Tercüman gazetesinin yayını olarak hazırlanan bu eser Garanti Matbaacılık ve Neşriyat tesislerinde dizilip basılmıştır



Yüklə 1.23 Mb.
səhifə4/11
tarix27.04.2017
ölçüsü1.23 Mb.
1   2   3   4   5   6   7   8   9   10   11
KARŞİ

  • «Evimiz — Karavul — Ersarîler — Taşkent'ten bir tanıdık —Rus hekiminin konsültasyonları— Bir musikî âletinin menşei — Çin — Hapishane — Tahtakurusu çukuru — Karşi Kraliyet Sarayı,»

  • Rus subaylarına ayrılmış büyük salonun tam karşısına gelen bir katlı yapının zemin katında hizmetkârlar, birinci katta hekim, tercümanlar. Kazakların kumandanı ve biz yerleşmiştik. Odamızın içinde eşya olarak t>ir keçe parçası vardı, penceresinden, bizim evle sokağı ayıran Arık (sulama kanalı)'ı görmek mümkün oluyordu. Pencere dörken, dört kötü kavak tahtasından imâl edilmiş iyi kapanmıyan iki kanatlı kapısı olan bir delik demek istiyoruz. Kandili yakmadan odanın içini görebilmek için bu kanatlan açmak gerekiyordu. Cam imalâtı ülkede henüz meçhul olduğundan camlı pencerelere sahip olma lüksü ancak Emir'e ait oluyor ve yağlı kağıdın cam yerini tuttuğu bir çerçeveye sahip olmak zenginlik alâmeti sayılıyordu.

  • Arık'ın öte tarafında çocuklar ve her yaştan adamlar kümelenmişti. En ufak hareketlerimizi bile gözlüyorlar, yüksek sesle fikirlerini belirtiyorlar ve fırsatı çık-

  • tığında gülüyorlardı; içlerinden biri bile hareketlerimizi kaçırmıyordu; fakat zabıta kuvvetleri ellerinde sopaları ile geldiğinde darbeler zavallıların sırtlarına yağmur gibi yağdı, bir anda çil yavrusu gibi dağılan kalabalık sokağı sessizliğe gömdü. Beş dakika sonra aynı kalabalık, ağzı açık, aynı yerde toplanmıştı. Tartışılnrtaz bir şekilde bir çekicilik başarımız vardı.

  • Kazaklar bizim yanımızda sokağın girişine yerleştirilmişlerdi. Kimi gayet büyük bir saman yıığını, ötek bir yulaf çuvalı ile durmadan gidip geliyorlardı. Mera* lılar onlarla ahbaplık ediyor, bizim köylerimizdeki n- sanların yolcularla yaptığı gibi samimî ilişkiler kurı ;r-' lardı.

  • Aslında Buhara çekindiği herkesle iyi geçinmek istiyordu; bu yüzden dostu Uruslara, dostu Afganlara, dostu Türkmenlere tebessümlerini bol keseden dağıtıyordu. Neşe dolu aynı yüzle, dostluk gösterilerine ihanet edenlere en kötü oyunları oynayacağı günden bir önceki güne kadar neşe dolu aynı yüzle kaverdak(1) ve palav dolu tabakları ikram etmekte devam ediyordu.

  • Divaneler (2) külahları, ucunda küçük bir zincir sallanan uzun bastonları ve kadumadbakh diye ar- monili bir ad taşıyan su kabakları ile boy gösterdiler. Sıra hâlinde dizildiler ve bizi çok etkileyen küçük şarkılarını bir ağızdan söylemeye başladılar; sanki bir kilisede âyin dinliyor gibiydik. Bir kaç pul (3) aldıktan sonra, şarkılarını kesmeden başları ile selâm verdiler ve gittiler. Elbiseleri liğme liğme, üstleri başları son derece pisti.

  • Gece ile birlikte, Farsça'da söylendiği şekliyle «ga

  • fı) Tencerede pişirilmiş parça koyun eti.

    1. Divâne, dilenci dervişlere verilen ad.

    2. Bakır para.

    • ravııl» geldi. Burada «karavul» deniliyordu (1). Davullu bu gece bekçisi, uyanıklığını göstermek bahanesiyle her beş dakikada bir, erkek kedilerin miyavlamasına benzeyen bir çığlık atıyor, aynı zamanda o korkunç âletine var gücüyle vuruyordu. Doğuştan sağır olmadan kesinlikle uyanmamanın mümkün olmadığı bu gürültü ile müthiş yol yorgunluğumuz olmasaydı geceyi uykusuz geçireceğimiz âşikârdı.

    • Kötü niyetlileri korkutarak inzibatı bu şekilde temin etmek bize hiç de uygun gelmemektedir, kaldı ki karavul'un gürültüsüne karışan ve sabaha kadar süren eşek anırtılar»! bu şehirde sinirli insanları çılgın yapacak sebeptir.

    • Bizimle birlikte gelen Türkmen birliğinin bir kısmı penceremizin tam karşısına gelen bir bahçede ağırlanıyordu. Ersarî halklarından olan bu atlı kavim Buhara toprakları boyunca Amu-Derya'nın iki kıyısında yaşar. Kul Hoca adındaki hanları Abdurrahman Han'ın dostu olduğundan onun Afganistan’ı istilâ etmesine yardımcı olmuştu. Adamlarını toplamış, onları Afgan Türkistanı'- na doğru ilerlemeye çağırmıştı; beş bin yurt peşinden gelmiş ve Emir'e ihtiyacı olan atlı birlikleri teşkil etmişti.

    • Bu Türkmenlerde karşılaştıklarında hemen kendilerini saran bir aile havası vardır. Hepsinin bir aşirete ait oldukları malûmdur. Genellikle orta boylu, zarif yapılı ince ve bacakları eğri olurlar. Elmacık kemikleri çıkık, burunları düz ucu iridir, gözleri çukur ve çekik, dudakları etlidir; çeneleri sivri olmasaydı yüzleri için yuvarlak denilebilirdi. Enli ve kuvvetli boyunları, başlan omuzları içine gömülü gibi duran AfganlIlardan ayırde- dilmelerine sebep olur. Yumuşak bir yürüyüşe sahip

    • (1) Bakmak, gözlemek anlamından Türkçe «Karamak» fiilinden.

    • olup, omuzları geride, bakışları cesuranedir. Önünü düzelttikleri gayet iri börkleri bir yana, elbiseleri diğer gö- çebelerinki gibidir; bol yenli uzun gömlek, ökçesiz çizmelerde kaybolan pamukludan don. Yol için pamuklu khalatları üzerine koyu renkli, keçi ve koyun kılından dokunmuş kaba ıbir kumaştan uzun bir kaput giyerler. Bizim atlılarda olduğu gibi atın üzerini örten kaputları adam ve at için yiyecekleri ihtiva eden torbayı muhafaza eder.

    • Ateşli silâh olarak tüfenkleri ve pistonlu veya taşlı tabancalanı vardır; Rus veya İngiliz menşeli olan bu silâhlar gayet kötü durumdaydılar, ince namlulu, olağanüstü mükemmellikte su verilmiş eğri kılıçları, büyük bir maharetle kullandıkları ve uzunlamasına vurdukları en gözde silâhlarıdır Hareket anında, dışardan hiç kimsenin anlamadığı bir işaret veren kumandanlarının yönetiminde hemen tuğlarının iki yarana diziliyorlardı. Sonra müfrezelere ayrılıyorlardı: bir kısmı arabalara, Hoca Saib e eşlik ediyor, diğerleri de başı boş çevrede dolaşıyordu.

    • Sokağa baktığımızda uzun siyah sakallı bir adamı ısrarla eğilerek bizi selâmlarken görüyorduk. Taşkent'te dinlemek fırsatı bulduğumuz ıbu musikişinasa benziyordu. Bizimle konuşmak istediği her hâlinden belîi oluyordu; yanımıza gelmesi için onu çağırdık. Zayıflamış, güneşte yanmış, sağlığı bozulmuş gibi gözüküyordu; eskiden ipekli kumaşlar içinde gördüğümüz o parlak müzisyen değildi. Taşkent'te çaldığı müziğin pek tutulmadığını, Şartların onu kabiliyetine göre yaşatacak armağanları vermediklerini, bu yüzden memleketine dönmeye karar verdiğini anlattı. Bizim kervana Karşi'- dan ayrılmadan önce ne pahasına olursa olsun yetişmek için kendini zorlayarak yürümeye çalışmıştı. Yayan olarak yolculuk yapmış, bazen yeme ve yatma parasını kervansaraylarda çaldığı müzik ile, bazen de kendisini çorbalarına, ateşlerinin yanına çağıran deveclere duyduğu şükranı anlattığı bir destanla karşılamaya gayret etmişti. Bizim burada olduğumuzu öğrenmekten çok mutluydu; ona karşı cömert davrandığımızı hatırlıyor ve kan içinde kalmış ayaklarını göstererek kardeşiyle birlikte kendisini arabamızda Amu-Derya'ya kadar götüreceğimizi umuyordu. Arzuladığını elde edince el lerimize sarıldı, Allah'ın lütfûnu bize vermesini temenni etti ve akşamleyin bize rebâbı ile bir hava çalıp çal mı- yacağını sordu. Hemen âletinin tellerini onarmaya taşlayacağını da ilâve etti.

    • Aynı gün öğleden sonra hekim konsültasyon yapacağını açıkladı. Kervandan bir hekimin konsültasyon yapacağı haberi kısa zamanda yayıldı ve halk tedavi için gelmeye başladı. Firengi, göz ve deri hastalıkları çok daha sıktı. On altı, on yedi yaşlarında Sâmi ırkının çok güzel örneklerinden bir Yahudi delikanlısı başını göstermeye geldi. Erpes hastalığı başının arka tarafını tamamen çıplak bırakmıştı, eğer gerekli müdahaleler zamanında alınmazsa ebediyen kel olarak kalacaktı. Hekim tedavi yapılabilmesi için bütün saçlarını kazıtması gerektiğini söyledi. Fakat Yahudi, buklelerinin makasın altında yok olmasına bir türlü razı olmuyordu; din yasalarına karşı gelmektense acı çekmeyi tercih ediyor, dindaşlarının yanına yanaklarından aşağı tirbuşon gibi sarkan bukleleri olmaksızın çıkmaya bir türlü cesaret edemiyordu. Oradaki Müslümanlar onunla alay ederken, o hiç.cevap vermedi, selâmladı ve çekildi.

