Tercüman gazetesinin yayını olarak hazırlanan bu eser Garanti Matbaacılık ve Neşriyat tesislerinde dizilip basılmıştır



Yüklə 1.23 Mb.
səhifə10/11
tarix27.04.2017
ölçüsü1.23 Mb.
1   2   3   4   5   6   7   8   9   10   11
KARŞİ ŞEHRİ

  • «Şehrin yüksek şahsiyetlerini ziyaret — Ayı oynatıcısı bir çingene — Yüz yaşında bir adam — Hâmam; masaj — Bir köprü — Rakkaslar — Tasvir — Halka açık bir bahçe — Fazla mutaassıp olmıyan bir velî.»

    1. Nisan günü, mart ayında oturduğumuz eve yeniden yerleştik.

    • Rus Türkistanfndan ve Avrupa'dan haberleri bize getirecek olan bir yiğitin Semerkand'dan dönmesini beklemek üzere birkaç gün burada kalacaktık. Arzumuz, bize çok methedilen Buhara'ya gitmekti; ancak bu seyahati genepal Kaufmann'ın tavsiye mektubunu yanımıza almadan yapmamıza imkân yoktu. Semerkand'dan Taşkent'e yolladığımız telgrafın cevabında Genel Vali'nin felç olduğu, hatta bir söz bile söyliye- mediği yazılmaktaydı, iyileşmesini beklemek gerekmekteydi ve hasta sağlığını bulamaması hâlinde yerine tâyin olacak Vali bize gerekli mektupları verecekti. Böylece Buhara yolculuğumuzu daha ileri bir tarihe bıraktık.

    • ı^arşi'ye ilk gelişimizde Beğlik makamı boştu; şimdi, Emir'in yüce buyruğu ile yirmi yaşlarında genç

    • bir adam bu çok önemli mevkiiye getirilmişti. Genç Beğ herşeyin en güzelini yapmaya çalışıyordu; bizi yüksek tabakadan insanlar gibi ağırlamak istedi; arka arkaya yolladığı ulakları ile durmadan sağlığımız hakkında bilgi istedi. Biz de aynı cinsten iltifatlar ile cevap yolluyorduk. Abdul yeterince siyasî davranmasını biliyordu; ona gereken işareti vermek kâfiydi: «Gerektiği şekilde cevap ver!» Ve daha önceden zembereği kurulmuş bir âletin çalışması için düğmesine basılması gibi üstad Abdul hiç aralıksız konuşmaya başlıyor, seçilmiş terimlerle dolu cümlelerini yerine göre ustalıkta kullanıyordu. Abdul Semerkandlıydı, Semer- kand'da da yaşamasını bilirlerdi; zarif bir şekilde selâmlamasını, koluna özel bir görünüş vererek çay içmesini bilenlere «Molla» denirdi; Abdul güvendiğimiz adamımızdı, okuma - yazma biliyor, konuşurken Fars ‘ehçesi kullanmaya özel bir itina gösteriyordu. Ona saygı ile davranıyorlardı.

    • Karşi'nin ileri gelen şahsiyetleri ziyaretimize geldiler. Beğin adına geldiklerini ileri sürüyorlardı; aslında meraklarını gidermek için rahatlarını bozuyorlardı. Her zaman bir fincan çay içerek, bir çeyrek saat boyunca Frenklere bakmak fırsatını bulamazlardı. Ab- dül'e durmadan sorular soruyorlardı: -Rusların dilini biliyor muyduk? Ülkemiz İngi11izlerin ülkesine yakın mıydı? Rusça bilmediğimize göre Rûm ülkesinden mi geliyorduk?

    • Abdül, «— Hayır, bunlar Frenktir.» dedi.

    • Demek Frenkler; Rûm'dan öte sadece Frenk- ler vardır. Onlar için Frenk kelimesi Rus ve Müslüman olmıyan bütün Batılılardı. İngiliz malları kendilerine doğudan geldiğinden İngiltere'yi Hindistan tarafında, ama daha uzakta olarak biliyorlardı.

    • ülkemizde ne yapmaya gelmişler?

    • Emirleri onları buraları görmeye yollamış, döndüklerinde inceledikleri frerşeyi ona anlatacaklar. Ayrıca Emirlerine götürecekleri bitkileri, böcekleri, kuş. ları da topluyorlar.

    • Evden ayrılmadan önce Beğ adına Karşi'de istediğimiz kadar kalmamız!» hoşumuza giden her şeyi incelememizi, kısacası kendi ülkemizde gibi davranmamızı rica ettiler.

    • Bir öğleden sonra eğlence peşinde koşan Abdul, yakınlarda ayı oynatan bir çingenenin dolaştığını ve ona «seyretmesi çok eğlenceli» oyunlar yaptırdığını haber verdi. Çingeneyi avluya soktu.

    • Avluya giren lulli (çingene) terbiyeli bir şekilde eğildi. Bir iple orta boylu,, kızıl tüylü, beyaz pençeli Orta Asya'ya hâs bir cinsten olan ayıyı çekiyordu. Çingene yaklaşık otuz beş yaşlarındaydı, saçları kapkara, derisi koyu esmer, düzgün, ama kaba hatlı yüzü çok anlamlı, gözleri kara ve iriydi. Boyu orta, gürbüz ve bacakları adaleliydi. Adamın yapısındaki incelik eksikliği bir tarafa aşağı yukarı Gırnatalı bir çingenenin eşiydi. Delhi yakınlarından olduğunu ve Ganj ırmağı kıyısında doğduğunu söylüyordu. Türkistan'a Afganistan ve Buhara üzerinden gelmişti. Hokand'da ayı oynatıcıları kendisine henüz küçük olan bu ayıyı satmışlardı; o da ayının sivri dişlerini çıkarmış, Kırgızların develere yaptığı gibi, burnundan tahta bir kama geçirmiş ve ondan sonra zavallı hayvanın sopa darbeleri altında eğitilmesi başlamıştı. Şimdi ayı, bizim avluyu dolduran çocukların büyük bir zevkle seyrettiği bir kaç oyunu ağır hareketlerle yapıyordu. «Temsil» boyunca ayı oynatıcısı tekdüze bir hava üzerinden, hem seyredenlere açıklama, hem de ayıya karnından çıkarmış gibi söylediği «han» sesiyle değiştirdiği oyunları için açıklama olan sözlerle şarkı söylüyordu. Çingene hayvanın burnundaki kamayı çekiyor, elindeki sukabağı ile tehdit ediyor ve ayı arka ayakları üzerinde bir rakkas gibi oynayıp, zıplıyordu; sonra, tıpkı bir annenin çocuğunu taşıması gibi kollarının üzerine 'bir sopa koyuyordu; daha sonra bir yolcu gibi değneğine dayanarak yürüyordu. Bir müddet geçtikten sonra yolun uzunluğundan yorulmuş gibi sırt üstü yere yatarak uyur gibi yapıyor; ayağa kalktıktan sonra ağzının kenarına konan ince bir değnek yardımıyla nargile içmeyi taklit ediyordu. Durmaksızın lulli şarkı söylüyor, «'han» diye bağırıyordu; yüzünden ter damlamaya başlamıştı. Ayı selâm verdi ve gösteri adamla ayının güreşmesi ile son buldu, güreş sonunda, insanoğlu hayvanların kralı olduğunu göstermek istercesine tabii galip geldi.

    • ister Batı'da, ister Doğu'da olsun genellikle çingeneler arasından çıkan ayı göstericilerinin seyircilere sundukları temsilin programı bundan ibarettir.

    • Lulliye para verince bol bol teşekkür etti; ayıya ekmek verince o da homurdanarak teşekkür etti; daha sonra iki artist peşlerinde toplanan ahaliyi de sürükleyerek koşar adımla uzaklaştılar.

    • Aynı gün içinde, Karşi'nin ve muhtemelen Buha- ra'nın en yaşlı adamının ziyaretini kabul ettik, en yaşlı dedim çünkü buralarda çabuk yaşlanıldığından yüz yaşında adam bulmak pek mümkün değildi.

    • Atla gelen bu muhterem ihtiyar doksan iki yaşındaydı; durumunu abartmış olmaları ihtimal dahilindey- di; her ne olursa olsun daha genç güzükmüyordu; sakalı kar gibi beyazdı. Orta boylu olup, hâlâ dik duruyor, rahatlıkla konuşuyor ve hareketlerinde canlılığı muhafaza etmesini biliyordu. Belirttiğine göre torunlarının torunlarını görmüştü. Erkeklerin on altı, on yedi kızların da on iki, on üç yaşlarında evlendirildiği bu ülkede söylediği mümkün olabilirdi. Konuğumuz bize tarımla ilgili bilgilerini ve yaşadığı müddetçe gördüğü değişiklikleri nakletti; ayrıca hâfızasının erişebildiği en uzak noktadan itibaren suların ve rüzgârlarınhikâyesini de anlattı. Guzar'da ırmakların suyunun boL laştığı, yağmurların daha sıklaştığı hakkında bize anlatılanları doğruladı ve bu olayı dağlardaki kar miktarının artmasına bağladı.

