevirdi.
Yüzü bembeyaz kesilmiş olan Villefort, babasının ne demek istediğini gayet iyi anlamıştı.
“Evet, evet!” diye seslendi aşağıdan. “Bir gün daha sabredin. Sözümü tutacağım.”
Bu  sözler  Noirtier’yi  sakinleştirmişe  benziyordu,  bakışlarını  çevirmişti.  Villefort  ise  boğazını  sıkan
gömleğinin düğmelerini gevşeterek çalışma odasına geri döndü.
Gece  serin  ve  sessizdi;  evdeki  herkes  çoktan  yatmıştı.  Sadece  Villefort  sabah  beşe  kadar  oturup
çalışmayı sürdürmüştü. Davanın ilk oturumu ertesi gün, yani pazartesi günü yapılacaktı.
Villefort pencereyi açtığında doğmakta olan güneşi gördü. Bakışları farkında olmadan bir önceki akşam
babasının baktığı yere takıldı.
“Evet,” diye mırıldandı, “sözümü tutacağım.”
Ev  halkı  yavaş  yavaş  uyanmaya  başlamıştı.  Villefort  çalışma  odasından,  bir  evin  günlük  yaşamını
oluşturan  sesleri  işitiyordu:  Açılıp  kapanan  kapılar,  Bayan  Villefort’un  hizmetçisini  çağırmak  için
kullandığı zil, küçük Edward’ın neşeli sesleri…
Kahvaltı vakti gelmişti, ama Bay Villefort ortada yoktu. Uşak odaya gelerek, davanın başlamasına bir
saat kaldığını anımsattı.
Villefort  birkaç  saniye  hiçbir  şey  söylemedi.  Ellerini  masaya  dayamış,  simsiyah  saçlarının  daha  da
solgunlaştırdığı yanaklarını oğuşturuyordu.
“Bayan Villefort’a kendisiyle konuşmak istediğimi söyle,” dedi sonunda. “Beni odasında beklemesini
istiyorum. Sonra da gelip tıraş olmama yardım et.”
“Olur efendim.”
Uşak  birkaç  dakika  sonra  geri  geldi.  Villefort’u  tıraş  ettikten  sonra  onun  siyah  takım  elbisesini
giymesine yardımcı oldu. İşi bittikten sonra, “Bayan Villefort sizi bekliyor efendim,” dedi.
Bay Villefort karısını divanda oturmuş gazetelere göz atarken buldu.
“Ah, sonunda geldin,” dedi sakin ve doğal bir sesle. “Ne kadar da solgunsun! Bütün gece çalıştın mı
yoksa? Kahvaltıya neden inmedin?”
Bay  Villefort  karısının  bu  soru  yağmuru  karşısında  sessiz  kalmıştı.  Sonra  dik  bakışlarını  oğluna


çevirerek: “Edward, gidip salonda oyna,” dedi. “Annenle konuşmak istiyorum.”
Kocasının bu sert ve kesin ses tonunu işiten Bayan Villefort, yeni bir felaket sezmişçesine olduğu yerde
titremeye  başlamıştı.  Edward  başını  kaldırıp  annesine  baktı;  genç  kadının  babasını  onaylamak  üzere
hiçbir şey söylemediğini görünce de oyununa döndü.
“Edward!  Beni  duymuyor  musun?  Dışarı  çık!”  diye  bağırdı  Villefort.  Böyle  davranılmaya  alışkın
olmayan  çocuk,  yüzü  bembeyaz  bir  halde,  titreyerek  ayağa  kalktı.  Villefort  oğlunun  yanına  gidip  onu
kollarından tutarak öptü ve “Hadi oğlum, biraz sonra gelirsin,” dedi.
Edward çıktıktan sonra Villefort kapıyı kilitledi.
“Ah Tanrım! Neler oluyor?” diye bağırdı Bayan Villefort.
“Hanımefendi,  her  zaman  kullandığınız  zehri  nerede  saklıyorsunuz?”  diye  sordu.  Villefort  sakin  bir
sesle.