    • Saçları iyice kırlaşmış bir adam kollarında güzel bir çocukla geldi. Yabancı elbiseleri görüp, anlamadığı bir lisan duyan çocuk saklanıp ağlamaya başladı. Tatlı sözler, bir kaç parça şeker korkusunu dağıttı, ağlaması kesildi. O zaman baba, «çocuğunun geçen yıl başının üzerine düştüğünü, ağır yaralandığını, yarayı ihmal ettiklerini, onun da zehirlendiğini, o zaman bir tabib çağırdıklarını, y'aranın iyileşmesi için kızgın demirle dağlanması gerektiğini söylediğini ve o işlemden sonra yaranın kabuk bağlayacağına büsbütün açıldığını» anlattı Korkunç yaranın üstünde*bulunan içyağı ile yağlanmış* keçe parçası kaldırdı, çocuk yeniden iç çekti, ve küçük yumruğu büyüklüğünde bir delikten beyni gözüktü. Her türlü tedavinin artık imkânsız olduğunu gören hekim, usûlen verdiği teskin edici ilâca teselli edici sözlerini de ekledi.

    • Buralarda hekimlik çocukluk çağında ve sağlık kuralları da meçhuldu.

    • Aynı günün akşamı bizim müzisyen sözünü tutarak, yanında zilcisi sessizce odamıza geldi. Her zaman ki nezaket sözlerinden sonra, bir kenera oturdu, uzun yenin kendisini rahatsız ettiği khalatından sağ kolunu kurtardı ve rebâbmı akord etti. Aşağı yukarı lâvta şeklinde olan bu âletin kasası çok daha derin ve sapı da çok daha uzun olup yirmi bir teli vardır: Üçü çalış, diğerleri tannanlık için yapılmıştı. Şartların kirişleri kötü kaliteli olduğundan Kabul dan aldıklarını eskitmekten pişmanlık duyuyordu.

    • Âletini çok seviyor, onu «Hindistan'ın en güzel kuşu» tavus kuşu ile mukayese ediyordu. Kasa kısmı, tavus kuşunun kurumlandığında gerdanına, uzun sapı ve anahtarları da dik başına ve gagasına benziyordu. Sanatkârın tellere dokunduğu yerden, önden bakıldığında rebâb tavus kuşu gibi şişinmiş gözükmüyor mu? Musikî âletlerinin en güzeli olmadığı da kesindir.

    • Saz şairinin çok asil hareketlerle anlattığı gibi zaten efsaneye göre rebâbı Allah icad etmişti: «Bağışlayan ve Esirgeyen, insanı yeryüzüne yollamaya karar verdiğinde vücudunu en saf kilden yoğurmaya başlamış, sonra ona zekâ yermek istemişti. Fakat zekâ geleceği görerek, maddî bir dünya içinde sıkıntıdan patlayacağını ileri sürerek İlâhî El tarafından can verilmek istenen kilin içine girmeyeceğini söyledi. Şiddetten nefret eden Allah bir kurnazlık düşündü. Rebabı yaratarak ondan öylesine ahenkli sesler çıkardı ki nefis bir musikînin tesiri altında sarhoş olan Zekâ kendisinde direnecek güç bulamadı ve kendiliğinden gelerek insanın vücudu içine yerleşti ve Allah'ın kendisine yapacağı işarete kadar bir daha o vücudu terket- medi.»

    • Müzisyen en güzel havalarını çalıyor, biz de onu gerçek bir hazla dinliyorduk. Musikîsi, alışılması güç Sart musikîsi gibi Avrupalı kulakları tırmalamıyordu. Tam karşısındaki zilcisi sağ eliyle tunçtan bir zile (sembal) veya tannanlığını arttırmak için parmaklarının ucuyla tuttuğu başka bir zilin kenarlarına vuruyordu. Geçmiş zamanlardaki kahramanların hayatlarını, son savaşları terennüm ederlerken göz göze, başları hareketsiz birbirlerine bakıyorlar ve sözleriyle eşlik ettikleri hava tırısta giden atların çıkardığı gürültüyü andırıyor, atiılanı gözler önüne getiriyordu; sonra şarkı hızlanıyor ve bir kervan üzerine üşüşen bozkır atlılarının sesleri hâkim oluyordu.

    • Ziİçinin ustasına çok hayran olduğu anlaşılıyor ve ona karşı büyük hürmet gösteriyordu. Onlara ye, mek ikram edildiğinde ustası onu çağırmadıkça yemeğe dokunmuyordu; konuşma esnasında, usta ona dönüp bir yer veya kişi adı sormadan ağzını açıp bir tek kelime söylemiyordu.

    • Müzisyen bizimle gecenin birine kadar sohbet etti. Ruslardan daha iyi makinalar yaptıklarından, havada uçmasını bildiklerinden İngiliz hakkında daha olumlu düşünceye sahipti. Fakat en kokulu, içimi en güzel çayın yetiştirildiği, en şahane porselenlerin yapıldığı Çin ile hangi İmparatorluk boy ölçüşebilirdi? Sadece imparatorların ve Emirlerin kullandığı bir fincan enfes çayı yetiştirebilmek için en azından üç neslin çalışması ve sabrı gerekmekteydi; torun dedenin başladığını ancak bitirebiliyordu; Fakat o nefis hamurdu! Ne tatlı yumuşaklıktı! Çay yığını üzerine parmakla vurduğunuzda, rebâbın en ahenkli notası gibi ses çıkarıyor, bu ses en az bir fersah uzaklıktan duyuluyordu! Bir gün, bir Çin İmparatoru çay içiyordu. Endişeli ve hayalperest bir mizacı vardı. Bir an için gerçeği unuttu, parmaklarını açtı ve çay fincanını düşürdü. Fincan parçalandığında binbir parçaya ayrılırken öyle ahenkli bir ses çıkardı ki, imparator bunu en mükemmel müzikten daha iyi 'buldu. Hemen en ince porselenden bin üç yüz fincan bulunmasını emretti ve ertesi gün akşam yemeğinden sonra fincanları sarayın bir penceresinden avluya attırdı. Ortaya, bunca halkın efendisine lâyık, İlâhî bir konser çıktı.

    • Sanatkâra ziyaret ettiği Kabul hakkında sorular sorduk. O şehirdeki günlerinden kötü hatıralar edinmişti, çünkü halkı kötü kalbli, kavgacı ve az cömertti. Orası, her yabancıyı iyi karşılayan, yolcuların hiç bir kötü muamele görmeden geçtikleri kendi ülkesi gibi değildi.

    • Başkenti Fayzebad olan ülkesi Badakşân'ı (1) görmeye geldiğimizde bize rehberlik yapmaktan çok memnun olacaktı. Ülkesini ballandırarak anlattıktan sonra sanatkâr bize tekrar teşekkür etti ve geç olduğundan çekildi.

    • Ertesi gün şehri gezdik. Çocuklar atlarımızın arkasından koşuyorlardı; damların üstünde uçurtma .u- çuranlar ise bizi arsız bir hareketle selâmlıyor; kapıların eşiğindeki erkekler bize lâf atıyordu. Tesadüfen, etrafı kokuşmuş su ile çevrili, çatlamış topraktan yüksek duvarların arkasında askerleri ile birlikte halktan uzakta yaşayan Beğ'in kalesine doğru gelmiştik. Esas

    • (1) Türkistan - Afganistan arasında bir bölge. (Ç.)giriş kapısı tamamen açıktı; giriş kısmında muhafız kıtası görev almıştı. Giriş koridorunun duvarlarına uzun fitilli tüfekler ve mızraklar/asılmıştı; muhafızlar iç kaleye girmemize asla izin vermediler. Dizginleri çevirip döndük ve idam alanından, güneşin altında, boyunlarından birbirlerine zincirle bağlanmış dört adamın bağdaş kurdukları bir caddeye çıktık. Saç ve sakalları u- zamış, iyice zayıflamışlardı. Bunlar, ihtiyaçları olan şeyleri alabilmeleri için hapishanenin önüne çıkarılmış mahkûmlardı. Ellerini uzatıyorlar ve yolcuların merhametine sığınıyorlardı.

    • Kapının iç kısmında, belinde tabancası, elinde sopası bir gardiyan uyukluyordu. Merhametsiz gardiyan pis, kara yüzlü iri yarı ve kemikli bir adamdı. Homurdanarak ayağa kalktı.

    • Hapishaneyi ziyaret edebilir miyiz?

    • Hay, hay! diyerek arkasından gelmemizi işaret etti ve önden içeri girdi. Bir avluyu bölen dört duvarın arasına çok alçak, berbat dam tertibatlı viraneler yapılmıştı. İçerde mahkûmlar dövülmüş toprak veya ince ot yataklar üzerinde uyuyordu; hepsi bir gömlek ve pamukludan bir dondan ibaret aynı elbiseyi giyiyordu; başları da açıktı. Yine hepsinin ayaklarında, birkaçının da bileklerinde zincirler vardı. Bir çoğu şerbetçe avluda dolaşıyordu, hemen çevremizi aldılar ve sadaka istemeye başladılar; içlerinden biri sefaleti gösterdi. Açık kapılardan içerde dikiş dikenler görülüyordu.

    • Gardiyana, «Bunların suçu nedir?» diye sordum.

    • Bunlar haydutlar, hırsızlardır.

    • Şu bize elini uzatan esmer iri yarı adamın suçu nedir?

    • O da hırsız, haydut!

    • Gardiyandan başka cevap almanın imkânı yoktu. Gevezelik etmeye hiç niyetli gözükmüyordu.