    • Konuğumuz evden ayrıldıktan hemen sonra sanki söylediklerini doğrularcasına yağmur yağmaya başladı ve güneydoğu rüzgârı sertleşti.

    • Şimdi şöyle bir olay cereyan ediyordu: Buhara Emirinin karşılık alamıyacağını bildiği hâlde,' istemL yerek Abdurrahman Han a gönderdiği armağanları Me- zar-ı Şerîf'e götürmek üzere Afganlar Bamiyân geçidinin açılmasını, karların erimesini beklerlerken, götürülen armağanların karşılığı olarak rüzgâr Afgan dağlarının zirvelerinden taşıdığı rutubeti armağanı verenin ülkesine götürüyor ve yeni zenginliklerin kaynağı oluyordu.

    • Karşi'in en büyük ve en rahat hamamını ziyaret ettik. Batıda şehrin önemli sokaklarından birini döşeten zengin örneği, varlıklı bir tüccar kendi kesesinden bu hamamı! yaptırmıştı. Yapının plam Buhara! ı bir mimar tarafından çizilmişti.

    • Küçük bir ücret karşılığı hamam herkese açıktı. Hamamdan elde edilen gelir çok sayıda öğrenci yetiştiren bir medresenin masraflarını karşılamak üzeıe sarfedili/jrdu

    • Hamamın yapılması için bağışta bulunan adam he»şeyi en mükemmel bir şekilde yaptığından b-r eziz gibi anılıyordu.

    • Buhara devletinde en iyisi olarak bilinen bu hamam Asya'da gördüklerimiz içinde en teşkilâtlı ve en iy insa edilmiş olanıydı. Önce tavanı gayet yüksek büyük bir salona giriliyordu; tavandaki bir demire tutturulmuş yağlı kandil üç fitilinden etrafa titrek bir ışık saçıyordu. O salonda hamamda çalışanlar, hizmetçiler ve her an müşterilerin hizmetinde yarı giyinik adaleli tellâklar toplanmıştı. Yukarısında iplere asılı çamaşırlar kuruyordu. Bütün çevresinde, üzeri hasırlarla örtülü geniş ve yüksek bir set dolanıyordu: set üstüne hamamcı müşterilerin çıkardığı elbiseleri yığıyordu. Yine orada hdmamın iç kısmından çıktıktan sonra dinleniliyor, u- yunuyor, tellâkların ovmasından sonra yorgunluk çıkarılıyor ve hamamın devamlı müşterilerinin seyretmekten hoşlandığı genç rakkaslar zarif elbiseleri içinde sanatlarını geliştiriyor ve alıştırma yapıyorlardı. Bu dans akademisinde sefahat düşkünleri arasında ihtiras çılgınlıkları uyanıyor ve kıskançlık cinayetleri bile işleniyormuş.

    • Eğimli bir yoldan ve dik açıyla birbirini kesen dehlizlerden havuzlara gidiliyordu. Her dehlizin sonunda kemerler altında üzeri hasırlarla kaplı taştan sıralar yapılmıştı; hamamdan çıkanlar orada kurulanmak için uzanıyorlardı. Daha sonra yuvarlak, hafifçe aydınlatılmış bir salona giriliyordu; buğu içinde ortada muazzam bir sütünün kırılmış gövdesi gibi duran tuğladan örme geniş bir masa farkediliyordu. Masa üzerinde fitilli bir lâmba vardı; masanın yanındaki sırada ise, ortadaki salondan yelpaze gibi açılan odaların dibinde alçak kubbelerin altında yerleştirilmiş haznelerdeki suyu boşaltmak amacıyla kullanılan, dövme bakırdan taslar bulunuyordu. Yıkanmaya gidenin vücudunun pişirilmesinde göstereceği az veya çok kabiliyete göre, bu adam haznelerden az veya çok kaynar su alacak, az veya çok sıcak göbek taşları üzerinde dolaşacak ve serinlemek için üzerine su serptirecektir. Kendisine masaj yapılmasını arzu ederse hemen güçlü tellâklar karşısına dikilecekler; «Mazlum» sırtüstü, bacaklarını açarak, ellerini top yapılmış çarşafa dayadığı başının üzerine koyarak göbek taşı üzerine uzanacaktır. Bir defa bu vaziyeti aldıktan tel lâkın, «kurbanı» üzerinde elleri ve ayakları çalışmaya başlayacaktır, önce sırtın, sonra kolların ve bacakların ovulması yapılır; işin- d« çok mahirdir ve durmadan, hamur teknesinde çalışan fırıncı çırağının ıslığını veya hırsla saldıran hay. vanın homurtusunu çıkarır. Her eklem üzerinde durur, •elin ve ayakların eklemlerini çıtırdatır, uzatır, bel altını bir sağa, bir sola çevirir, geriye büker ve bütün vücut elinden geçer, tabiî daima o ıslık veya homurtu ile birlikte. İşlem bitince, tellâk «cesedi» yıkar ve kurular.

    • İki sağnak arasında, Mirza İva Dila'nın eşliğinde şehri gezdik. Mirza, daima gösterişli giyinen şaka yapmayı ve lâfazanlık etmeyi seven iri ve yakışıklı bir gençti; iyi' aileden gelen, önemli olmıyan ancak babası sayesinde adı duyulan birisiydi.

    • Köprülerin parmakla sayılacak kadar az olduğu Buhara'da Kar-şi şehrinin ve Buhara devletinin iftiharı olan köprüyü göstermeye götürdü; kullanılışı daha zor fakat inşası daha az masraflı olan ırmak geçitleri kul- lanılıyordü. Köprünün boyu seksen adıma yaklaşıyordu; bir araba ve iki atlı yanyana geçecek kadar genişliğinde olan köprü pişmiş tuğladan inşa edilmişti.

    • Mirza gururla,

    • Güzel bir köprü! dedi. Ben de,

    • Allah için çok güzel bir köprü, diye cevap verdim.

    • Benim hayranlığım, daha iyisini görmemiş olan ve AvrupalIların böyle bir tane inşa edemiyeceğine inanan Mirza'yı büsbütün gururlandırdı.

    • Köprüden sonra bizi bir çömlekçiye götürdü. Çok adaleli, üstünde basit bir don taşıyan Özbek işçisi ayakları ile çamur yoğuruyordu.

    • Toprağı daha ne kadar yoğuracaksın ?

    • Bir gün boyunca; sonra bir az ellerimle çalışacağım, o zaman şekil verilecek hâle gelecektir.

    • Testilerinin en pahalısını kaça satıyorsun?

    • Bir çeyrek tangaya.

    • Testi veya çömleği nasıl imâl ettiğini bize gösterebilir misin?

    • Memnuniyetle.

    • içinde tahtadan döner âleti bulunan atölyesine girdik. Dönen yuvarlağın üzerine bir parça toprak yerleştirdi ve ayaklarının yardımıyla yuvarlağı hızla ekseni üzerinde çevirmeye başladı. Bir an içinde, ellerinden başka âlet kullanmadan zârif görünüşlü bir vazo imâl etti.

    • Mirza ona şu soruyu sordu: — Mesleğini öğrenmen için ne kadar çalıştın?

    • Altı yıl.

    • Sen de amma ahmakmışsın! Etrafta biriken meraklılar kahkahalarla gülmeye başladılar. Bu a.raua komşu çömlekçilerin işçileri de bizi görmeye gelmişti; hepsi çok gürbüz ve çok adaleliydi, ama boyları kısaydı.

    • Vazo iyice döndükten sonra güneşte kurumaya bırakıldı, sonra da bir gece boyunca pişmesi için fırına atıldı. Fırın bozkırdan toplanan çalı çırpı ile ısıtılıyordu.

    • Çömlekçilerden sonra, Karşi'nin büyük ölçüde ticaretini yaptığı dökümden tencere imâlatçılarını ziyaret etti-k. Ham maddesi deve sırtında Rusya'dan getiriliyordu.

    • Şehr-i Sebz'e hareket etmezden bir gece önce Mirza bize gelerek akşamleyin Beğ'in bizim şerefimize dansörler göndereceğini haber verdi.

    • Akşam çökerken hizmetkârlar gelerek, üstü kapalı balkonun damını tutan iki sütün arasına gerdikleri ipe fenerler astılar. Yere de keçeden halılar serildi, içinde güzel yanan «Saksavul» kömürleri olan mangallar! müzisyenlerin istifadesine sunmak üzere halının bir ucuna dizdiler, içyağı yakan gayet iri kandiller yakıldı; avludan geçen meraklıların yüzü canlı ışıkları ila aydınlanıyordu. Davula vurulan bir kaç darbe sanatkârların gelişini ilân edince, halk onları görmeye koş. tu. Abdul'un neşesi yüzünden okunuyordu; gelenleri belirgin bir ihtimamla karşıladı. Hep birlikte balkonun dibinde, halının kenarına yerleştik.

    • Orkestrayı teşkil eden üç müzisyen dümbelekleri ile mangalların önünde bağdaş kurdular; dümbeleklerini ateşin üzerinde tutarak derinin gerilmesini sağladılar. Arada sırada bir darbe vurarak gerilme derecesini ölçmek istiyorlardı. Rakkaslar yaklaştılar ve bizi selâmladılar. Beş kişiydiler, içlerinden en iri ikisi kadın elbiseleri, diğer üçü de erkek elbiseleri giymişlerdi. Yüzleri halka dönük duvara sırtlarına vererek bağdaş kurdular, iki hizmetkâr ellerinde meşalelerle oyuncu- Jarı aydınlatarak daha iyi görülmelerini sağlıyorlardı.

    • Rakkasların en büyüğü on altı, en küçüğü on iki yaşındaydı. Yüz hatları ince, yüzleri kadınımsı, gözleri makyajla irileştirilmiş, kirpikleri boyanmış ve kaşları siyah bir çizgi ile alnın altında birleştirilmişti. Başın üzerinde traş edilmiş saçları şakak kısmında uzun bırakılmıştı. Kadın elbisesi giyenlerin başında, bir eşarp ile tutturulmuş yalancı saç örgüleri vardı, uçları da omuzlarına kadar geliyordu. Parmaklarında da yüzükler parıldıyordu. Şalvarları ayak bileklerinde büzülmüş, khalatları ise belden penslenmişti.

    • En genç üçü gösteriyi açtı; içlerinden birinin yüz hatları dikkati çekecek saflıktaydı; yüzü de çok güzeldi, halk kendisine övücü sözler sarfediyordu. O da en tahrik edici gülücükleriyle cevap veriyor, en şehe. vî pozlara bürünüyordu. Bu rakkasların ne biri, ne diğeri sanatlarına gereğince vâkıf değildi; başarılarını daha ziyade gençliklerine borçluydular. Bir müddet sonra yorulunca eskiden işgâl ettikleri yere bağdaşkurdular. Kendilerine çay ikrâm edildi, Abdul onlara şeker verilmemesi için gözkulak oluyordu.

    • ilk iki oyuncu sahneye geldiler. El ve ayak bileklerine çıngıraklar takılmıştı. Her ikisi de olağanüstü kabiliyette rakkasdı; ince ve çevik hareketleri yapmakta çok ustaydılar. Hele bir tanesinin hareketlerinde ve davranışlarında şaşırtıcı ve dişice bir letafet vardı. Vücudu kıvrak, elleri ve ayakları narin, iri kara gözleri uzun ve ipekli kirpiklerle gölgeli, yüzü ince, kısacası bütünüyle eski Yunanlıların ve Antik devrin hayranı olduğu hunsa tipinin canlı ve mükemmel bir örneğiydi. Erkek değildi, kadın da denemezdi; Asya'da hemen hemen her şehirde raslanan mayası bozuk erkeklerin aradığı garip bir yaratıktı.

    • Şimdi birinci oyuncu ayaktaydı, kadın süslerini düzene koymakla meşguldü; dümbeleklerin sesleri yükselerek aksetmeye başladı, ağır bir tempo ile çalıyorlardı. Rakkas durduğu yerde sağ ayağını ağır ağır cetvel gibi kaldırdı, sol kalçasını fazla oynatmadan tekrar yere indirdi; aynı zamanda sol elini yüzünün hizasında tutarak sağ eliyle ayasına vuruyor ve hafifçe kaydırıyor ve her defasında başını ölçüyle sallıyor, zilleri şıngırdıyordu. Sonra dümbeleklerin temposu hızlandı, o da ayaklarına ve ellerine aynı hareketleri vererek öne ve arkaya kaymaya başladı. Müzisyenler çok tiz bir sesten şarkı söylemeye başladılar; rakkas, sanki dengesini arayan birisi gibi kollarını yatay olarak açtı ve her adımda elinin birini başının üzerine koyarken diğerini uzaklaştırdı. Sonra omuzlarını zarif bir şekilde oynatarak kollarını sallaya sallaya, başını geriye atarak, uzaklaştı, daha sonra ellerini kalçalarının üzerine koydu yavaş adımlarla yürümeye başladı. Tempo çok hızlanmıştı, bir dakika müddetle tek ayağının üstünde fırdöndü gibi baş döndürücü bir hızla dönmeye başladı. Müzisyenler cehennem azabı çekermişçesine haykırıyorlardı, derken dümbeleklerine kuvvetle vurdular ve o anda rakkas durdu. Gösteriye başlarken yüz ifadesine büründü; tempo yeniden yavaşlamıştı, küçük adımlar atarak, kolları havada, yüzünde bir tebessüm, gelip karşımızda bağdaş kurdu. Aynen onun hareketlerini taklit eden arkadaşı da yanındaydı. Başı yere değecek şekilde arkaya eğildi, gevşek bir şekilde beli üzerinde kıvrıldı ve orkestranın muazzam bir «uah» sesiyle sinirli bir sarsıntıyla doğruldu. Yavaş yavaş ve devamlı salınarak şarkı söylüyor, ellerini vuruyor, örgülerini okşuyor, dizi üzerinde dikiş diken, süslenen kadını taklit ediyor, saçlarına gûya yağ sürüyor, itina ile göğüslerini okşuyordu. Bu sırada tempo ağırlığını muhafaza ediyor, aralıksız salınmalar İspanyolların fandango dansında olduğu gibi karnın ileri doğru hareketleriyle birlikte sürüyordu. İki baca (1) doğruldular, kolları havada ilerlediler, oldukları yerde sallanırlarken elbiselerinin eteklerini havalandırıyor, başlarının üzerine kadar çıkartıyorlardı. En sonunda ellerine birer değnek aldılar, onları başlarının üzerinde vurarak salınmaya devam ettiler, sonra içlerinden biri tek dizini yeıe koydu, öteki de durmadan dönerek her defasında yüzü arkadaşını gördüğünde onun sopasına vuruyordu. Sonra öteki diz çöktü, diğeri aynı hareketi tekrarladı. Nihayet ellerindeki değnekleri fırlattılar. «Yıldız» ortada tek başına kaldı; orkestranın şarkılarıyla coşarak inanılmaz bir hızla dönüyor ve şarkı söyleyerek halının çevresinde dolanıyordu. Sonunda dümbelekler son vuruşu çaldılar, dizleri üzerine düştü, eğildi, sonra ayu- ğa kalktı ve gerçekten hakettiği bir tas çayı içti.

    • Bacaların raksı aşağı yukarı böyledir.

    • Raks başladığında Buhara11lar dikkatlerini hem rakkaslara hem de bize verdiler; bu gösterinin bizdo

    • uyandırdığı izlenimi yüzlerimizden okumak istiyorlardı. Fakat bir müddet sonra bir kaçı dışında hepsi rakkaslardan gözlerini ayıramaz oldular. Kalabalık içinde veya ön sırada oturan böyleleri, yarı aralık ağızlan, uzamış dudakları, çakmak çakmak gözleri ile şehvetin sn üst noktasında olduklarını belli ediyorlardı. Kelimenin tam anlamıyla Abdul kendinden geçmişti, baçalar dans ederken susayınca onlara çay fincanını uzatan veya bir nefes tütün çekmek istediklerinde iyi yanan nargileyi veren hep o oluyordu. Onlar da Abdul'e baygın bir bakışla teşekkür ediyorlardı. Zaten bu gençler sahneye çik- tıklarında halkla yakın ilişkiler kuruyorlar, kendilerine esir olmaları için hayranlarına bol bol yorgun bakışlar, vaat dolu tebessümler fırlatıyorlardı.

    • Bir olay az kalsın gösteriyi yarıda kesecekti; halk arasında başkş baçalar vardı; bunlardan birinin dostu (!) seyircilerden birinin aşkına fazla sokulduğunu görünce, kendi topraklarında avlanmaya kalkan cüretkar kişiye tehditler savurmaya başladı. Hemen Beğ'in bir adamı araya girdi ve genellikle kanlı biten bir dövüşün başlamasına meydan vermedi.

    • Ertesi gün, Karşi'nin en yeşil bahçesi olduğu söylenen halka aç:ık bir parka gidecektik. Mazgalları tem. sil eden oyulmuş toprak bir duvarla çevriliydi. Orada fazla kalabalık bulamadık. Bir ucunda güzel görünümlü,cephesi mineli tuğlalarla süslü bir cami yükseliyordu; onu da Abdullah Han'ın yaptırtmış olması gerekiyordu. Su birikintileri çevresinde çimen, meyve ağaçları, dutluklar ve bahçeyi hoş bir köşe yapmıştı; halk yemek yemeye, çay içmeye, şarkıcı dinleyerek eğlenmeye, ama daha ziyade gölgelikte uyumaya geliyordu.

    • Bu bahçenin bekçisi aynı zamanda dokumacıydı. Kendisinin imâl ettiğini söylediği tahta ve sazdan yapılmış bir tezgâhta ipekten güzel bir kumaş dokuyordu. Mümkün olduğu kadar basit Jaokart marka tezgâhı andırıyordu; mekiği eliyle hareket ettiriyordu.

    • Dokumacının oturduğu evin hemen yanında, açık havada güzel bir ağacın altında bir hayli yaşlı adam çömelmiş duruyordu. Yoldan geçen biri saygıyla ona doğru ilerledi, eğildi, çömeldi ve tevazuyla ellerinden öptü; sonra geri geri çekilirken uzun uzun selâmladı.

    • Bu adam kim ?diye sordum.

    • Bir velî. Bir kaç yıl önce ölen babası da ünlü bir velî idi, müminler dua etmek üzere türbesi önünden hiç eksiz olmazlar; diye Abdul cevap verdi.

    • Başta Mirza olmak üzere bize eşlik edenler bu saygıdeğer ihtiyarın elini öptüler. Sonra, yanından hiç ayrılmayan torununun verdiği bir fincan çayı içti.

    • Onu hürmetle selâmladık ve Abdul'u ona en derin «selâmün aleykümlerimizi» iletmekle .görevlendirdik.

    • O da görevini büyük bir liyakatla yerine getirdi; velînin eteğini öptü, o da bize hayır duâlarını ve iki Frenk için Allah'a uzun ömür ve sağlık dileklerinde bulunacağı vaadini iletmesi için Abdul'u görevlendirdi.

    • KAŞGA- DERYA VADİSİ

    • «Cüzzamlılar — Çingeneler — Bir Özbekin ölümü dolayısıyla yapılan keçi yarışı — Kahraman Ab- dul — Çırakçı — Fazla zekî olmıyan bir Beğ — Şehr-i Sebz Özbekleri — Şamatan -— Şehr Buhara ordusu; Emirin sarayı — iyi Askerler — Büyük yılan efsanesi.»

    • Buhara ya yapacağımız ziyareti daha sonraya aldığımızdan, en iyisi hemen Semerkand'a gitmek oradan da Açlık Bozkırı.'na hareket etmekti.

    • Zerafşan vâdisinin kuzeyindeki bozkır iki ay önce göğün rahmetine kavuşup bitkiler çiçek açmış iken burada tam yağmur mevsimi içindeydik (kolleksiyon yapanlar için en kötü mevsim). Tohumlardan başka şeyler de toplamak istiyorsak acele etmek zorundaydık. 5 mayıs günü yağmur yağmaya başlamadan önce, bulutlarla yüklü bir göğün altında Şehr-i Sebz e doğru hareket ettik.

    • Şehirden çıkarken, son evlerin yakınlarında, yol boyunca kadınlar oturmuş veya çömelmişlerdi; yüzlerinde at kılından siyah bir peçe, vücutlarında da matemli görünüşlü bir «paranca» (1) vardı. Biz geçerken

    • (1) Batı Tiirkçesinde ferace.

    • *

    • ayakları dibinde duran tahta keşkülleri ellerine alarak ve yerlerini terketmeden bizden sadaka istediler. Bunlar «makav» (1) kadınlardı: bir kısmı yaşlı, çökmüştü; diğerleri, kucaklarında masum yüzlü, bir müddet sonra cüzzamın korkunç pençesine yakalanacak bir ifade taşımayan çocuklarını tutan gençlerdi. Bizden sadaka isterlerken yaptıkları hareket sonucu yüzlerinin bir kısmı açıldı ve bir an içinde kırmızı, iğrenç bir yara hâline -gelmiş yanak veya alınlar gördük.

    • İçlerinden zarif görünüşlü bir tanesi henüz hastalığın dokunamadığı yüzünü gösterdi ve kederli ve mütevekkil bir gülümseme ve acıklı bir sesle sadaka istedi; çıplak güzel kolunda gümüş bir bilezik parlıyordu; her ne kadar cüzzamlıysa da kadının sahip olduğu şuhluktan vazgeçmemişti.

    • Bu talihsiz insanlar daima şehirlerin civarlarında yerleşmiş olarak Buhara Devletinde çok sayıda mevcuttular.

    • Bazen bir araya gelip bir köy teşkil ediyorlardı: Karşi'de yaşayanlar yüz elli evlik bir köy meydana getirirlerdi. Dilencilikle bayatlarını devam ettiriyorlar, en fazla işleyen yol üstlerinde yerleşiyorlar ve pazar günleri hep birlikte dışarı çıkarak yolculara el uzatıyorlardı. O zaman iyi sadaka toplarlar ve bir ay kendilerini idare edecek malzemeyle kulübelerine dönerler. Bazıları şehir kapılarında yerleşmiş tüccarlardan alış - veriş ederler: dilenci torbalarını doldurarak kardeşlerine yiyecek getirirler.

    • Karşi vilâyetinde cüzzamlılarm sayısının birkaç yıldan beri gitgide arttığı anlatıldı.

    • Bu artış bol yağışlı geçen ve dolayısıyla iyi mahsûl alınan yıllar ile ilişkili gibi gözükmektedir. Halbuki basit bir raslantıdan başka bir şey yoktur. Müslü.

    • manlar alınan ürün ne kadar zengin olursa o kactar eli açık davranmaktadırlar; cüzzamlılar bu durumdan yararlanıyorlar, durumları düzeliyor, daha iyi beslenme imkânı buluyorlar, ölüm oranı azalıyor ve doğumlar çoğalıyordu. Diğer taraftan erkekler bir miktar para biriktirme yolunu buluyorlar, yeni kadınlara sahip olmayı düşünüyorlar ve istedikleri yere gitme hürriyetine sahip olduklarından, en yakın miskinhâneye gidip kız satın alıyorlardı. Bu kızlar onlara çocuklar veriyordu, fakat bu çocuklar babaya yük olmuyorlardı, çünkü ülke zengin olduğundan kocanın hesabına sadaka toplamak üzere iyi yürekli Müslümanlara uzanan eller artıyordu.

    • Simdi Çim yolu üzerindeydik; işte dağların eteklerinde bir köy olan Yakabağ'dan gelen Türkmenler. Karşı'ye kısrak satmaya gidiyorlardı. Kısrakları zayıf ve yorgun satın alıyorlar, iyi bakarak güçlendiriyor ve çiftleşme zamanı satıyorlardı.

    • Biraz ilerde bir çingene kafilesi gözüküyordu; kadınlarının yüzleri açıktı, bazıları da güzeldi. Hepsi at üzerinde gidiyorlardı. Tipleri bu ülkenin erkek çingenelerinin tipleri gibiydi: İri göz, ucu büyük, düz ve u- zun burun, yine uzun görünen profil, Özbeklerinkine nazaran daha dar gözüken yüz; fakat elmacık kemikleri daha çıkık, saçları daha koyu, gözleri bir az Kırgızların gözlerini andırır gibiydi; hepsi birden bu ırkın kadınlarının sadakat ve iffet kavramlarının dışında olduğunu gösteriyor deniyordu. Abdul'a göre çingene kadınları çok hafifti.

    • Çingeneler ilkbaharda yer değiştirme âdetine sahiptiler; bütün ülkeyi boydan boya katediyorlar, bir şehirden ötekine geçiyorlar, tahtadan oydukları çanak ve kaşıkları satıyorlardı; el falına bakıyor ve hayvan kemiklerinde geleceği okuyorlardı. Fırsattan yararlanan kadınları dilencilik yapıyordu. Pirinç veya demir telden kafes yapmakta uzmandılar.

    • Bu ilk yolculuktan sonra Kaşga-Derya'nın kıyısındaki Çim şehrine vardık. Güneybatı rüzgârının arkamızdan ittiği fırtınadan hemen bir az önce şehre girdik. Geceleyin etrafı seller götürdü.

    • Çim'den dosdoğru batıya ilerledik. Konakladığımız keıvansarayın yaklaşık beş yüz metre ötesinde, yolun sağında bozkırın bir parçası ilkbaharın bütün ihtişamıyla uzanıp gidiyordu. Rengârenk milyarlarca lâle yeşil bir örtü üzerinde yayılıyor ve rüzgâr onları yatırmak isteyince, sayısız dalgalanmalarla başlarını yeniden kaldırıyorlardı; bu, her dalgası bir renk seli olan tasavvur edilmesi imkânsız parıltılı bir denizdi. Göçebeler boyalı iplikleri ile harikulâde halılarını işlerlerken işte bu örneği aktarmak istiyorlardı.

    • Yolun iki tarafında bir Özbek avulunun saklıları ve yurtları yer almıştı. Bir gün önce bir fertlerini kaybetmişlerdi. Daire şeklinde oturmuş olan kadınlar yurdu önünde dul karısı ile birlikte ağlıyorlardı.- Erkekler ölünün şerefine keçi yarışı düzenlemişlerdi. Bu sahneyi izlediğimiz tepeden her taraftan dört nala atlıların geldiğini ve küçük bir vadide daire şeklinde toplandıklarını görmekte gecikmedik. Burası seçilen yarış alanıydı.

    • Önümüzden hızla bir atlı geçti; atının sağrısında ölü bir keçi taşıyordu. Yarışçıların yanına yaklaştı, bir meydan okuma çığlığı attı ve kovalamaca başladı. Atının karnı yere değerçesine hızla atlı kaçmaya devam etti. Yolunu kesmeye çalışıyorlar, etrafını çeviriyorlar, fakat o kurtulmayı başarıyordu. Bir atlı yaklaşıyor, keçiyi yakalamak için eğiliyor, ama o keçiyi yere atıyor, ansızın duruyor, üzengilerini terketmeden yerden yeniden keçiyi ahyor ve aksi yönde kaçıyordu. Başka atlılar daire yaparak yolunu kesiyorlar, o da bir an için yarıştan vazgeçerek keçiyi ortalarına fırlatıyor. Birden bir kargaşalık oluyor, herkes keçiyi kapmak, arkadaşlarının hareketine engel olmak için elinden geleni yapıyordu. Ansızın bir dağılma oluyor: içlerinden biri atların bacakları arasından keçiyi kapıyor ve yeni galibin arkasından av devam ediyor.

    • İyi bir at üzerinde olan ve kendini beğenmişlikten bir türlü vazgeçmeyen Abdul kendisine şöhret sağlama fırsatını kaçırmak istemiyordu. Kılıcını ve khalatını çıkarıyor, dostu Rüstem e emanet ediyor ve tırısta yarışçılara doğru ilerliyordu. Yarışa katıldıktan bir müddet sonra çevikliği sayesinde keçiyi ele geçirmeyi başarıyor ve bize doğru kaçıyordu. Bu yarış kurallarının dışında bir davranıştı; töreye göre keçiyi muhafaza ederek üç defa yarışın yapıldığı alanda dönmek gerekiyordu.

    • Kahraman Abdul atının çevikliğine fazla güvenmiş ti; iki atlı kendisine yetişiyor, diğerleri de peşini bırakmıyordu. Kargaşalık o dereceye varıyor ki birbirleri ile çarpışan insanlardan başka bir şey göremiyoruz. Birden dağılıyorlar ve o zaman yerde sırt üstü yatan, kendini kurtaran atı da dört nala koşan Abdul'u görüyoruz, bu arada Özbek usûlü kabaca yere attıkları tufeyli ile hiç meşgul olmıyan Özbeklerin süratle uzaklaştıklarını farkediyoruz.

    • Bir an için sadık adamımızın kemikleri hakkında endişeye kapıldık; fakat bacakları üzerinde doğrulmakta gecikmiyor ve sükûnetle, efendisinin şüphesiz dana sert bulduğu gevrek otları kemirmekle meşgul olan atının yanına zorlukla sürünüyor.

    • Bu arada Rüstem bize bu kötü maceranın sebeplerini Türkçe ve garip Rusçası ile anlatmaya çalışıyordu:

    • Abdul köpek vermedi, Özbek memnun değil, Özbek şeytan; adam çok tepelendi.

    • Bize, Özbeklerin keçiyi satın alıp birlikte eğlenmek için ortaklaşa para verdiklerini ve Abdul'un hisse ödemediği için düşmanca muameleye mâruz kaldığın: anlatmak istiyordu.

    • Ayrıca, Rüstem'in dediklerinin dışında, Abdul'un konuşmasından ve elbiselerinden onun şehirli bir Tacik olduğunu anlamış ve son derece nefret ettikleri bir ırkın temsilcisine kötü bir oyun oynamış olmaları pek muhtemeldir.

    • Atının üzerine çıkan Abdül zoraki bir gülümseme ile geliyordu; başarısızlığını anlattı ve düşmesinin sebebi hakkında bir nazariye ileri sürdü. İki atlı, biri sağına, diğeri soluna gelecek şekilde yanına gelmişti; biri keçinin arka ayağını, diğeri de ön ayağını yakalamış birden dizginlerini çevirerek, atlarını mahmuzlarmışlar ve Abdul'u atının sağrısından geriye doğru devirmişlerdi. İşte o yüzden kalçasına ağrılar girmiş, öne doğru eğilmek zorunda kalmış ve eyerin ön kayışında tutunur olmuştu. Fakat acıklı dönüşü haşmetli gidişi ile öylesine gülünç bir tezat teşkil etmişti ki çılgıncasına gülmekten kendimizi alamadık.

    • Bizim cigitin yenildiği yarış meydanından bir verst uzakta gülmeye sebep olacak herhangi bir tarafı bulunmayan, üstelik mahzun ve basitliği içinde ulu bir meydana daha rasladık. Burası, evleri harabe hâlinde ve on beş yıldan beri terkedilmiş olan Kamay. Kurgan köyü idi. Çevresindeki tarlalar tarımcıların toprağın kurumasına karşı verdikleri mücadelenin tanıklarıydı; insanoğlu ovada tabiata yenilmiş ve dağa yaklaşarak, karların erimesinden gelen suyu çalışmaktan bitkin düşmeden kullanabildiği daha elverişli şartlarda mücadelesine devam edebilmişti.

    • Kamay - Kurgan'ın çok derin've muazzam miktarlarda kaldırılmış toprakla dolu kurumuş arıkları ou bölgenin eski sakinlerinin, ellerinde çapa kahramanca kendilerini savunduktan sonra geri çekildiklerini ispat ediyordu.

    • Çim'den önce aynı sebeplerden ve aynı zamanda terkedilmiş bir büyük köyün daha olması gerekmekteydi.

    • Çim'den Karabağ'a kadar yirmi kilometre boyunca yolun iki tarafında hep Özbek yurtları gördük.

    • Karabağ'ın yolları bozuk ve çok çamurluydu. Atlar inatçı bir balçık içine dizlerine kadar batıyorlardı. İşte yine Buhara devletinin en verimli vahasının başlangıcında nemli bir vâdiye giriyorduk. Çıkarçı'ya kadar yeşil buğday tarlalarından, ortasında avullar görünen bol çimenli çayırlardan geçtik. Gün batarken Çı- rakçı kapılarına geldiğimizde sanki Asya'yı terketmiş gibiydik. Her taraftan sürüler geliyordu, çayırların ve ağaçların yeşilliği, iri bulutlarla kararmış bir gök, insanın içine işleyen bir serinlik, manzaranın boz rengi, kısacası her şey puslu bir ilkbaharda Hollanda'nın bazı köylerini hatırlatıyordu.

    • Hayvancılık ülkenin en önemli zenginliği gibi görünüyordu; bütün sokaklar, geceyi açık havada veya sığınakla geçirmek üzere evlerin avlularına doğru yol alan inekler, koyunlar, keçilerle dolmuştu. Aynı gün, kaymaklı ve kokulu süt içerken bu ineklere ve çayırlara sahip insanların tatmin olmamaları için hiç bir sebep olmadığını anladık.

    • Dar sokaklardan, haşmetmeap Turacan'ın iyi durumda toprak surları arkasında canı sıkıldığı kalesinin hemen hemen tam karşısında bulunan konuk edildiğimiz eve gittik.

    • Emir'in bütün oğullarına Turacan deniliyordu. Baba oğullarımı devletinin önemli şehirlerinin başına geçiriyor \/e genç olanlarının yanına halkı yönetmesini öğrenmeleri için kendi, seçtiği beğleri veriyordu.

    • Genç prensin sağlığı hakkında haber sorduk, bize ızdırap çektiği bildirildi. Bir yıldan beri, önce her gün sonra arada# sırada nöbetleri tutan sıtmaya yafca-

    • lanmıştı. Hemen feyzimizin yardımını sunduk: AbdüP bizi birinci sınıf hekim olarak tanıttı, zaten Frenk olmamız yetiyordu, çünkü «bu adamlar hep hekimdir» düşüncesi yerleşmişti. Turanca'ın adamı efendisinin; görüşünü almaya gitti ve efendisinin bizi kabul edeceğini, ilâçlarımızı hazırlıyabileceğimjzi bildirdi.

    • Sayemizde, ertesi gün Turacan kendisini daha iyi hissediyordu, bizi öğle yemeğine dâvet ederken yanımızda sigara getirmemizi de rica etti. Dâvetini kabuf!ettik ve bize bu dâveti getiren adamına Turacah'ın dostluğunun bizi çok duygulandırdığını ilâve ettik:

    • Saat ona doğru, kemerine pırıl pırıl parlayan bal tasını asmış kurbaşı aceleyle gelerek beklediğimizi, hemen kendisini izlememizi söyledi.

    • Atlara bindik, bizi gören nöbetçilerin ayağa kalktığı ilk kapının altından geçtik, sonra çukur ve su!u bir yolda gittik; aslında yol dediğimiz yer iki duvar a. rasında pis bir çamur ve kokuşmuş su birikintilerinden meydana gelmiş bir nevi bataklıktı. Üstü kapalı ikinci bir kapıdan, sonra Turacan'ın sarayını çevreleyen avluya açılan üçüncü kapıdan geçtik. Kurbaşı eğildi, selâm verdi ve bizi ellerinde sarılı, kırmızılı baston ile girişte ayakta karşılayan dört «odayçı»ya (1) emanet etti.

    • , Odayçıların görevi Emir veya oğulları sokağa çıktıklarında önden gitmek ve halka Farsça, «Emir'in, saadeti için Allah millete sükûn ve barış versin!» ve Turacan ile birlikte «Turacan'ın saadeti için Allah millete uzun ömürler ve sağlık versin» diye bağırmaktı. Başka odayçılar kafilenin önünde giderler ve «Müminler kalkın, Emir, Turacan geliyor!» diye haykırırlardı. Sarayın içinde kapıcı, teşrifatçı görevi yaparlar ve bizim İsviçreli muhafızların kargılarına dayandıkları gibi bas-

    • (1) Türkçe öda kelimesinden türemektedir.

    • tonlarıyla iki sağa, iki sola vururlar. Daha sonra attan indik, ve üstü kapalı ve loş bir koridordan geçerek kabul salonuna çıktık, içeri girerken yalnız kalmıştık<

    • Kabul salonu enli olmaktan ziyade uzundu; uzun vç alçak bir masa üzerinde pilâv, kızarmış et, badem, kaysı ve diğer kuru ve yaş meyveler ile dolu tabaklar dizilmişti.' Salonun dibinde maâanın bir ucünda, mavi kadifeden khalatı, altın işlemeli beyaz ince çalma'dan iri şarığı ile genç prens oturmuştu. Ayağa kalktı ve bize elini uzattı:

    • '«Esselâmünaleyküm!» dedi, biz de «Aleykümse- „ lâm!» diye karşılık verdik.

    • Sonra yerine oturdu ve bizi sol tarafında masanın aynı kenarında oturmaya dâvet etti. Önce tavuk suyu, pirinç ve bezelyeden yapılmış bir çorba ikram edildi. Ondan bir kaç kaşık aldıktan sonra tahta kaşığımız ile diğer tabaklardan yemeğe başladık. Fırsat bul- dukça ziyafet sahibini inceliyordum. Orta boyluydu; zayıf yüzü abidevî bir başlığın altında ezilmiş gibi duruyordu; esmerdi, burnu geniş delikli ve düz, dudağı iri ve sarkık, gözleri kara ve donuktu. Yüz ifadesi sıtmalı hasta ifadesini taşıyordu; fizyonomi itibariyle fazla zekî olmıyan bir insan izlenimi bırakıyordu; pis tırnaklı bu insanda bozulmaya yüz tutmuş bir hanedâmn izleri görülüyordu. Artık karşımızda yiğit Özbek hanlarının oğulları yoktu. Fransa'ya dönüşümüzde Jean - Paul Laurens'in, tahtında oturan ahmak Honorius'unu (1) görünce hemen aklıma Çırakçı'daki Turancan geldi.

    • Masada bir yandan atıştırırken, diğer taraftan son- bet'ediyorduk:

    • Babanız Emir'in sağlığı yerinde midir?

    • Ha ha.

    • Size verdiğimiz ilâç iyi geldi mi?

    • Ha ha.

    • Çok güzel olduğunu auyauğumuz ülkenizi ziy yaret etmek için uzaklardan geldik.

    • Güzel.

    • Buhara'da katettiğimiz yolların uzunluğundan hiç de şikâyetçi değiliz çünkü insanlarınız çok konuksever. .

    • Güzel.

    • Toprak da çok verimli, vahalar gerçek bir bahçe gibi ve meyveleriniz lezzeti dünyanın başka h/ç bir yerinde bulunmayacak kadar güzel.

    • Güzel!

    • Babanız ilmi severmiş, ülkesinde çok sayıda olan bilginlere ihsanlarda bulunarak onları desteklermiş.

    • Güzel!

    • Bir müddet sonra ev sahibimizden su «güzel» kelimesi ile başın sol omuza doğru eğilmesinden başka bir cevap alamayınca onun ya çok sessiz ya da geri zekâlı olduğunu sezmeye başladık. Biz sustuğumuzda odada sineğin uçuşu duyulabiliyordu; Turancan hiç bir zaman ilk sözü almıyor, sessiz duruyor, o bize bakıyor, biz ona bakıyorduk.

    • Kırk kişinin doyabileceği bir yemeğe bizi çağıran bir kimse ile sohbet etmeden ayrılmak istemiyorduk; konuşma o kadar çok vakitsiz duruşlarla kesiliyordu ki, sonunda değil söyleyecek, düşünecek bir şey kalmadığını anladığımız an izin alarak ayağa kalktık. Genç adam da bizi taklit ederek ayağa kalktı ve elini uzattı:

    • Allah'tan size uzun ömürler vermesini dileriz!

    • Çok güzel!

    • «Güzel» ve «çok güzel» işte Emir'in oğlunun bize bulduğu söylenecek sözler bunlardı..

    • Kalenin dışına çıktığımızda uzun müddet dilini tutmuş olan Abdül nihayet patladı:

    • Ne budala adam yarabbil

    • Halk arasında dolaşan söylentilere inanmak gerekirse Abdul'un söylediği sıfat pek de ağ?ır sayılmazdı. Yönettiklerinin gözünde Turancan göze batmayan bir zekâya sahip olarak niteleniyordu. Çevresinin Ulu E- mir'in oğluna gösterilmesi gereken bağlılığı göstermediği, buyruklarının her zaman harfiyen yerine getirilmediği ve genellikle Emir'in şahsına bağlı olan danışmanın sözüne itaat edildiği söyleniyordu.

    • Hizmetkârları hasisliğinden şikâyet ediyorlar, onu tahammül edilmez bir mizaca sahip bir adam olarak tasvir ediyorlardı, önceleri çok sevdiği keçi yarışını seyretmek veya bizzat katılmak üzere sık sık dışarı çıkardı. Şimdi ise sanki hapisteymiş gibi kalesinde kapalı kalıyor, hiç kitap okumuyor, ne şarkıcılardan ne de musikîden hoşlanıyordu. Bir odadan diğerine dolaşmaktan, keklikleri ile oynamaktan, doğanlarının avlarını yemeelrini seyretmekten, ve saatlarını geçirdiği ahırda atları gebreleyip, her fırsatta at uşaklarına çıkışmaktan zevk alıyordu. Babasının kendisine seçtiği karısına gelince, ona hiç önem vermiyordu. Odasında oturmayı, vâdiye bakan penceresinden ağzı açık bakmayı, arka arkaya yeşil çay içmeyi ve ona derin bir uyuşukluk veren nargileden derin nefesler çekmeyi tercih ediyordu. Hiç de bir prense yakışan bir hayat sürmüyor, daha ziyade sinir hastalığına yakalanmış biri gibi davranıyordu.

    • Yolumuz üzerinde, Çırakçı'dan fazla uzak olmı- yan bir yerde geniş ve derin bir ırmak geçidi olduğunu haber aldık, önceden yola çıkan yüksek tekerlikli bir araba üzerine yüklerimizi ve koleksiyonlarımızı yükledik, sonra, ekili tarlaların arasından geçip, bir tepenin üzerinden Orakçıya son defa baktıktan sonra Tiz-

    • Âb (hızlı su) köyüne kadar indik. Köy, adını dar bir boğazdan hızla çıkarak gürültülü bir şekilde köyden geçen bir akarsudan alıyordu. Sol tarafının yüksek y:sı köyü selden koruyan bend görevi yapıyordu; i- karsuyun, yağmur ve karların erime mevsiminde yaktığı taşkın çok şiddetli oluyordu.

    • Geçide giden kıyı üzerindeki yolda arabayı dürmüş gördük; o an için karşı kıyıya geçmek imkansız görünüyordu. Köylüler toplanmışlar, suyun akışın^ vo soyunarak, elbiselerini başlarının üzerinde toplâyan, sonra kimseye aldırmadan suya giren yayaları seyrediyorlardı. İrmağa girenler boğazlarına kadar suya gömülüyorlardı. Koleksiyonlarımızın ıslanmasını istemediğimizden suyun seviyesinin düşmesini bekledik.

    • Su seviyesinin üstünde olması için sandıklar saman demetlerinin üzerine yerleştirildikten sonra aktarma işlemi başladı. Üst tarafları tamamen çıplak gürbüz delikanlılar arabanın tekerleklerini kuvvetle itiyorlardı; arabanın her iki tarafına koşulmuş atlar üzerindeki diğer adamlar akıntıya karşı mücadele ediyorlardı. Üç gidiş .geliş sonunda her şeyimiz karşı kıyıya aktarılmıştı.

    • Karşı kıyıya geçiş esnasında yerliler bizi incelemek zevkini bir an bile terketmediler. İngiliz eyerlerimiz özellikle dikkatlerini çekiyor, bu işin erbabı gözüyle inceliyorlardı. B\z de kendi hesabımıza, ülkede cesaretleri ve kuvvetleri ile ünlü saf özbekler olarak tanınan Tiz - Âb halkını tetkik ediyorduk.

    • Yüzleri geniş, burunları iri ve kısa, gözleri küçük, yuvarlak başları geniş ve düzgün omuzları içine sağlam bir boyun ile gömülmüştü; göğüsleri geniş, hav- salâları enli, koliar ve bacaklar adaleli ve gelişmiş, şişman ve kısa parmaklı el ve ayakları enli, baldırları çıkık, bilekleri güçlüydü. Kısacası az zarif, fakat kuvvetli, iri ve ağır görünüşlü bir soyun temsiIcileriydi-1er. Hepsi yağız tenli olup bembeyaz dişleri kışa ve enliydi. Sık sayılabilecek sakallarına karşılık vücutlarının geri kalan kısmında yok denecek kadar az kıl vardı. Bu özbeklerde zekâdan ziyade namuslu ve basit bir ifade göze çarpıyordu.

    • Yük hayvanları yeniden yüklendi ve Şehr-i Kitab yolu üzerinde gururla nöbet tutan Kale-köy Şamatan'a doğru yol aldık. Her tarafta yemyeşil tarlalar, verimli bitkiler görünüyordu; burası gerçekten Yeşil Şehir ülkesiydi.

    • Şamatan Cura Beğ'in maceraları ile ünlüdür; işte bir kaç kelimeyle hikâyesi: Buhara emirinin hizmetine girdikten sonra Cura Beğ, ülkenin Beği olan ve Şehr- Sebz'de oturan Baba Beğ e gelmişti; ev sahibi ile çok sıkı bağlar kurmuş, onun üzerinde etki sahibi olmuş ve onu bağımsızlığa, kendi hesabına vergi toplamaya ikna etmişti. Emir âsiler üzerine asker göndermiş, fak-Jî her seferinde onlar su bentlerini açmışlar, ülkeyi sele boğmuşlar, toprak da çok killi olduğundan çok yapışkan bir çamur olmuş ve piyadelerle atlılar hareket edemez hâle gelmişlerdi. Kuvvetli ve cesaretli bir halktan asker toplayan Cura Beğ kısa zamanda düşmanlarının hakkından gelmişti; devamlı olarak ihtiyatı elinden bırakmamış ve Emir'e hep kafa tutmuştu. Emir de hane- dânına lâyık bir inatla bu güzel vilâyeti yeniden ele geçirmek için bir çok sefer düzenlemiş fakat Rusların Buhara ile birlikte Şehir-i Sebz'i istilâ etmelerine kadar geçen on beş yıl boyunca çabaları boşa gitmişti. Cura Beğ Ruslara karşı Şamatan'ı kahramanca savunmuş ama sonunda yenik' düşmüştü. Bugün dostu Baba Beğ ile Taşkent'te bulunmaktadır. Her ikisi de Rus- lar tarafından çok iyi karşılanmış, kendilerine maaş bağlanmıştır; Çar da eski Beğleri en sadık dostları olarak kabul etmektedir.

    • General Kaufmann Semerkand eyaletini ele ge-girdikten sonra Buhara emirine kaybını telâfi etmesi için Pehr-i Sebz'i teşkil şden iki küçük Beğlik vermiştir.

    • Şamatan'dan Şehr-i Sebze kadar sayısız meyve ağaçları dikili gerçek bir bahçe uzanmaktadır; Emir'in gözde sayfiye sarayını neden bu bölgede inşa ettirdiğini kolaylıkla anlaşılmaktadır. O evi ziyaret etmedik, fakat Buhara emirinin eğlencelerini sürdürdüğü muazzam ve ağaçlı parkının girişini koruyan çift sıra duvarları boyunca ilerlemekle yetindik.

    • Dar, bozuk, kirli yollan, loş, kapalı, tuğla kubbeli çarşısı ile Şehr-i Sebz bir Orta Çağ şehri görünümü veriyordu. Her adımda, Aksak Temür'ün doğum yeri olan ve eskiden Kaş kasabası olarak bilinen şehirde büyük fâtihin inşa ettirdiği yapıların kalıntılarına ras- lanıyordu. Bu meşhur fâtihin Şehr-i Sebz'i geniş imparatorluğunun başkenti yapmak istediğinden de bahsedilmektedir; fakat sonradan bu tasarıdan vazgeçmişti. Verimli bir ovanın ortasında, Orta Asya'nın bütün yollarının kavuştuğu bir noktada kurulmuş Semerkand, mahir bir kumandan olduğu kadar kurnaz bir siyaset güden kimse için herhangi bir başka şehire rahatlıkla tercih edilecek bir şehirdi, iyi bir yönetim ve kolay bir savunma gösteren bir mevkiye sahip başka bir başkent bulması mümkün değildi.

    • Şehr-i Sebz ise yazlık başkentten başka bir şey olamazdı.

    • Eskiden daha kalabalık olan bu şehirde şimdi on beş bin kişi yaşıyordu. Genellikle sıcak güzlerde Buhara emiri eğlenceler tertiplediği sayfiye evinde kalırdı. Aık - Saray'ın harabeleri yanında inşa edilmiş yapılarda ciddî meseleleri görüştüğü, devlet adamlarım kabul ettiği ve ordusuna nezaret ettiği de olmuştur.

    • Şehr-i Sebz'in Beğ'i kendisini ziyaret etmemiz için bizi dâvet etti. Kalenin içinde oturduğu daireye kadargidebilmek için muhafız «kıtasının işine yarayan üstü kapalı kapılarla birbirine açılan bir çok avludan geçmek gerekiyordu. Bu kapılardan her geçişimizde askerler tüfeklerini omuzlarına koyuyorlar, sıraya diziliyor- Jar ve selâm duruyorlardı. Üniformaları dehşet uyandıracak şekilde seçilmişti. Başlarında gayet iri koyun postundan börk, metal düğmeli kırmızı ceket ve alt tarafları garip şekilde bol sarı deriden «çalvar»ları vardı. Topukları demirli çizmeler giymişlerdi. Silâh olarak, kılıçlan, üçgen süngülü pistonlu tüfekleri vardı.

    • Odayçılar bizi Beğ'in yanına soktular; hizmetkârları yandaki avluyu doldurmuşlar ve maiyeti de salonun kapısında ayakta durmuşlardı. Beğ orta boylu, şişman din adamı giyinişli idi. Efendisinin güvenini kazanmış biri olarak ona öğütler veren biri olarak tanınıyordu. Son derece hürmetkâr bir nezaket gösteriyor, bizi iltifatlara boğuyor, Semerkand eyaleti valisi ve Türkistan genel valisi General Kaufmanın hakkında methiyelerinin arkası gelmiyordu. Dediğine göre Emir «Gene- ral'i tahmin edilemiyecek kadar çok seviyordu; öyle ki onun en ufak bir rahatsızlığını duyduğunda üzüntüsünden hasta oluyordu.»

    • Daha sonra Beğ yanımıza hizmetkârlarından bir kaçını vererek kaleyi gezmemizi sağladı.

    • Bir kapının karşısında kundağı ile bir top vardı, fakat ne gülle, ne de topçu görünüyordu. Bizi, askerlerin ve hizmetkârların barındırıldığı yapılarla çevrili bir çok avluda gezdirdiler. Emir ve ailesine ait daireler çinili tuğlalarla örtülü muazzam bir kapının tam karşısında Temür un inşa ettiği saraydan (1) kalan bir kısımdaydı. Kapı her an yıkılacak gibi duruyordu, bir gün dibine yaslanmış bir kulübede kalan askerleri e. zecekti. ihtiyaten daha ileriye kurulmuş olan Emir'in

    • dairesi gösterişli değildi; alçıyla boyanmış pişmiş, tuğladan tek katlı olarak inşa edilmiş, odaların önünde bütün yapıyı baştan başa dolanan üstü kapalı bir koridor yapılmıştı. Dut ve gül ağacı dikili bir bahçeye bakıyordu; bir adam sırf Emir'in kullanacağı gül yağı im- biklemekle meşguldü: Emir bu kokuyu abdest aldığı suya karıştırıyordu. Bütün odalar boş ve eşyasızdı.

    • Pazar günü ülkenin bütün çarşıları gibi tenha olan çarşıdan geçerek evimize döndük. Az miktarda fakat Rus pamuklularından daha pahalı İngiliz pamukluları gördük.

    • Üç, dört silâhçı düz ve hatta spiral yivli çakmaklı tüfek imâl ediyordu. Bütün cihazlar ve âletler elle kullanılıyordu; bu âletleri ustabaşı zeki bir usûlle kendi yapmıştı. Kazan Türklerinin Buhara'ya getirdiği demirden yapılan çubuklar bunların ham maddesini meydana getiriyordu. Bir kilo ham demir bir frank ediyordu.