“Ne diyorsun? Seni… seni anlamıyorum,” dedi genç kadın oturduğu yere gömülerek.
“Sana  soruyorum,”  dedi  Villefort  aynı  sakinlikle.  “Kayınpederimi,  kayınvalidemi,  Barois’yı  ve  kızım
Valentine’i öldürmek için kullandığın zehri nerede saklıyorsun?”
“Ne?”  diye  çığlık  attı  Bayan  Villefort.  Bakışlarındaki  dehşet,  bütün  bedenini  saran  titreme,  en
merhametsiz kişi için bile dayanılacak gibi değildi.
“Yanıt vermiyorsun,” diye bağırdı Villefort. Sonra öfkesinden daha da korkutucu olan bir gülümsemeyle
ekledi: “İnkâr etmediğine göre kabul ediyorsun.”
Genç kadın bir şey söyleyecek oldu.
“Bayan  Saint-Meran’ın  ölümünden  beri  evimde  bir  katil  olduğunu  biliyordum,  Bay  d’Avrigny  beni
uyarmıştı,”  dedi  Villefort.  “Barois’nın  ölümünden  sonra,  Tanrı  beni  affetsin,  masum  meleğimden  bile
kuşkulandım. Ama Valentine öldükten sonra hiç kuşkum kalmadı, diğerlerinin de öyle. İki kişinin haberdar
olduğu  ve  birçok  kişiyi  kuşkulandıran  suçunuzu  yakında  herkes  öğrenecek!  Artık  kocan  olarak  değil,
yargıcın olarak konuşuyorum!”
Genç kadın yüzünü ellerinin arasına sakladı.
“Ah, sana yalvarıyorum… görünüşe aldanmayın,” diye kekeledi.
“Bu  kadar  korkak  olamazsın!”  diye  bağırdı  Villefort.  “Aslında  zehir  kullanan  katillerin  her  zaman
korkak  olduklarını  düşünmüşümdür.  Ama  iki  yaşlı  insanın  ve  gencecik  bir  kızın  ölümlerini  kılı
kıpırdamadan  seyreden  biri  korkak  olabilir  mi?  Ustaca  kurmuş  olduğun  tuzakların,  sonunda  seni  nereye
götüreceğini  kestiremeyecek  kadar  tedbirsiz  misin?  Katil  her  kim  olursa  olsun  gideceği  yer  darağacı
olacaktır, tabii kurbanlarına verdiği zehrin birazını da kendi için saklamayı akıl edememişse….”
Bayan Villefort korkunç bir çığlık attı, bütün yüzü dehşetle gerilmişti.
“Ah, darağacından korkmana gerek yok. Onurunu lekelemek istemem, çünkü böylelikle kendi onurumu
da  lekelemiş  olurum.  Söylediklerimi  anladıysan,  darağacında  ölmeyeceğini  de  anlamışsındır.  Bir  kez
daha soruyorum, kullandığın zehir nerede?”
Genç  kadın  çaresizlik  içinde  ellerini  kocasına  uzatarak  bağırdı:  “Hayır,  hayır!  İstediğin  bu  olamaz!
Tanrı  aşkına!  Bir  zamanlar  bana  beslediğin  sevginin  anısı  için!  Ah,  oğlunun  hatrı  için…  oğlum  için
yaşamama izin ver!”
“Hayır! Hayır! Yaşamanıza izin verecek oluırsam günün birinde belki onu da öldürürsün!”
“Oğlumu  öldürmek  mi?”  diye  bağırdı  genç  kadın  kendini  kocasının  ayakları  dibine  atarak.
“Edward’ımı  öldürmek  ha!  Ha  Ha!”  Korkunç,  delice  bir  kahkaha  attıktan  sonra  Villefort’un  dizleri
dibinde öylece kaldı.
“Unutma,” dedi Villefort. “Geldiğimde adalet yerini bulmamışsa, seni kendi ellerimle tutuklayacağım!”