    • Küçük bir kapıyı açarak bizi, mahkûmların kapatıldığı hücrelerin sıralandığı bir koridora soktu. Bir âlim olduğundan şüphe etmediğimiz biri, bir kitap yazmakla meşgul olduğundan başını kaldırıp bize bakmadı bile; bir diğeri öne, arkaya sallanarak Kur'an'dan âyetler okuyordu; birbirlerine sokulmuş sıtmalılar, hastalara mahsus parlak bir gözle bakıyorlardı. Sonra, tepesinde açılmış kare şeklinde bir delikten gün ışığının girdiği son hücrenin önüne geldik. Tavandaki tahtalarda birine sıkıca tutturulmuş bir makaradan uzun ve sağfam bir ip sarkıyordu.

    • Zindancının açtığı bir mahzen kapağına dikkatsizlikten ayağımızı taktık.

    • Bakın, dedi.

    • Aşağıda, gözlerimizin önce eşyaları ayırdedemedi- ği karanlıkta yere sürtünen zincirlerin seslerini, sızlanan boğuk sesleri duyduk. Bize uzanan elleri, vücudun görünmediği insanı andıran yüzleri farkettik. Toplu hâlde bulunan insanlardan yayılan pis bir koku delikten dışarı sızıyordu.

    • Bu sefiller:

    • Sadaka, Sadaka! diye bağırıyorlardı.

    • Bir kaç kuruş atmaya hazırlanıyorduk ki, gardiyan feize engel oldu. Sadakaları kendisi topladı ve zindanda yatanları tek tek adlarıyla çağırarak, herkesin payına düşen parayı ellerine verdi. Daha sonra bir parça ekmek satın almak için verecekleri bir kaç kuruş için bu açların korkunç bir uğraşa girmelerini önlemek istiyordu. Çünkü Emir mahkûm ettiği insanlara asla yiyecek vermiyor, sadece onları barındırıyor ve geri kalanı müminlerin insafına bırakıyordu. Halkın cömertliğinin alçalması veya artmasına göre mahkûmlar sefil mevcudiyetlerini devam ettirecek «bir şeyler bulurlar veya açlığın işkencesine göğüs gererler. Zindandayatanlara bir parça ekmek fırlatılır, bir testi su verilir. Hepsi budur,'sonra mahzenin kapağı kapatılır.

    • Toprağın altında onları oraya koyan kudretli şahsın iyi zamanını beklerler. Yıllar boyu hiç bir şekilde ihtimam görmeden gübrelik üzerinde yatarlar, haşarat tarafından kemirilirler.

    • Bazen halk arasında gayrı memnunlar çıkar, vergiler zorlukla toplanmaya başlar, halk söylenir. O zaman Emir Beğ'e bir ulak göndererek halka örnek göstermesini buyurur. Mahzenin kapağı açılır, o yığın içinden seçim yapılır, bir tanesi yeryüzüne çıkarılır, elleri arkasından bağlanır, pazarın yanındaki alana kadar sürüklenir, ve orada birbirini ezen meraklıların bakışları altında —her zaman pazar olduğu günler seçilir— kur-’ ban diz çöker. Cellât sakalından tutar, başımı kaldırır ve hızlı bir darbe ile ince Buhara kılıcı ile koyun boğazlar gibi zavallının şahdamarını keser. Ceset darağacında kollarından ve bacaklarından bağlanır ve günlerce teşhir edilir; hiç kimsenin bu idamdan habersiz kalmaması ve kötülerin korkudan titremesi esastır.

    • Önce kargaların gözlerden başladığı işin, eğer suçlunun yakını veya iyiliksever birisi cesedin parçalarım gömmek üzere kaldırmamışsa, köpekler gerisini tamamlar.

    • Tahtakurulu zindanın korkunç görünümü kalbimize sıkıntı vermişti. Hapishaneden kederli ve sessiz olarak çıktık. Yiğitimiz Abdulzair dahi her zamanki konuşkanlığını terketmişti. Bir yandan atımı mahmuzlarken, diğer yandan bu saf ve bulutsuz göğün canlı canlı gömülenlerle alay ettiğini düşünüyordum.

    • Hapishaneden kırk adım ötede, pazara açılan kapıdan geçtikten sonra su dolu bir havuzun etrafında inşa edilmiş kare şeklinde dehlizlerin ortasına düşülüyordu. Bu Karşi Kraliyet Sarayından başka bir şey değildi. Boş gezen ve eğlence arayan insanların buluşmayeri olan şehrin bu köşesinde çay tüccarları ve berberler toplanmıştı. Dehlizler «çilmandislerin» gürültüsüyle çınlıyordu. Uçları kalkık ve sivri pabuçlarını giymiş olan zarifler mağazadan mağazaya kaygusuzca dolaşıyorlardı. Salınarak yürüyorlar, kalçalarında sıktıkları ipekli halatlarını itina ile kaldırarak ' ayaklarım sürüyorlardı. Bir çay tüccarının çırağı tebessümleri ve çılgın raksları ile çay tiryakilerinin ilgisini çekmeye çalışıyordu.

    • Diz çökmüş genç bir şarkıcı boynunu eğerek ve ellerini kalçalarına dayayarak kulak tırmalayıcı bir şarkı söylüyordu. Bükülebilen bir değneğe yaslanmış bir hikâyeci etrafına daire olmuş insanlara bir şeyler anlatıyordu. Kanlı bir döğüşe hazırladıkları bıldırcın ve dağ keklikleri ile sporcular başka bir köşeyi tutmuşlardı; sahipleri hayvanları tahrik etmek için ince bir değnekle gagalarına vuruyorlardı. Hayvanların gözü dönünce, kızgınlıktan kendilerini kaybedince bir-, birlerinin üzerine atılıyorlardı; galibin sahibi ortaya konmuş parayı cebe indiriyordu, iskambil oyuncuları da eksik değillerdi, Rusya'dan gelen Fransız kartları ile oynuyorlardı. Müslümanların tatil günü olan cumadan bir gün önce olduğu için berberler çok meşguldü; dine hürmetkâr her Müslüman saçlarını kazıtır, bıyığını da ağzını gösterecek şekilde üst dudağın hizasında düzelttirirdi. Müşteriler gevezelik ederek sabırla sıralarının gelmesini bekliyorlardı. Bazıları sakallarını ve kaşlarını siyaha boyatıyordu. Bir başkasının gözleri daha iri gösterilmek üzere gözkapakları arasına fırçayla hafif b\r çizgi çekiliyordu; bir öteki elinde küçük bir ayna cımbız ile burun kıllarını koparıyordu. Çilim (1) bir tiryakiden diğerine geçiriliyordu. Daha ilerde haşhaş ve afyon tiryakilerine ayrılmış bir köşe vardi;

    • (1) Nargile.

    • onları yorgun çizgileri, kurşunî renkleri ve aşırı bir u- yarmadan tam bir aptallığa düşen insanlara mahsus vahşi bakışları ile tanımak mümkündü. Biz geçtikçe bize lâf atıyorlar, iğneli sözler sarfediyorlar, garip garip bakıyorlar, adamlarımıza sorular yöneltiyorlardı. Her tarafta gürültü ve büyük bir canlılık vardı. Her yerde raslanan divâneler garip külâhları ile dükkânların köşelerini tutmuşlar, sanki borçluymuşuz gibi küstahça sadaka dileniyorlardı; zaten mevcut şamataya bir de onların bağırışları'katılıyordu.

    • Evimize dönmek üzere çarşıdan çıkarken iki yaşlı Türkmen'e rasladık. Birincisi bir çift eşeği güderken, diğeri kuyruklarından bağlanmış beş altı atı götürüyordu. Sokak dar, kalabalık fazla olduğundan ilerlemenin veya geri gitmenin imkânı yoktu. Önümüzden giden Beğ'in adamı, yolu açmak amacıyla «Şeytan» diye bağırarak ilk Türkmen'in atına bir kamçı vurdu. Yaşlı Türkmen kendisine hakaret edene doğru başını öyle şiddetle kaldırdı ki, akçıl ve sık sakalının bile yumu- şatamadığı yüz ifadesinde binbir tehdit taşıdığı hemen anlaşılıyordu. En çaresiz durumda olduklarını anlıyan iki ihtiyar bize yol verdiler. Her ikisinin de omuzlarına asılı tüfekleri vardı.

    • Bu Türkmenler Kerki civarlarından geliyorlardı.

    • Kervanımızdaki Afganlar ile Türkmenler pazara yayılarak yol için gerekli malzemeyi temin etmeye koyuldular. Karşi'den Amu-Derya kıyısındaki Kilif'e kadar sadece bozkır ve çöl vardı; hareket de ertesi gün olarak tesbit edilmişti; alış-verişlerini bir an önce bitirmek istiyorlardı, içlerinden bazıları bizi tanıdılar ve selâm verdiler.

    • KARŞİ'DEN AMU-DERYA'YA

    • «Buhara usûlü iyi niyet— ilkbaharda bozkırın uyanışı — Tasarruf yapan Türkmen — Kuyular — Seraplar — Bir tatar aşğı — Badakşan'lı bir ozan tarafından anlatılan Seyid Ahmed Han'ın hikâyesi — Kilif — A- mu Derya — Hoca Saib — Kâfirler — Afganlar — Sal — Kazaklar — Afganların önderleri — İngiliz hakkında — Sahte ormanlaf.»

    • 20mart günü halkın akın akın geldiği kalabalık ortasında şehri terkediyorduk. Kısa boylu, şişman Rah- medullah önümüzde giderek bizi şehrin çıkışına kadar uğurladı.

    • Yolumuzun üzerinde rasladığımız ilk şehir Şehri -Kent idi; Kaşga - Derya'dan gelen arıkların üzerinde kurulmuştu. Eskiden bir kale ile savunulan büyük bir şehirmiş; şimdi az sayıda nüfusu ile mütevazi bir kasabadan başka bir şey değil.

    • Asya'da her adımda kendi kendisinin gölgesi olan bir çok eski şehire raslamak mümkündü. Bu ülke şimdi düşmüş pek çok büyüklükleri saklıyor ve unutkan tarih onlardan ancak bir kelime ile bahsediyordu.

    • Şehri Kent'ten sonra ancak kırk evlik bir köy o- lan Şirvi'den geçtik; Şah-ı Şirvi adım taşıyan bir der-

    • vişten ismini almıştı. Burada özellikle bol miktarda buğday, arpa ve üzüm yetiştiriliyordu.

    • Bundan on dakika sonra da Kara Tepe adlı büyük köy vardı. Evleri, meyve ağaçları ekili geniş bahçelerle çevriliydi. Davna arrkı Kara Tepe'den geçiyordu.

    • Köy halkından birine ev adedini sordum: Altmış, dedi.

    • Biz az ilerde de aynı soruyu sordum.

    • Cevap : Dokuz yüz.

    • Yoluma devam ederken sorumu da tekrarladım.

    • Bana verilen sayılar kırk ile bin arasında değişiyordu. Halbuki, (benim kanaatime göre, bu köyde dört yüz kadar hane vardı. İçlerinden hiç biri bana gerekli bilgiyi veremiyecek durumda olduğunu itirafa yanaşmamıştı.

    • Gerçek olup olmadığı endişesi taşımadan tesadüfen verilen bu cevaplar özellikle Buharalıyı, genellikle de Asyalıyı temsil ediyordu. Onlara bir şey sorduğunuzda hemen çıkarının söz konusu olduğunu sanıyor ve uzun süre düşünmeden daha sonra karşısındaki saçmalığını ispat ettiğinde beraberce güldüğü bir yalan uyduruyordu. Asya'da seyahat etmeyi bütün kalbi ile benimseyen kimse için bu düşünce tarzı zorlukların en hafifi değildir. Gerçeği bir çok soruya ve çeşitli gözlemlere dayanarak aramak gerekir.

    • Kara Tepe ile vaha son buldu. Amu-Derya'ya kadar artık su kanalı görmiyecektik. Sağda bir köy daha, bir miktar ekili tarla ve sonra bozkır. Üzerinde bulunduğumuz Kervan yolu belirgin bir şekilde güneye doğru gidiyordu. Güney-doğu rüzgârı kuvvetle esiyor, kaldırdığı toz havada girdaplar yaparak gözümüze doluyordu. Solumuzda Yargaklı dağlarının karlı zirveleri görünüyordu. Yiğitimiz Abdulzair e göre, karşı pazarın, da düşük fiyata satılan kristal ize tuz bol miktarda o dağlardan çıkarılıyordu.

    • Karşi'den yaklaşık otuz kilometre ötede Yosuf kuyularında konakladık. Bu, süzme işleminden vaz geçirecek oranda yük hayvanı tezeği karışmış, durgun ve çamurlu bir su birikintiyiydi. Süzgeçler kısa zamanda tıkanıyorlar ve işlemez hâle geliyorlardı. Su içindeki pisliklerin kovaların dibine çökmesini beklemeye gelince, 'korkunç bir susuzlukla kavrulan kimse için böyle bir iş büyük bir cesaret ister. Su sarımtırak ve tuzluydu; bundan yapılan çay ise sütlü kahve rengine bürünmüştü.

    • Yusuf kuyuları veya daha doğrusu su birikintisi üzerinde bir kubbe vardı. Fırtınalar, yersarsıntıları kubbeyi sarsmıştı; karakteristik ihmalkârlıkları ile böL ge halkı onu onarmaktan kaçınmışlardı; şimdi sadecn kalıntılarına rastanıyordu. Zengin bir mümin bir temizleme tesisi ile bir kubbe yaptırıncaya kadar yolculu çamurlarla pislenmiş suyu içmekte devam edeceklerdir.

    • Kampımız rüzgârdan küçük bir tepe sayesinde korunuyordu. Bugünkü yolumuz kısa sürmüştü, çünkü Müslümanların bayramı vardı. Akşamleyin yeni başlı yan 1299 (Hicrî) yılını kutlayacaklardı. Ateşler gocn uzun müddet yamuk kaldı. Bizim müzisyen bir topluluk tan ötekine durmadan gidip geliyor, rebâb çalıyordu, Geç vakitlere kadar âletinin sesini duyduk. Çaldığı havalara rağmen uyuyamadık, hava nefes aliinamayar:«ık kadar ağır, atmosfer elektrik yüklüydü. Gecenin kamn lığında, bağlarından kurtulmuş, aralarında döğüşen <ıt ların kişnemeleri duyuluyordu. Onlar da sıcaklığın sinir bozucu etkisi altında kalmışlardı.

    • İzlediğimiz yol Yusuf yakınında doğuda Gu7.ini doğru ikiye ayrılıyor, ilerde yabanî ördeklerin knlkıp indiği bir su birikintisi görünüyordu. Konakladil Un ı Yusuf kuyularına doğru hızla kanat çırparak uçuyor1.11 dı. Bunlar bu yörenin ev sahipleridir; su arayanlar lunmükemmel bir rehber olurlar; bunları izleyerek mutlaka bir göle veya su birikintisine .varmak mümkündür.

    • Güneye doğru ilerlerken ilkbaharın yaklaşmakta olduğunu farkediyorduk.

    • Bozkır kavurucu kış güneşi altında uyanıyordu. Yeraltındaki yuvalarında başları kabuklarının içinde kışı geçiren kaplumbağalar güneşin ilk ışınları ile yeniden doğmuş gibi oynuyorlardı. Rüzgârın kabuklarını örttüğü toprak ve kum tabakasını kaldırmışlardı; ovada ilerlerken, güç kazandıklarını ve çoktan aşk oyunlarına daldıklarını müşahede ediyorduk. Karıncalar çalışıyorlardı; yarınlarından daima endişe duyduklarından ambarlarını doldurmakta acele ediyorlardı. Tarla kuşu neşe içinde şarkısını söylüyor, sonra yakarlardın yere doğru çılgın bir hızla iniyordu. Çimenler , nazik bir şekilde topraktan uçlarını gösteriyorlar, henüz narin olduklarından rüzgârın ufak bir esintisinde sallanıyorlardı. Kara ve bodur kılıfkanatlılar uçuşuyorlar; kulaklarımızın dibinden keyifle vızıldayarak geçiyorlar, kervanın ovanın toprağını altüst ettiğini anlıyorlardı. Bunlar çölün süprüntücüsüdürler. Ambarlarının girişinde durarak, uzaktaki gürültüleri dinliyorlar ve develerin ağır ve ahenkli adımlarını veya atların tırıslarını duyunca hemen uçuşa geçiyorlardı, özel enkaz yağmaaısı olan bu böcekler, hayvan pisliklerinin deşmesini gözlüyorlar ve hemen üzerine konuyorlardı, ön bacaklarına dayanarak, başları toprağa yakın, kılıfka. natlı, arka ayakları ile kendisinden dört defa büyük bir yerfıi iter. Bunu yuvasının yakınına kadar yuvarlar, tırmanıp bir ucundan yakalayan dişisinin yardımıyla deliği ağzına getirir, sonra dişinin itmesine yardımcı olmak için kendisini aşağı bırakır. Develerin bıraktığı ziyafete konmak için diğer rakipler geç kalmışlardı, dövüşçülerin saf dışı kalmasına kadar şiddetli bir kavga başladı. Biri yiyecekleri ile kaçmaya çalışırken, di-geri saldırganları püskürtmeye çalışıyor, bazen bir başka hırsız çift geliyor, o zaman karşılıklı vuruşmalar cereyan ödiyordu.

    • Diğer taraftan yer seviyesinde havayı yararaK u- çan kırlangıçlar, ilk böcekleri avlıyorlardı. Başlarımızın üzerinde küçük martılar geçiyor, kuvvetli kanatları çabuk darbelerle havayı dövüyor, ıslık gibi ses çıkarıyordu; yolun uzunluğunun farkında olan yolcular gibi, gün batmadan kuytu yerlere varmak için süratli bir uçuşla gidiyorlardı.

    • Göz açıp kapayıncaya kadar uzaklaşmışlardı bile: Sürüleri göğün derinliğinde kaybolmaya yüz tutmuş kara bir noktadan başka bir şey değildi.

    • Leylek sürüleri güney-batıdan geliyordu, uzun ve dik bacakları, gerili boyunları, öne doğru uzamış gagaları, yelken gibi açılmış büyük kanatları, ile mavi gökte düzgün sıralar hâlinde süzülüyorlardı; uzaklaşırken, görünmez bir kuvvet tarafından itilen ipek parçaları uçuşuyor sanırdınız. Ve işte bozkırda güzel günlerin getirdiği diğer göçebeler: eğik bacakları ile salına salına develerinin başında yürüyen Türkmenler. Omuzlarında tüfekleri, başlarında iri berkleri vardj. Bu sağlam insanları selâmlıyoruz.

    • Allah yolunu açık etsin!

    • Allah yolunu açık etsin!

    • Nereden geliyorsun?

    • -— Maymana yakınlarındaki Şubrukhan'dan.

    • Hangi aşirettensin?

    • Kara Türkmen.

    • Nereye gidiyorsun?

    • Karşi'ye.

    • Ne satacaksın?

    • Torba ve halılar.

    • Onları kaça satacaksın?

    • Mümkün olduğu kadar pahalıya.

    • Ne satın -alacaksın?

    • Ne ucuzsa onu.

    • Geçerken bu Kara _ Türkmenler bize bir ticarî iktisat dersi vermişlerdir; birkaç kelimede bize zengin olma sanatını özetlemişlerdi: pahalıya satmak, ucuza satın almak. Karşi'de satacakları torba ve halıların kış boyunca karıları tarafından yapıldığını ilâve edersem Türkmenlerden bazılarının gayet rahat bir hayat sürdüğünü kabul edersiniz.

    • Atla Yusuf - Sardaran'a dört saat mesafede kum yarımadaları bozkırı batıdan doğuya kesmeye başlıyorlar; yolun solunda tepeler kuzey-doğudan güney-batıya doğru uzanıyorlardı.

    • Bir saat sonra kapatılmış kuyulara raslamyordu. Bunlar derin olup, görünüşe göre bütün bir yıl su verecek durumdaydı. Bunları aşırı sıcaklarda, buharlaşmanın, rüzgârın ve sızmaların yok ettiği gölcükler ve su birikintileri kuruduktan sonra kullanıyorlardı. Mayıs ayından itibaren bu yörelerde göçebe hayatı süren öz. bekler kuyuların civarına yerleşiyorlar, onları açıyorlar ve temizliyorlardı. Sonra, su ihtiyacını tamamlamak ve develerin susuzluğunu gidermek için duraklayan kervancılara kuyu muhafızları su dağıtıyorlar, tulumları dolduruyorlardı. Bunlara bir miktar para veya çöl adamlarının çok ihtiyaç duydukları bir avuç kuru meyve veriliyordu. Bu kuyulara «Kırkıcak» deniliyordu.

    • Adlarını bulundukları yöreden almışlardı. Her ilkbaharda yağmurlar, otları fışkırtınca özbekler hayvanlarını kış orucundan çıkartmak için getiriyorlar ve mayıs başından itibaren dağlara yaklaşıyorlardı.

    • Kenarları tuz ile kaplanmış ince derelerden koruların indiği çoraklaşmış tepelerin arasında yol kıvrıla kıvrıla uzanıyordu. Su, toprağın tabiî eğimine göre ku- zey-doğudan güney-batıya doğru akıyordu. Şur-su (yani tuzlu su) adındaki bir dere, aşırı tuzluluğu ile adınalâyıktı; o kadar zayıftı ki. zorlukla akabiliyordu; sürüne sürüne akıyor, bir su birikintisi ile son buluyor, kumlar da biriken bu suları yavaş yavaş yutuyordu.

    • Uzun bir yolculuktan sonra Kut-Kuduk tuzlu su kuyularına birkaç kilometre ötede karargâh kurduk. Çay ve yemek pişirmek için tulumlardaki suya başvurmak zorundaydık.

    • Ertesi gün dağlara yaklaşmıştık. Manzara daha az düzgün olmakla birlikte sıkıntılı 'hâlinden kaybetmemişti: bunlar kum tepeleri, tuzlu su dereleri, tuzlu kuyular, şimdi kurumuş eski gölcüklerden kalan tuz birikintilerinden başka bîr şey değildi.

    • Akşama doğru yolun sağında on kadar kuyu gördük; yanlarındaki konik damlı kare evlerde 'bir zamanlar kuyuların muhafızları kalıyormuş. Şimdi bunlarda kimse*oturmuyordu. Pişmiş tuğladan inşa edilmiş o- lup, hem ışığın girmesi, hem de dumanın çıkması için damda açılmış bir deliği vardı. Duvarlarda açılmış küçük pencerelerden muhafızlar rahatlıkla kervanların gelişini gözliyebilirlerdi.

    • Bu yöredeki göçebe Özbekler ölülerini bu kuyuların yanına gömüyorlardı. Yolun tırmanarak çıktığı bir yükseklikten ansızın bu mezarlığı görürseniz bir şehrin harabelerine Tasladığınızı sanırsınız. Çok sayıda olan kurganlar geniş bir alana yayılmış ve mezarların üzerine taş koyma geleneğine sahip özbeklenn çevre tepelerden getirdikleri taşlar, çölde olma ihtimali yüksek bir görüş hatâsından dolayı duvar harabeleri ve bina yıkıntılarına benziyordu.

    • ispan-tonda'da konakladık. At üstünde dere tepe aşıyorduk; tabiatın burada özellikle yivlediği tepeler ardında önümüzde giden atlıların durmadan görünüp, kaybolduklarına tanık oluyorduk. Kervanın çeşitli kafileleri birbirlerinden mesafeli olarak yol aldıklarından, sanki oyun oynar gibi biri tepenin üstüne çıkarken di-geri tepeyi iniyordu. İ.span-tonda'ya bir kilometre kala, dik bir eğimden sonra, Amu - Deryaya doğru bir ova şeklinde düzleşen, çevresi yüz metre kadar yükseklikte çok renkli marn taşlarından tepeleri çevrili bir körfeze iniliyordu. Akşamleyin ırmağın serinliği ile yüklü rüzgâr bizi karşıladı.

    • Gün batarken tepelerin yamaçları ebekuşağı renklerine bürünüyor, kartallar yuvalarına dönüyor, savaş çığlıkları atan keçe kuşları ava çıkıyorlar, herşey hayatın canlılığını belirtiyordu; sonra, ufkun derinliğinde Amu-Derya hayâl meyâl kendini gösterdi. Böylece Yusuf - Sardaran'dan beri birbirini izleyen yaylalardan meydana gelmiş muazzam bir merdivenin son basamağına gelmiş bulunuyorduk.

    • Bir müddet daha yolculuk ettikten sonra ı#mağın kıyılarında konaklıyabilecektik.

    • ispan-tonda'ya yaklaşık üç saatlik at yolculuğundan sonra tuzlu ovanın girişinde kuyuların yakınında kare şeklinde bir yapı vardı. Harabe hâlindeydi. Çok sayıda odadan meydana gelmiş iç tertibine bakılırsa Afganistan yolu üzerinde belirli bir amaçla kurulmuş bir kervansaray olması gerekiyordu. Karışık zamanlarda, herhangi bir olayla karşılaşmaktan çekinen kervancılar, hayatlarını ve mallarını korumak amacıyla buraya geliyorlar, burada sürekli olarak kalan Emi- rin askerleri de tüccarları yağmacılardan korumak üzere' kesin buyruk almış olduklarından, kervancıları himayelerine alıyorlardı. Bu ülkede raslanan bütün eski yapılar gibi bu da ihmal edilmiş, onarılmamıştı. Damın üzerindeki bir sürü kubbe kâh yıkılmış, kâh çökmek üzereydi. Hâlâ burada konaklıyan yolcular ancak ortadaki kare şeklinde odada kendilerini tehlikeye atmadan kalıyorlardı; yerde en azından yarım ayak kalınlığında kül birikmiş olduğundan uzun yıllar boyu hep bu odada ateş yaktıkları anlaşılıyordu.

    • Bir an içinde at kişnemeleri, haykırışlar ile canlanan harabeye attan ilk önce inen Türkmenler girmiş, lerdi. içlerinden bazıları fırsattan yararlanarak keçelerini sermeye, ateş yakmaya, çay kunganını kaynatmaya ve nargile içmeye hazırlanıyordu. Kahkahalar kubbelerde yankılanıyordu. Daha sonra herkes at bindi ve eski kervansaray yeniden sessizliğe ve sükûna gömüldü. Biz en son olarak onu terkettik, arabalar şimdiden uzaklaşmışlar, atlılar ise gözden kaybolmuşlardı.

    • Buharalılara, «Bu yapıyı kim yaptırdı?» diye sordum.

    • Büyük Emir Abdullah Han! Yol boyunca tesadüfen karşılaşılacak eski bir medrese veya yıkık bir kervansaray hakkında buna benzer bir soru sorulduğunda Karşi'nin güneyindeki bölge insanlarından daima aynı cevabı alırsınız.

    • Semerkand ve Şehri - Sebz yörelerinde ise bütün eski yapılar Temür'e atfedilir.

    • Kim yaptırdı? Temür, Abdullah Han!

    • Kim yaktı? Tengiz Han (Yani Cengiz Han)

    • ilk iki şahsiyet ne kadar iyi bir hâtıra bırakmışsa, meşhur Tengiz Han da ora yerlilerinin hafızasında o kadar korkunç bir yıkıcı olarak kalmıştı.

    • Güneş tam başların üstünde kaynıyordu. Bu fırından çıkmakta geri kaldıklarından atları durmadan dür- tüklemek gerekiyordu. Kum içinde zorlukla ilerleyen arabaları - tekerlekleri boğuk ve keskin sesler çıkarıyordu, sonra çevresinde maiyeti serdarı ve sadık Af- ganlarınm ortasında ciddî Hoca Saib'i geçtik. Türkmenler ovada neşelenmişlerdi. Buna rağmen çevremizde güneşte parıldayan tuzlu bir çöl vardı. Hiç bir yerde bu kadar güçlü serap olaylarına raslamamıştık: göz terimizin önünde sazlarla dolu göller, berrak sulu birikintiler; arkamızda gelen kervan, atları ve yük hayvanları yarı yarıya su içine batmış bir bataklığı geçer gibiydi; bütün çevrede sanki palmiyeye benzeyen ince ve bol yapraklı ağaçlar vardı. Aslında bu lâtif manzara yerine kum, çemen demetleri veya tuz dolu göller vardı.

    • Tek başına yayan olarak, bir eliyle atının dizginini, diğeriyle muazzam bir şemsiyeyi tutan ve şemsiyenin altında gökten yağan ateş yağmurundan korunmaya çalışan, Uzun bir kaftan giymiş, ayaklarında, zayıf bacaklarının kaybolduğu çizmeleri ile cılız bir adam ilerliyordu. Bütün şahsiyeti ile sıkıntıyı, yorgunluğu temsil ediyordu; bu, sıkıntının sürüne sürüne ilerleyen gezgin bir hayâlinden başka bir şey değildi. Bu caıi sıkıcı yolda neşeli bir renk veren o acınacak adam bir Rusyaiı Tatardı. Çok büyük maharete sahip, tam profesyonel bir aşçıydı. Emir Abd ur rahman Afganistan fü- tûhatına hazırlanırken Semerkand'da geçirdiği uzun günlerde onu tanımıştı. Bu sıska Tatar'ın bilgisine hayran kalmış ve şimdi Kabil'in hâkimi olduğuna göre sanatkâr aşçıyı Ülkesinin başkentine getirtiyor ve bundan böyle kraliyet tencerelerini onun yönetimine ter- ketmeyi tasarlıyordu. Beklenildiği gibi Tatarın dermansızlığa yolculuk yorgunluğundan olmakla birlikte yolculuğun sonunda zavallı adam fırınlarına kavuştuğunda mutlu olacaktı.

    • Solumuzda bize doğru ağır adımlarla gelen üç deve görünüyordu. Sadece birinci deve üzerinde bağdaş kurarak oturmuş bir cüce kadının yüzünde peçe yoktu. Çirkinliği onu karşılaştığımız dekorun dışına çıkarıyordu. Dört kadın saydık. Sonuncu deve üzerinde esmer ve yakışıklı! bir oğlanla, silâhlı bir adam yerleşmişti. Arkada yayan olarak gelen uzun boylu, kara sakallı bir Afgan kollarında hasta yüzlü zarif bir kız çocuğu taşıyordu; bizi görünce kız yüzünü sakladı. Bu adama bir kaç soru sorduk. Küçük kız çöl gemisinin sallanmasına ve yalpalamasına dayanamıyacak kadarzayıftı. Bu kadınlar ve çocuklar, Abdurrahman Han'ın düşmanı, büyük bir şahsiyet olan Seyid Ahmed Han'a aitti. Buhara ya sığındıktan sonra Afgan Emiri'nden ailesini istetmiş, o da bu isteği kabul etmişti. Galip sürgünden bu lütfü esirgeyecek kadar katı davranmamıştı; herkesden daha fazla Asya'da talihin çarkının ne kadar süratle tersine döndüğünü, bugün zirvede olanın, ertesi gün uçurumun dibine düşebileceğini, sabahleyin adına hutbe okunanın kellesinin akşamleyin sepet içine yuvarlanmasının ender olmadığını biliyordu.

    • Yolculuğumuzun son kısmı, ilk Türkmen saklılarının gölgesindeki Yakup- Ata'da son buldu.

    • Kampın ateşleri sönmeye yüz tutarken çağırttığımız Badahşanlı müzisyen sessizce bizim tarafa kaydı ve alçak sesle Seyid Ahmed Han'ın hikâyesini anlattı.

    • «Şir Ali'nin topraklarına kattığı Badaihşan Hanının kızı ile Abdurrahman Han'ın evlendiğini biliyorsunuz. Bu kızın İlâhî bir güzelliği ve olağanüstü bir zekâsı vardı; Abdurrahman onu sevdi ve ondan şimdi kervanımızda olan üç çocuğu dünyaya geldi. Kızıl- Baş Seyid Ahmed Han (1' Badahşan ülkesinin fethinde büyük rol oynadığından Şir Ali mükâfatlandırmak için onu ülkenin Han'ı yapmıştı. Abdurrahman babasının topraklarını kurtarmanın zamanı geldiğine inandığında, kendisini sürgünde yalnız bırakmıyan taraftarlarıyla Amu-Derya'yı aştı. Halbuki Belh ülkesinde kalabalık olan özbekler Abdurrahman Han'ın yumuşak yönetiminden çok memnun kaldıklarından ona büyük bağlılık gösteriyorlardı. Hemen silâha sarılarak peşinden koştular. Vuruşma olmadan Mezar'ı Şerif istilâcıların eline düştü. Seyid Ahmed'e bir mektup yollanarak Abdurrahmanrın tuğları altına girmesi istendi, ama

    • (1) Orijinal metinde Türkçe olarak Kızılbaş kelimesi geçmektedir. (Ç.)o bunu geri çevirerek Mezar-i Şerîf'i yeniden eline geçirmek için kuvvet toplamaya başladı. Fakat Badah. şan halkı ile şeyhleri ondan nefret ettiklerinden, yakalayıp zincire vurdular ve düşmanının eline teslim etti- *ler. O da onu Mezar-ı Şerîf'in tahtakurulu zindanına attırdı ve sekiz ay orada tuttu. Bu arada Abdurrahman Han Hindu-Kuş'un güneyinde savaşmakla meşgulken mahpusun dostları muhafızları parayla kandırdılar ve Seyid Ahmed'i kurtardılar, o da Buhara Emiri'nin yanına sığındı. Abdurrahman'ın da o Emir'in sarayında bulunduğunu biliyorsunuz; Emir, Seyid Ahmed Han adına kendisine ricada bulunarak rehin olarak tutulan ailesinin yollanmasını istedi, Abdurrahman eski evsa- hibinin hatırını kırmadı ve Seyid Ahmed'in çocuklarına hürriyetlerini iade etti. Bu olaylar Afgan Elçisi Taşkent yolundayken cereyan ediyordu. Hoca Saib'e Se- merkand'da iken haber verilmişti. Yanında bulunan ve göz altında tuttuğu Seyid Ahmed'in ağabeyine hiç bir şey söylememe buyruğunu aldı; daima serdarın yanında, at sürmesi istendi ve Türkmenlerin ona göz kulak olması emredildi. Seyid Ahmed'in ailesini taşıyan develer Serdarın birliği ile karşılaştılar; amca, sadık hizmetkârın kollarındaki yeğenini tanıdj; olanları anladı. Sürgüne giden akrabalarının hâli yüreğini parçaladı; başını çevirdi ve gözleri yaşlarla doldu. Bütün gün boyunca ağladı. Üzüntüsü Afganların itimatsızlığını büsbütün arttırdı, ve güçlü bir önder olmasına * rağmen şimdi kimse onunla konuşmuyor, Şu anda çadırında Afgan nöbetçilerin muhafazasında bulunuyor. Akşam palavmı yemedi, çünkü sınırı geçer geçmez kafasının Kesileceğinden endişe ediyor.»

    • Hikâyesini bitiren müzisyen, Afganlılanın dikkatini çekmemek için geldiği gibi sessizce döndü.

    • Hâlâ Ortaçağ geleneklerinin sürdüğü bu ülkede Badahşanlı müzisyen dostumuz gibi sanatkârlar yolculara olaylar hakkında en iyi bilgileri verebilirler. Sırtlarında müzik âletleri bütün Müslüman âlemini dolaşan bu ozanlar, meraklıların biriktiği, boşgezenlerin dedikodu yapmaya geldiği pazar yerlerinde, evlenme, doğum, ölüm-ölümden sonra eğlenmek gelenektir- münasebetiyle en güçlü şahsiyetlerin sofralarında bulunr duklarından ve son derece geniş bir hafızaya sahip olduklarından ağızdan ağıza dolaşan binbir olayı tutarlar. Gevezeliğin basının yerini tuttuğu bir ülkede, ozanları bir vakayinâme gibi karıştırmak, dinlemek gerekir. Buna rağmen bu sanatkârların çok kibirli, çok çabuk etki altında kalan kimseler olduğu ve yakınında bulundukları kimseler hakkında edindikleri kanaatlerin onlardan gördükleri kabul ve aldıkları armağanlarla orantılı olduğunu hiç bir zaman unutmamak gerekir.

    • Kervanı terkedeceğimiz ve yalnız başımıza gideceğimiz Kilif'e şimdi bulunduğumuz Yakup-Ata'da on, on iki kilometre uzaktaydı.

    • Güney - doğu yönünde Kilif'e doğru ilerlerken daima kumla karşılaşıyorduk. Yolun ortalarına geldiğimiz de bir tümseğin üzerinde toplanmış otuz kadar Türkmen gördük; hepsinin elinde tahtadan bir-kürek vardı, içlerinden biri topluluktan ayrıldı, küreğinin üzerinde bir parça ekmek ve bir tutam tuzla, selâm vererek bizim birliğin kumandanına yaklaştı; saygı göstermenin bir başka türlüsü de böyleydi.

    • Bizi selâmlamak üzere yola çıkmış olan Kilif Be* ği geldi. Cengâver görünüşlü olan bu kişi orta boylu, esmer ve gaga burunlu idi. Kaftanı kırmızı Buhara kadifesinden, kemeri gümüş süslü, eğri kılıcı firuze ve yakut kakmalı, uçlan kalkık çizmeleri yeşil deriden, bindiği at çok çevik bir kısraktı. Ki lif'in önemi Beği- nin güzel giyimi ile uygun değildi. Amu yakınında bîr tepe üzerine tünemiş olan buyruğu altındaki şehir daha ziyade kasaba adına lâyıktır. Şiddetli güney güneşi gölgelerin görünüşünü güçlendirmekle birlikte Ki- lif'e tamamen doğuvarî bir fizyonomi veriyordu; evlerin havası öylesine sefil, onlara hâkim olan ve ırrnağm karşı kıyısındaki Afgan kalesine meydan okur gibi duran yer yer çatlamış kalesi öylesine yorgun görünüyordu ki, «İşte yaşamak istediğim yer» şarkısını söyleyebilmek için en ufak bir istek bile uyanmıyordu.

    • Hisarın eteklerinde, sık söğütlerin gölgesinde kamp kurduk. Karşı kıyıda genç Afgan prenslerini ve ev sahiplerini bekleyen beyaz çadırlar gözüküyordu. Türkmenlerin tüfek atışları top sesi gibi yankılandı. Herkes Amu-Derya'ya kavuşmaktan mutlu görünüyordu: Bütün gün eğlencelerle geçti. Akşamleyin kaval ve dumburak sesleri işitildi. Herkes kendi başına ırmağın nefis suyundan yararlanıyordu.

    • Kireçli kumtaşından iki tepenin arasına sıkışmış olan Amu-Derya'nın buradaki genişliği dört yüz metre kadardı. Taşıdığı muazzam miktardaki kumlar hemen hemen her gün yatağının değişmesine sebep oluyordu. Yağmur mevsimi henüz başlamamış olmakla birlikte ırmağın suları şimdiden saatta dört kilometre hızla akıyordu. Karşı kıyıya geçmek için dipleri düz dört büyük sal kullanılıyordu. Bu sallardan ikisi Buharalılara, diğer ikisi AfganlIlara aitti. Bir kıy.ıdan diğerine geçmek için ödenen ücret, geçecek olan şeyin cinsi ve ağırlığı ile değişiyordu. Her iki Emir'e de iyi gelir sağladığı anlaşılıyor. Kilif, Afganistan veya Buhara 'dan gelen kervanların yolu üzerinde bulunduğundan ve yağışlar sırasında buradan geçişin Patta - Kisar'a göre daha uygun olması iki Emir'in geçiş paralarını! önemli ölçüde arttırıyordu.

    • Her sal, yüzmek zorunda kaldıklarında başlarının su üstünde kalmasını temin etmek bakımından kısa iple bağlanmış iki atla çekiliyordu İki adam atları yönetiyor ve bağırışları ile onları tahrik ediyordu. Atlar ırmağın ipinde dibe bastıklarında yürüyorlar, su derinleşince yüzüyorlardı. Devamlı gidip, gelmeden kaburgaları çıkmış hayvanların işini kolaylaştırmak için salların arkasında bulunan dört kürekçi ilkel dümenleri kullanıyorlardı. Kervanı karşı kıyıya geçirmek için iki gün gerekiyordu, yani notlarımızı düzene koymak için yararlı iki günlük dinlenme.

    • Karşı'de olduğu gibi hekimimiz burada da hastalara baktı. Çok raslanan hastalıklar yine deri hastalıkları ve frengiydi. Hoca Saib de hekimden yardım istedi. Yüz nezlesinden muzdaripti. Onu uzun zaman bizim çadırda muhafaza ettik. AvrupalI gözü ile Hoca Saib- in uygun davranışları vardı. Bakan ve olağanüstü elçi olmasına rağmen ne yazık ki hâlâ burnunu eliyle siliyor; yemek yerken hiç bir zaman çatal kullanmıyordu; bu Satıhlara ait tenkidlerimiz dışında, çok nazik, üstün zekâlı, derdini kolaylıkla ve liyakatla anlatabilen bir adam olmaktan geri kalmıyordu. Hindu - Kuş'un güneyinde yer alan esrarlı Kâfiristan ülkesinin insanları hakkıda hayâl ürünü terimlerle bize bahseden o olmuştu. Söylediğine göre Kâfirler melekler kadar güzel, saçları siyah imiş. Yaşadıkları dağlarda, ormanların ağaçları kadar kalabalıklarmış: düşmanlarından birine bir taş attıklarında, o taş düşmanın göğsüne isabet e- derse sırtını delip çıkarmış; koştuklarında ise ayakia- rın:n yere değdiği hiç görülmezmiş. Bazen Afganistan'a veya komşu ülkelere gelirler, fakat yabancıların kendi topraklarına gelmesine asla izin vermezlermiş. Kadınları da yine iri yarı, kuvvetli, beyaz tenli ve öylesine güzelmiş ki, her «karışlarına yüz, hattâ bin rupi ödenerek satın alınsalar değermiş.

    • Hoca Saib dokuz yıldan beri duldu. Çok sevdiği bir karısı varmış; karısı onun için iyi bir dostmuş. Öldüğünde arkasından çok göz yaşı dökmüştü. Başkasının onun yerini dolduramıyacağından emin olduğundan, henüz genç olmasına karşılık başka bir kadınla evlenmek istememişti. Yıllar geçmiş, sonunda tek başına ölmüştür.

    • Fizikî ve manevî enerjiden yoksun Buharaltinın hür- metkârhğı ve sadeliği Afganlıda bulunmaz. Af gani ı, canlı, sinirli erkek görünüşlü, aceleci tavırlı, dik başlı, enerji dolu şimali bir adamdır. Burnu düz, bazen iri, alnı çıkık, elmacık kemikleri az gösterişli, yüzün a!t kısmı dardır. Bazen mavi veya elâ olabilen kara gözleri badem gibi olup çok güzeldir; bakışları ise serttir. Genellikle kısa olan boynu dik omuzları içine gömük gibi gözükür. AfganlIlar ince, narin yapılıdırlar. Kolları, bacakları kocaman değil, ama güçlü ve adalelidir. Ayakları büyük ve fazla geniş değil, el parmakları çok uzundur. Afganlının bütünü direnmeyi olduğu 'kadar huzur ve sükûnu da işaret eder.

    • Kudrete hayran olmak için doğulan, efendi önünde secdeye kapanmanın ayıp sayılmadığı bu ülkede hayret.edilecek bir noktâ AfganlIların Emirlerinden kayıtsızlıkla bahsetmeleridir. Yüksek sesle onu tenkid etmekten çekinmezler. Hiç çekinmeden belirli bir durumda yanlış hareket ettiğini, bir başka durumda daha iyi davranabileceğini söylemektedirler, önderlerinden sanki kendileri ile eş durumda olan birisi gibi bahsetmektedirler. Emirleri önünde kişisel bağımsızlıkları ve gururlu davranışlarını görünce Aragonlıların krallarına «aksi takdirde hayır» demeleri aklımıza geldi. Şu fıkra özellikle karakteristiktir.

    • Afgan ülkesindeki töreye göre biri Emiri görürse ©nu selâmlar, o da hemen selâmı iade ederdi. Bir gün Emir dolaşırken kafası çok meşgul olduğundan kendisine selâm veren yolcuyu farketmemiş ve selâmını iade etmemişti. Afganlı Emirin yanında durmuş ve nihayet Emir onun farkına varmıştı.

    • Benden ne istiyorsun?

    • Sana Selâmünaleyküm dedim, sen cevap vermedin.

    • -— Vealeykümselâm, diye Emir cevap vermiş ve yoluna devam etmişti.

    • Diğeri de hayatından memnun uzaklaşmıştı.

    • Bu insanlar ülkelerinden gururla bahsederler; Asya'da ilk defa olarak orada vatan sevgisi, Millî gurur gördük. Amu-Derya'nın öteki kıyısmdaki komşularına gelince, kimin kendilerini yönettiklerine bakmaksızın bütün istilâcılara boyun eğiyorlar, AfganlIlar ise bağımsızlıklarını korumak için devamlı bir gayret içinde bulunuyorlardı. Kişisel değerlerinin şuuruna varmış olduklarından diğer AsyalIlardan kendilerini üstün görüyorlar, kudretlerini ve ihtiraslarını anladıkları İngilizlerle Ruslardan çekiniyorlardı.

    • Bu yüzden AvrupalIlara karşı duyulan nefrete ve ülkelerine gezginleri sokmaktan hoşlanmamalarına hayret etmemek gerekir. Onlar için bir gezgin daima bir düşmandır; onu, araziyi inceleyip, askerlere yol göstermeye hazırlanan bir Rus veya İngiliz olarak görmektedirler.

    • Kilif'teki ilk gün boyunca Türkmenler ile AfganlIlar karşı kıyıya geçtiler.

    • İkinci gün sıra Kazaklara, yiğitlere, ve onların atlarına geldi. Hayvanların yüklenmesi çok zahmetli oldu: bazı atlar sahiplerinin bir işareti üzerine sala hemen geçiyorlarsa da, daha genç ve bu hareketlere alışmamış olan diğer hayvanlar başarısız denemeler yaptiK- tan sonra karayı bir türlü terketmek istemiyorlardı. Sahipleri istedikleri gibi davranması için bu atları sesle, hareketle ve sağrılarına vurdukları kamçı darbeleri ile harekete geçirmek istiyorlar; iki adam dizginlerden çe^ kerken, diğer ikisi arkadan itiyordu. Bir at bütün na- sihatlara sağır kalıyor, vurulan darbeleri hissetmiyor, hareketsiz kalıyordu, ön ayaklarından birine sağlambir ip bağlandı, çekildi, işte o ayak sala girdi; diğerleri de arkadan iterek tamamen içeri soktular. Haykırışlar, kırbaç sesleri, bir ata edilen küfürler, bir binicinin beceriksizliğine atılan kahkahalar işitiliyordu; bir yiğit atını kuyruğundan çekerken, gürbüz şen, şakrak bir baş kası, kelimenin tam anlamıyla hayvanını havaya kaldırıyordu. insanların sabrı hayvanların inatçılığını kırdı ve yükleme kimsenin kaba hareketleri yapmasına gerek kalmadan tamamlandı. Atlar dizildikten sonra, sıra salı çekecek olan cılız atları koşmaya geldi. Amu -Derya'ya geçmenin hoşluğunu Kazak atlarına nazaran daha iyi anlamış olan bu atlardan biri birden atıldı ve hemcinslerinin ortasına düştü, ama onları kızdırınca çiftelerini yemekten kaçınamadı. Sıcak olmıyan bu karşılama zavallı hayvanı gerçeğe döndürdü; durumunu kavradı ve hemcinslerinin yanında karşıya geçemi- yeceğini gördü. Yeniden karaya döndü ve salın önüne bağlanmasına direnmeden razı oldu. Yarı çıplak iki Türkmen suya girdiler ve Afganistan topraklarına doğru yol alacak olan salı ırmağın dalgalarına doğru ittiler.

    • Sala binme sıralarını beklerken ırmağın kıyısında bayraklarının çevresinde hareketsiz bekleyen Kazakları görmek gayet hoş oluyordu. Sağlam yapıları, koyu renkli, tozlu elbiseleri, tunçlaşmış yüzleri, atlarının başında dimdik duruşları ve maceraperestlere özgü kayıtsız ifadeleriyle ressamlara ilham verecek b»r tablo yaratan Kazakları seyretmek gerçekten güzeldi. Mükemmel bir bozkır adamı, iyi nişancı, sağlam, yorulmaz süvari olan Kazak Asya savaşları için yaratılmış gibiydi. Kimse onun kadar iyi bir ata bakmayı ve binmeyi beceremez; ihtiyaca göre kâh eyerci, çizmeci, terzi veya aşçı olabiliyordu; yorgunluğa rağmen neşesini muhafaza ederek, gerektiğinde iyi bir piyade askeri gibi, dağda olduğu gibi ovada da aklın almıyacağımesafeleri katedebilir. Kazak Sibirya'yı fethetmiş, Asya'nın geri kalan kısmını da fethedebilir.

    • Ben bu düşüncelere dalmışkert «Uralsislerin (1) sonuncusu da Amu'yıı aşmıştı; filâmaları çoktan Afgan kıyısında dikilmişti bile.

    • Buhara topraklarında subaylar, tercüman ve bizden başka kimse kalmamıştı.

    • iki Afganlı başkanın bizi karşı kıiyıya geçmeye dâ- vet etmek üzere geldikleri bildirildiğinde karşı kıyıda kalanlar olarak hep birlikte çay içiyorduk.

    • Çadırımıza girerlerken iki ellerini kalplerinin üzerine koyarak bizi ciddî bir tavırla selâmladılar. Dizlerinin altına kadar inen koyu renkli bir kaftan, bileklerde sıkılmış bol bir pantolon ve çorapsız ayaklarına pabuçlar giymişlerdi, ilk olarak söz alanın çok yakışıklı bir çehresi, ince ve düzgün hatları, kara gözleri, zekâ fışkıran bakışları, bütünüyle büyüklük taşıyan tavırları vardı; yönetmeye alışmış bir soydan geldiği belli oluyordu. Bağdaş kurarak oturdu, Çar'ın, Yarım Paşa’nın ve yolcuların sağlıklarını sorduktan sonra Afgan halkının ve Emirinin Ruslara karşı gösterdikleri düşmanlığı tenkid etti; çünkü Ruslar AfganlIlara karşı daima iyi davranmışlar ve Abdurrahman'.ı bir dost gibi kabul etmişlerdi. Ve madem ki şimdi Ruslar iki oğluna eşlik •etmek istemişler, Amu-Derya'yı geçmek ve onları Me- zar-ı Şerîf'e kadar götürmek lütfûnda bulunmuşlar vs istedikleri kadar Afgan topraklarında kalmaktan hoşlanacaklarını söylemişler, ülkenin hâkimleri gibi kendilerini görüyorlar, Afganistan'ı ikinci vatanları olarak kabul ediyorlar demektir...

    • Buhara Emirini temsil eden mirza dasterkâne ikram etti; fakat AfganlIlar sanki Buharalılara olan nefretlerini belli etmek istercesine bir az tatmışlar, sonrateşekkür bile etmeden bir kenara bırakmışlardır. Mirzanın yüzü birden'kederlendi. Daha sonra başkanlar ayağa kalktılar, çadırın kapısını açarak: Önce geçmemiz için bize yol verdiler, önümüze düşerek grubumuzu bizi karşıya geçirecek olan sala getirdiler: malların hiç ıslanmaması için salın üstüne konmuş yüksekliğe karşılıklı olarak oturduk. ‘

    • Konuşma devam ediyordu. Deminki konuşucu, son olarak ingiIizlere tattırılan yenilgileri ima ederek, ıbize tebessüm ederek Hindistan'ın sahipleri ile verdikleri uzun savaşların açıklamasını yapıyordu:

    • «Afganistan dağlık bir ülkedir. Zenginleşmek için boşuna çabalayan fakir insanlar olan halkı kendi karnını ancak doyurur. Bazen sefaletlerine bir son vermek isterler; fakat Allah'a yalvarmak ve mahzun kaderlerine merhamet dilemekten başka bir şey yapamazlar. Bazen Gök onların sözünü dinler. 1843'lere doğru mahrumiyet içinde yasamaktan sıkılan babalarımız Allah'a çok yalvarmışlar, kendilerine servet göndermesini dilemişlerdi; ve Tanrı da onlara, güzel silâhlar ve bot yüklerle gelen İngiIizleri yollamıştı. Babalarımız dualarının kabul edildiğini anlamışlar, İngilizleri ya öldürmüşler, ya kovalamışlar, beraberinde getirdiklerini de ellerine geçirmişler. Uzun müddet ellerine geçirdikleri ganimet AfganlIların refah içinde yaşamasını sağlamıştı. Fakat zamanla elde bir şey kalmadı. Bu son yıllarda da eskiden olduğu gibi sıkıntı içine düştük. Biz de babalarımızı taklid ettik. Allah'a yalvararak gözlerini bir az üzerimize çevirmesini istedik, yine dualarımız kabul olundu ve İngilizler geldi. Onlara ne yaptığımızı- biliyorsunuz.»

    • Üzerinize daha başka İngiliz gönderecek nrn dersiniz?

    • Onu sadece Allah bilir! Belki.

    • Bu başkan Abdurrahman'ın en ateşli taraftarlarından biriydi ve dostunun cüretli bir darbe ile kazandığı zafere önemli oranda katkıda bulunmuştu. Abdur- rahjman Amu-Derya'yı aştıktan sonra Yakuıb Han'ın sadık adamlarından birinin kumandasında iki bin kişilik bir kuvvet üzerine yollanmıştı, fakat bizim konuşmacı sadece beş yüz kişinin başında bu iki bin kişiye baskın yapmış ve hepsini dağıtmıştı. Daha başlangıçta elde edilen bu başarı henüz kararsız olan bir çok Afganlıyı Abdurrahman'ın tarafına geçirmişti.

    • —- Beş yüz kişiyle iki bin kişiye saldırmaya nasıl cesaret ettiniz? Size yollanan yardımcı kuvvetleri niçin beklemediniz?

    • Çünkü düşmanlarımız arasında kazanmak azminde olmayan Şartlar, özbekler, Türkmenler gibi çeşitli kavimlerden askerler vardı; diğer taraftan onları gafil avladığım için kötü bir- durumda bulunuyorlardı. Benimkilere gelince, cesaretlerine sonsuz güvenim olan AfganlIlardı. Başka kavimlerden askerlerim öl- saydı asla böyle bir şeye cesaret edemezdim.

    • Bu arada Afgan topraklarına varmıştık. Herkes karaya atladı. Beğler bizi ırmağın kıyısında kurulmuş parlak renkli bir çadıra dâvet ettiler.

    • Genç prensler hizmetkârlar tarafından taşınan tahtırevanda taşınıyorlardı. Çadırın içine girdiğimizde o- turmak içi tahtırevan yere indirildi, çocuklar dışarı çık. tılar. Yanı-Avrupalı, yarı - Doğuvari elbiseler giymişlerdi. Aramızda şeref yerlerine oturdular; onları selâmladık, bize ellerini verdiler.. Sonra arkası arkasına «S e* Jâmün aleyküm ve eJeyküm selâm» sözleri dolaştı.

    • Yeniden konuşma canlandı, Rusların konuğu olduğu sıralarda Emir'in geçmiş günlerinden bahsedildi; dasterkâne getirildi, çay fincanları dolaştı. Mirza çocukların arkasında duruyordu; yetiştirdiği prenslere karşı ihtimam duyuyordu; bir başka Afganlı da çocuklardan en küçük olanının- başını okşayıp duruyordu.

    • Çocukların yanlarında kılıçları, kemerlerinde tabancaları vardı. Küçük olanı altı, yedi yaşlarındaydı; tercüman Zaman Beğ'in anlattığı masalları büyük bir zevkle dinliyor, onu çok seviyordu. Zaman Beğ ona Farsça kılıç demek olan «Şemşir» kelimesini çok dikkatle telâffuz etmesini kabul ettirmişti, zira ilk hece «şem» den sonra söylenecek olan «şir» hecesi birinin yüzüne karşı söylenirse kılıcın kınından çıkarak o kişinin boğazını kesebileceğini öğretmişti. Çocuk «şem» hecesini söylediğinde Zaman Beğ korkuya düşmüş gibi yapınca kahkaha ile güldü, fakat onu teselli etmeyi de unutmadı: «Hiç endişe etme Zaman Beğ, sen benim dostumsun. Dün seni vurmak korkusundan tabancamı Kilif yönünde ateşlemedim.»

    • Daha sonra prensler ile beğler kalktılar. Onlara vedâ ettik. Hoca Saib'e iyi yolculuklar diledik, son defa elini sıktık, kara gözlü beğ ile Rus subayları bizi sala kadar götürdüler. Badahşanlı sanatkâr da oradaydı, onun için yaptıklarımızdan dolayı şükrânlarını belirtiyor, başlarımız üzerine Tanrı'nın lütuflarını çağırıyor ve biz hareket ederken göz yaşıl döküyordu. Yerleştikten sonra hareket işareti verildi. Salda ve kıyıda olanlar ellerini sakallarına götürdüler, atlar yüzmeye başladı, yavaş yavaş Buhara topraklarına doğru ilerlemeye koyulduk.

    • Afganlarla birlikte yolumuza devam etmek ve eski harabeleri ziyaret etmek isterdik. Fakat ülke henüz yatışmamış, yabancıya olan düşmanlık en uç seviyesine erişmişti, Afganlılar da serbestçe dolaşmamıza asla izin vermezlerdi. Bu geziyi ileri bir tarihe aKık. Vaad edilen toprağı 'görerek teselli bulamadık, ufku bizden gizleyen Kilifli kayalıklarımı hiçbir zaman aşamadık: halbuki bunların üzerinden güney - doğu yönüne, ilk uygarlığın doğduğu ve atalarımızın tarihlerinin başlangıcım yaşadığı Asya'nın o köşesine bir bakış atabilirdik.

    • Çadırımıza döner dönmez, uzun zaman yaramızda kalan Buharalı Mirza nın ziyaretiyle şereflendik. Coğrafî bilgisi bir hayli genişti. Frenklere ait bir ülke olduğunu biliyordu. «Dikeniz çok kalabalık ve çok zenginmiş, orada yaşamak çok rahatmış. Halk güzel ve çok beyazmış; bir çok makina icad ettiklerinden çok zekimişler. Çok zengin ve çok kalabalık bir başka ülke de Çin'dir. Ne askerlerini, ne de halkını saymaya imkân vardır. Çin imparatoru dünyanın en güçlü hükümdarıdır.

    • Ama Frenkler Çinlileri yendiler.

    • Doğru; ancak Çinliler yenildiklerinde silâhları kötüydü; şimdi Frenkler gibi tüfekleri ve topları var, artık yenilmezler.

    • Mirza başını sallıyarak:

    • Buhara güzel, çok büyük bir ülkedir. Ama Rus- lar onun topraklarını küçülttüler.

    • Bir ülkenin yüz ölçümü ne onun kudretini, ne de zenginliğini sağlar; daha ziyade halkının zekâsı ve çalışkanlığı ona değerini verir. Halbuki, Buharalılar çalışkan, toprakları verimlidir ve onu iyi ekip biçerler.

    • Şüphesiz, fakat Ruslar Semerkand'ı işgâl ettikten sonra suyumuz kesilmiştir ve Zerafşan vadisinde eskiden olduğu kadar tütün ve pirinç yetiştiremiyoruz.

    • Zaman gerçekten çok değişmişti!
  • 1   2   3   4   5   6   7   8   9   10   11


    Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©azkurs.org 2016
    rəhbərliyinə müraciət

        Ana səhifə