    • Abdul sık sık Semerkand'dan Şehr-i Sebz Beğ'ine- Emir'in mektuplarını getirmişti; onun kişiliği hakkında pek övücü olmıyan sözler sarfetti. Onu hasis, çok konuşan, fazla el hareketi yapan, «bir çingene gibi» aşırı iltifat yağdıran, fakat yanında çalışanlara az ödeyen biri olarak tanıttı; hizmetkârları da hizmet karşılığı kendilerine vaad edîlen mükâfatları bir türlü alamadıklarından onu terketmekte gecikmiyorlardı.

    • Askerlerine gelince, ne biçim askerler olduğunu bilseniz! Rusları defetmek için onlar gibi çok asker gerekli! diye ilâve etti.

    • - Demek ki çok cesaretli değiller.

    • Cesaretli mi? Bir sopayla üç yüz tanesini kovalarsın. Onları başıboş gezenler arasından, sadece yaşamak için ne yapılacağını bilenler arasından toplandığını bilmiyor musun? Onlara günde bir tanga, iri bir börk, bir ceket ve bir tüfek veriyorlar ve hiç biri tereddüt etmeden kaydını yaptırıyor. Sonra bu meslek can».

    • larını sıktığında, Rus Türkistam'na geçerek yakalarını kurtarıyorlar.

    • Fakat bir savaş çıktığında namuslu davrandıklarını, kumandanlarına itaat ettiklerini sanırım.

    • Yağma yapmaları söylendiğinde itaat ederler ve her zaman palav yemeğe hazırdırlar. Onları yürürken görmek gerek. Ceplerinde daima ceviz, üzüm, kuru kaysı, fıstık vardır ve çok sağlam dişleri olduğun dan ağızları durmadan oynar. Sonra konakladıkları yerde eğlenmeleri için her birinin kekliği veya güvercini vardır. Ve eğer düşman yakınlardaysa onlar gibi kumandanları da hiç acele etmezler ve birbiri arkasından hasta olurlar. Daima savaştan kaçınmak için bir baha, ne bulurlar, silâhlarını atarak kaçarlar. ' Kumandanın çağrısına cevap vermeyen arkadaşının yokluğunu ania- yan biri hemen kumandana, «Kumandanım Abdullah gelmiyor, izin verin gidip onu arayayım» der. Kumandan da «Çabuk git onu bul» diye cevap verir. Gider, ama dönmez. Böylece düşman göründüğünde birliğin dörtte üçü yoktur; ilk tüfek atışında hepsi bıldırcın gibi kaçışır, o zaman büyük kumandanlar da geri çekilerek Emir'e kahramanca çarpıştıklarını, bütün askerlerinin şehit olduğunu anlatırlar; Emir de, karşısındaki yüzbaşıysa, «seni Albay yaptım!», veya albay ise «sa- ni general yaptım!» der. Ne askerler, ah ne askerler!

    • Ertesi gün ŞehrJ Sebz'in ikiz kardeşi Kitaba hareket ettik: yeşil bir hat iki şehri birbirine bağlıyordu. Yollar çamurlu olduğundan zorlukla ilerliyorduk.

    • Kitab'ın yanında akan Ak-Derya yağmurlardan kabarmış olduğundan araba üstünde ırmağı geçmek zorun kaldık. Yükler Herkül yapılı adamlar sayesinde karşı kıyıya hemen geçirildi.

    • Kitab'ın sokaktan tam bataklık hâlindeydi. Bu şehir verimli tarlalarla çevrili ağaçlar içine gömülmüştü; göze «arpan bir anıtı yoktu ve ancak bir kaç bin kişiyibarındırıyordu. Bizi dâvet eden ve çok iyi karşılayan Beğ şu anda vilâyetini gezmekle meşguldür. Emir kendisinden sahip olmadığı muazzam bir vergi istemişti.

    • Bir kalenin yıkıntıları civarında Kaşga .. Derya'vr aştıktan sonra Kaysar'a geldik ve oradan bizi Katta - Karaca geçidinden geçirecek bir rehber temin ettik.

    • Köyün beği bizi çok sıcak bir şekilde ağırladı. 0- nun evinde, Mezar-ı Şerîf üzerinden geçerek tâ Hindistan'dan Rus İmparatorluğunun bu ucuna gelmiş David Sassoön and C° markalı şeker kutusuna rasla- dık. Bize yolu göstermek üzere yanımıza uzun boylu, altmış yaşlarında, dağ yollarını çok iyi bilen bir adam verildi. Rehberimiz nereli olduğunu bilmiyordu; onun Fars olduğunu sanıyorduk. Çok küçükken Türkmenler onu Karşi'den getirmişlerdi; sevimli yüzü sayesinde Beğ onu satın almış, ölümüne kadar yanında alıkoymuştu. Beğ ölünce, köle Kaysar'da yerleşmiş, evlenmişti ve şimdi büyükbaba olmuştu; her fırsatta güldüğünden kaderinden çok memnun görünüyordu. Er> .önemli işi köyün beğine aşçılık yapmak ve önemli konukları Şehr-i Sebz'den Semerkand eyâletine götürmekti.

    • Üç saat sonunda taşlı bir dağ yolundan geçerek suların ayrıldığı ve yolcuların atlarını soluk aldırdığı- bir düzlüğe geldik. Sınırı aşmış olduğumuzdan Semer», kand'a doğru inmeye başladk; yeniden Rus Türkista- m'na girmiştik.

    • Önümüzdeki ilk kasaba Amman - Kutana varmadan önce uzun bir eteğin boyunca bize çakıl taşından bir serpinti gösterdiler. Bu serpinti kayaların tabiat o- (ayları sonunda parçalanmasından meydana gelmiş gibiydi. Fakat görünüşü «kara yılan mezarına» benziyordu, rehberimiz bize şu hikâyeyi anlattı: «Eskiden-Te- mür'den çok önce- geçidde bir kara yılan otururmuş. Üç yüz metre boyunda olup iri ağzıyla yolcuları vehatta kervanları yutarmış. Bu yoldan Şehr-i Sebz'den Semerkand a gidilmez olmuş. Ticarete büyük darbe olmuş. Emir, ülkesini bu felâketten kurtaracak olana büyük bir mükâfat vaad etmiş. Çok kurnaz bir adam şöyle bir hile düzenlemiş. Bir sandık almış içine barut doldurmuş, çok uzun bir fitil takmış. Sonra canavarın yoluna yerleştirdiği tuzak hemen yılan tarafından yutulmuş. Çakmağı çakıp fitili ateşledikten sonra patlayan sandık yılanı üç parçaya bölmüş, ölüsünü de bu yere gömmüşler.

    • Çok kişi bu yılanı görmüş mü ?

    • Evet,- ama çok yıllar önce ölmüşler. İşte yılanın mezarı budur, başını da ilerde gördüğünüz tarlanın yakınma gömmüşler.

    • Akşamleyin Ak-Tepe'de yattık, ertesi gün, Za. rafşan vâdisinde yeşil bir halı üzerine düşmüş bir demek çiçek gibi ansızın gözüken Semerkand'a doğru yola çıktık.

    • İngiliz hâkimiyeti altındaki Hindistan'da imâl tadilmiş bir şeker kutusu; eski bir köle; bir efsane; işte yolculuğumuzun bu ilk kısmını bitirirken tesbit ettiğimiz son şeyler.

    • Bu tesbitlerimiz ülkenin şimdiki duru’munu aydınlatıyordu. Önce Ruslarla İngilizlerin ticarî çatışması ve bu sonuncuların faaliyeti; sonra Rus kılıcı ile meydana gelen sosyal bir değişme; köleliğin kalkması; nihayet, Asya milletlerinin Batı milletlerine yetişmesini önleyen, tabiatüstü şeylere duyulan hayranlık, hüküm verici aklın bütünüyle yok oluşunu belgeleyen bir efsane.

    • TERCÜMAN 1001 TEMEL ESER SERİSİNDEN ÇIKAN KİTAPLAR

    1. YUNUS EMRE

    2. HUZUR

    3. 18. YÜZYIL TÜRK ÖRF VE ADETLERİ

    4. EŞREFOGLU DİVANI

    5. ORUÇ BEĞ TARİHİ

    6. BOZGUN

    7. MEVLANA

    8. EMİR SULTAN

    9. BUHRANLARIMIZ

    10. TÜRKLERİN MANEVİ GÜCÜ

    11. BİR ZAMANLAR İSTANBUL

    12. TÜRKİYE MEKTUPLARI

    13. NECATİ BEY DİVANI

    14. BARBAROS HAYRETTİN PAŞA I

    15. BARBAROS HAYRETTİN PAŞA II

    16. SOSYALİST ÜLKELERDE FİKİR
  • 1   2   3   4   5   6   7   8   9   10   11


    Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©azkurs.org 2016
    rəhbərliyinə müraciət

        Ana səhifə