Bayan  Villefort  soluk  soluğa  dinliyordu;  bedeninde,  vahşi  bir  bakışın  asılı  kaldığı  gözlerinden  başka
hiçbir yaşam izi kalmamıştı. Bir an Bay Villefort ona acıyarak baktı.
“Hoşça kalın hanımefendi, hoşça kalın!” diyerek odadan çıktı.
Mahkeme  sona  ermişti.  Bay  Villefort  kalabalık  sokaklardan  geçtiği  arabasının  içinde  sabah  olup
bitenleri  düşünüyordu.  Araba  evin  önünde  durdu.  Villefort  aceleyle  eve  girdi.  Noirtier’nin  odasının
önünden  geçerken  babasını  yabancı  bir  adamla  otururken  gördü,  ama  kafası  başka  şeylerle  meşguldü.
Hemen salona gitti, kimse yoktu. Koşar adımlarla Bayan Villefort’un odasına çıktı. Kapı kilitliydi.
“Heloise!” diye bağırdı. “Kapıyı aç!”
İçerden ses gelmeyince Villefort kapıyı kırarak içeri girdi.
Bayan  Villefort  solgun  yüzüyle  kapıda  durmuş,  kocasına  bakıyordu.  Cansız  elini  uzatarak,  “İsteğini
yerine getirdim,” dedi. “Hâlâ ne istiyorsun benden?”
Sözlerini bitirir bitirmez elindeki şişeyle birlikte yere yığıldı. Bayan Villefort ölmüştü!
Korkudan dehşete kapılmış olan Villefort kapıya doğru gerileyip cesede baktı.
“Oğlum! Oğlum nerede?” diye bağırdı. “Edward’ı dışarı çıkarın, annesini bu halde görmemeli…”
“Bay Edward aşağıda değil efendim,” dedi uşaklardan biri. “Hanımefendi yarım saat önce onu yanına
çağırmıştı. O zamandan beri Edward odadan çıkmadı.”
Villefort’un  her  yanını  soğuk  ter  basmıştı;  bacakları  tutmuyordu.  Bir  anda  kafasına  türlü  düşünceler
doluşmuştu. Hemen Bayan Villefort’un odasına geri döndü.
“Edward! Edward!” diye seslendi. Yanıt gelmiyordu. Bayan Villefort’un bedeni boylu boyunca kapının
önünde  uzanıyor,  büyük  olasılıkla  Edward’ın  uyumakta  olduğu  odanın  girişini  kapatıyordu.  Sanki  genç
kadın  oğlunu  saklamak  istercesine  kapının  önüne  uzanmıştı.  Villefort  cesede  bakmaya  bile  korkuyordu.
Bütün  bedeni  titreyerek  genç  kadının  üzerinden  atladı  ve  yan  odaya  geçti.  Edward  divanın  üzerinde
yatıyordu;  uyuyordu  hiç  kuşkusuz.  Bütün  yapması  gereken  oğlunu  kucaklayıp  bu  korkunç  yerden
uzaklaşmaktı,  uzaklara  gidip  her  şeyi  unutmak…  Villefort  divana  gidip  oğlunu  kucağına  alarak  ona
seslendi;  çocuk  hiç  tepki  vermiyordu.  Dudaklarını  çocuğun  yanaklarına  bastırdığında  ne  kadar  soğuk
olduklarını fark etti; elini küçük kalbinin üzerine koydu, kalbi atmıyordu; çocuk ölmüştü.
Villefort  dehşet  içinde  dizlerinin  üstüne  çöktü;  küçük  Edward  kollarının  arasından  düşüp  annesinin
yanına  yuvarlandı.  Ceketinin  cebinden  katlanmış  bir  kâğıt  düştü.  Villefort  kâğıdı  alınca  karısının
elyazısını tanıdı. Mektupta şu satırlar yazılıydı:

Yüklə 0,64 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   36   37   38   39   40   41   42   43   44




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©azkurs.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin