Tercüman gazetesinin yayını olarak hazırlanan bu eser Garanti Matbaacılık ve Neşriyat tesislerinde dizilip basılmıştır



Yüklə 1.23 Mb.
səhifə9/11
tarix27.04.2017
ölçüsü1.23 Mb.
1   2   3   4   5   6   7   8   9   10   11
BAYSUN DAĞLARI

  • «Dağda — Akköprü — Sayrab —• Dev ağaçlar — Kutsal ballıklar — Tacikler — Bir Alp»a giden göçebelerle karşılaşma — Deminkapı geçidi — Temür ve kayınbiraderi — Çaşma — Of.izân'da bir kervansaray — Hancının tarifesi — Bir yurt inşasında iş bölümü — Guzar şehri — Bir pazar günü.»

  • Şirabâd'ı 19 nisan sabahı terketmek istiyorduk. Tok-Saba bize bir rehber vermiş, atlarımız yeniden nallanmış, herşey hazırlanmıştı, ve bir gün önceden tahmin edemiyeceğimiz engel ortaya çıkmasaydı mutlaka istediğimiz saatta yola çıkmış olacaktık. Geceki fırtınada yağan şiddetli yağmurlar ırmağı kabartmış, bütün geçitler aşılmaz duruma gelmişti; bize de artık köpürerek dağlardan akan suların geçip gitmesini beklemek kalmıştı. Sular şiddetle akıyordu, öğleden sonra alçak arâzileri kaplayacakları ve genişletilmiş olan arıkları dolduracakları sanılıyordu...

  • Güneş ufka doğru vaklaşmaya başlayınca şehirden çıktık ve hi7,e bütün sefaletini gösteren kalenin etrafından dolaştık; giriş kapısının sadece bir kanadı kalmıştı, nazgal deliği amacıyla yer yer delinmiş du-

  • varların bir kısmı çökmek üzere, diğer kısmı ise çökmüş durumdaydı.

  • Yük hayvanları önde, sonra yola gösteren rehber veonun arkasından da biz geliyorduk. Şirabâd-Derya'- nın sağ kıyısını izliyorduk. Kaleden yarım saat ötede, ırmağın zorlukla ve hızla aştığı dar bir kanal yerinde dağ yolu köpüren ırmakla sarkan kayalıklar arasına sıkışıyordu. Atlar taş zemin üzerinde kayarak ilerliyorlardı ve yakarlardan ırmağın kıyısına düşmüş olan b>r kaya parçasının yolu nerdeyse tamamen örtecek tarzda kapadığı noktada atlardan biri dengesini kaybetti ve sırtına bağlı sandıkların ağırlığı ile yuvarlandı. Me- zar-ı Şerîf'e gitmekte olan hacılar tam zamanında düşen atın yardımına koştular, içlerinde bir de zenci melezi vardı. Bu yiğit insanlar atı ayağa kaldırmamıza yardım ettiler ve izlediğimiz yolun ilerde yukarlardan akan sular ve taşan ırmak ile yer yer çökmüş olacağını, bu yolların yüklü hayvanları çekemiyeceğini, o- nun için bir an önce karşı kıyıya geçmemizi öğütlediler. Bu öğüt tam zamanında gelmişti, zira rehberimiz sanki sihirbaz değneği deymiş gibi sırra kadem basmıştı.

  • Gece yolculuk edeceğimizden bize mutlaka bir rehber gerekliydi; o yüzden önce kaçağın arkasından» gitmeyi düşündüm. Fakat yeni aldığımız Özbek genci daha önce bu yoldan geçtiğini ve bir sel yatağında dört yüz, beş yüz adım gitmekten korkan rehbere ihtiyaç olmayacak kadar iyi tanıdığını belirtti. Sol kıyıya geçmek üzere ırmak geçidi ararken, sayısız çekirge taşıyan ve suyun döndüğü küçük koylarda kalın bir çekirge cesedi tabakası teşkil eden ırmağın seviyesinde yüz adım kadar yol aldık.

  • Artık dağdaydık, önümüzde yamaçlara yapışmış; yollardan tırmanmak, inmek vardı. Bozkır ve çölün tekdüze bir doğru gibi giden yolundan sonra bu kaprisli yol hoşumuza gitmişti; çıplak olmalarına rağmen, bu zirveler, kayalıklar bize güzel gözüküyordu; sonra akşam,m serinliği, çağlayanların gürültüsü, ince bir suyun mırıltısı hep çevremizdeydi; tabiat durmadan gevezelik ediyor ve bize eşlik yapıyordu.

  • Şirabâd - Derya gözden kaybolmuş, karanlık basmıştı; yuvarlak bir tepe üzerinde, belki bir «Urus» velîden (1) kalan hisarın harabelerinin profili belli oluyordu. ilerledikçe zorluklar artıyordu, yeni göçmüş yerlere raslıyorduk; toprak yer yer çatlamıştı; ön tarafı görmek mümkün değildi, sıra hâlinde ilerlerken herkes arkasındakine rehberin söylediklerini tekrarlıyor, sağa veya sola doğru yaslanmasını işaret ediyordu. Herkes susuyor ve tehlikeyi sezerek sağlam olduğundan emin olduğu yere ayağını basan atını dikkatle sürmeye çalışıyordu. Gecenin ilerlemiş saatlarında, aysız bir havada ilerlerken sadece önde giden atl(ı farkediliyordu; birden «dur» diye bağın İdi. Acaba ne olmuştu? Abdul «Yol çökmüş» dedi.

  • Bir başka yol bulmak zorunda kalmıştık, rehberimiz el yordamıyla aradı ve tırmanarak çıktığımız 'bir sel yatağına götürdü, sonra bir başka sel yatağına girdik, dolambaçlı yollardan geçtik, nihayet insanların oturduğu bir yeri bize işaret eden köpek havlamaları yönünde ilerlemeye başladık. Bir müddet sonra ekili tarlalar, yüksek toprak duvarlar ve ancak seçilebilen çadırlar ile bir vâdiye eriştik. Çadırlarda oturanlardan biriyle konuşmalar başladı; sesleri duyan köpekler şiddetle havlıyorlardı. Bizi Akköprü'nün en zengin adamına götürdüler: Akköprü köyünde bulunuyorduk; bizi kare şeklinde ve alçak bir bina yıkıntısının ortasında, çevresi duvarlarla kapalı bir avluya yerleştirdiler; aynı

  • (1) Hıristiyan kişilerden biri olmalı. Arap fütûhatından önce Belh ülkesinde ço ksayLda Nasturî Hıristiyanlar vardı.

  • zamanda pencere olan küçük bir kapıdan içeri giriliyordu. Gece boyunca çekirgeler başlarımız üzerinde çılgın gibi dans ettiler, istilâcıların dalgası Akköprü üzerine çökmüştü.

  • Ev sahibimiz tek gözlüydü ve kalan gözünü de kaybetmek üzere bulunuyordu. Bizden öğüt ve ilâç istedi. İçimizden inanmadığımız iyileşme temennisinden başka bir şey veremedik.

  • Akköprü'de doğmuş, iki kadınla evlenmiş, dört oğlu ve iki kızı olmuştu. On beş ineği ve dört atı vardı. Aldığı süt ailesinin gıda ihtiyacını karşılıyordu. Bir çok arâzi bomboştu, kim ekerse onun oluyordu. Toprak ürünlerinden, ancak çok iyi mahsûl alındığı yıllarda satış yapılabiliyordu. Ailesinin yardımıyla dört yılda içinde oturduğu ve hayvanlarının muhafaza edildiği geniş avlulu viraneyi inşa etmişti. Onu endişelendiren göz hastalığı olmasaydı mutlu bir insan olacaktı, a- ma o tevekkül etmeye alışmıştı.

  • Bize rehber olarak büyük oğlunu verdi. Sabahleyin, öğleden sonra gölgede 45°'e çıkacak aşırı bir sıcak altında, bir çok menderes çizen Şirabâd-Derya'yı yeniden aşacaktık. Takip ettiğimiz vâdinin sağ tarafını suluyordu; kıyısında ağaçlar, yurtlar gözüküyordu; yol boyunca önümüzü kesen sel sularına raslıyorduk; berrak gözüken suyu, bir kaç yudumdan sonra kendim belli eden hafif bir tuzluluğa sahipti. İşte yine önümüze Mezar-ı Şerîf'ten dönen tüccar ve dervişlerle karışık hacı kafileleri çıkmıştı. Daha ilerde, yere oturmuş, çay içen, atları otlarken, kendileri gölgede kestiren başka hacılara rasladık. Acelesi olan hacılar bizi arkada bırakıyorlardı. Başlarında, bir delinin bakışlarına ve yüz ifadesine sahip «divâne» vardı; şaşırtıcı bir süratle, değneğinin yardımıyla yürüyordu; yürüyüş tarzında vahşi bir hayvanın çevikliği farkediliyordu. Abdul Se- merkand'dan komşusu olan bir adamı tanıdı; o adam.

  • gırtlağına girmiş balık kılçığını çıkartmak için yapılan hırıltıya benzeyen acaip bir sesle yüklü eşeğini gütmeye çalışıyordu. Semerkandlılar öğünmekten hoşla- nırnırlar, birbirlerini görmekten çok memnun olduklarından hemen yeknesak bir hava içinde iltifat yağdırmaya başlarlar; Abdul hemşehrileri i kendisine, terlettiğinden beri tanıdıklarının neler yaptıklarını anlatmakla görevlendirildi. Konuşma Seyrab'da son buldu. Bu köy, ağaçlarla çevrili, kuzeybatı'da dik zirveli kayalıklar, ve doğuda, uzakta hâlâ kar kaplı dağ sıraları gözüken, güneyde de daha alçak sıra dağların uzan, dığı farkedilen bir çanak içinde kurulmuştu. Sayrab'ın ortasında, içinde uyuyacağımız yurdun üstünde, yapraklarla örtülü dallarını her tarafa uzatmış gayet büyük iki çınar vardı.

  • Manzara hârikaydı; her tarafımızda, içimi nefis, serin sular akıtan pınarlar fışkırmıştı: bunlardan birinin başına bu yılın birinci günü bir söğüt dikilmişti. Bu tabiî çeşmelerin en büyüğü, etrafına duvar örülmüş bir havuzu besleyen küçük bir dereyi doğurmuştu. Havuzun içinde, sofuların itikatları sayesinde muhafaza edilen ve «şirnoy» denilen balıklar yüzüyordu: kimse onlara dokunmuyor, kutsal gözü ile bakıyordu. Balıkla, ra İlâhî bir takım özellikler izafe edilmişti: İyi insanı kötüden ayırd edebiliyorlardı. Namuslu bir elin attığı ekmek parçalarını yiyorlar, ama suçlu bir elin ufaladığı ekmeğe asla dokunmuyorlardı. Bu özellikleri Abdul- zair bize ciddiyetle anlatıyordu. Ona balıkların aç almadıkları veya yiyemiyecekleri şeyler olduğu zaman atılan şeyleri yemiyeceklerini anlatmaya çalıştım. Bu açıklama onu tatmin etmiş gibi gözüktü; buna rağmen hura- feci köylülerin gözleri önünde bir deneme yapmaktan endişe duymadı. Biz onun endişelerini paylaşmıyorduk, balıkların kör olduğu söylendiğinden ve suyun dibindehareket etmeden durduklarını gözlemledikten sonra duruma göre davrandık.

  • Ekmeklere, kuvvetle fırlatıldıktan sonra suyun dibine inmesi, balıklara dokunması ve işitme duyularını uyarması için oldukça büyük ve ağır şekiller verdik. Ve her defasında ekmeklerimiz derhal yutuldu. Çeşmenin başındakilerin yüzlerinde görülen hayret ifadesi, Sayrab halkına Frenkler hakkında şüphesiz iyi bir fikir vermiştir. İşte az bir maharetle bu ülkede namuslu bir adam olarak gözükmek bu kadar kolaydır.

  • Yurdumuzu muhafaza eden çınarın dipte çevresi yirmi beş adımdı; bir insan yüksekliğinde çevresi sekiz metre elli santim geliyordu. Aynı şekilde muazzam bir ikinci çınar tam karşısında bulunuyordu., Kökleri arasına, ezan okuyan ve okul hâline getirilmiş yerinde çocuklara okuma yazma öğreten molla için bir yuva yapılmıştı. Yol çeşmenin hemen yanından geçiyordu; köyün işi gücü olmıyanlarmın başında oturdukları çeşmenin gölgeliğinde yolcular dinlenmeden geçmiyorlardı.

  • Bu dağlıların büyük çoğunluğu Tacik ırkından geliyordu, içlerinden bazıları Özbeklerle karışmıştı. Bozları orta, bazen kısa, yüzleri Avrupalılarınki gibiydi, bizimle olmaktan rahatsızlık duymuyorlar, sağlam, maharetli insanlar olarak gözüküyorlar, «aıbarka»larını giyerek uzun yol yürüyorlardı. Havanın daima sağlam olduğu bir yükseklikte yaşadıklarından sıtmadan şikâyet etmiyorlardı. Son derece yoksuldular, sahip oldukları bir *kaç inek ve özellikle keçilerin sütüyle besleniyorlardı; bazı maddeleri ekip, biçtikleri de oluyordu. Aralarında, çakmaklı tüfekle çok sayıda dağ kekliği ve yaban keçisi vuran mahir avcılar vardı.

  • Gece yarısına doğru rüzgâr güney-batıdan şiddetini arttırdı ve yağmur yağmaya başladı.

  • Fırtına ertesi günün bir kısmında da devam etti.

  • öğleden sonra bulutlar dağıldı; kuzey kısmında dimdik inen kayalıklardan bitki toplamaya gittik, iyi niyetli iki adam bize rehberlik etmeyi teklif ettiler, ama o yüksek yerlerde tehlikeye atılmaya hiç de niyetli gözükmüyorlardı; çünkü yerleşmiş bir inanca göre zirveye çıkan dağcılar bir daha geri dönmezlermiş. Bu yiğit adamlar bize bu uydurmaları anlatmakla meşgulken haykırışlar ve çığlıklar üzerine çadırımızdan dışam fırladık. Her gün çeşmenin başında oturan haylazlardan ikisi kavgaya tutuşmuştu. İçlerinden biri güreşirken diğerini dereye yuvarlamayı gülünç bulmuştu. Suya düşen kızmış, iyice ıslanmış diğerlerinin alaylarına mâruz kalmıştı. Tehditler savurmuş ve kızgınlıktan çılgm bir hâlde bıçağını çekerek kendisini suya atanın üzerine yürümüş. Diğerleri onu yakalamışlar, kollarından tutmuşlar ve bıçağını elinden almışlardı. Bu gürültü vurmak istediği adamın ihtiyar annesinin dikkatini çekmiş ve o da ağzına geleni söylemekten çekinmemişti, öteki de cevap vermişti, nihayet bir aksakallı geldi, duruma müdahale etti, herkes sustu ve olay da kapandı.

  • Kayalıklara tırmanırken kekliklere ve bazı bitkilere rasladıık. Güneş süratle arkamızda batıp, karşıki dağların zirvelerinden başka bir yeri aydınlatmaz olduğundan fazla vaktimiz olmadığını anladık ve zirveye çıkmaktan vazgeçtik.

  • Gece yağmur yağmadı.

  • Sayrâb'dan doğru kuzeye doğru, inek ve keçi sürülerinin otladığı yemyeşil bir ovadan geçerek ilerledik. Bu yol Şirabâd veya Afgan Türkistanı'na giden dağ insanları ve işleri gereği Karşi'ye uğramak işteme- yen Amu-Deryâ'nın öte tarafında giden Ru>s Türkistanı tüccarları tarafından kullanıldığından, sık sık yayalara, atlılara, yüklü hayvanlara raslıyorduk. İskender, Cengiz Han, Temür gibi fatihlerin izledikleri yol da buydu. Bu bölgede ordular için daha elverişli başka bir yerbulunmazdı; yayalar için pek öyle zahmetli değildi, bütün yol boyunca ot ve su bulmak mümkündü ve develerin enli ve yumuşak ayaklarına uygun kalın bir kar tabakasının oluşmasını beklemeyi gerektirecek kadar yamaçlar dik ve taşlı değildi.

  • Küçük vadi, bazen bembeyaz veya kırmızı damarlı mermer tabakaları gösteren kayalıklar arasında zig- zaglar yaparak inen dar ve taşlı bir yolla son buluyordu. Altta güney batıdan kuzey doğuya bir tuzlu su deresi akıyordu. Dere, dev bir fayın taştan iki duvarı arasından çıkıyor ve çevre dağlarla büyük bir yalak teşkil e- den düzlüğün etrafında dolaşıyordu, işte tam orada, sanki büyük bir kutunun içinde küçük bir kutu gibi duran bir kervansaray göze çarpıyordu. Güney yönünde a- çılan kapanın sırlı tuğlaları güneşten neşeyle parlıyordu. Bu yapı, Danav, Şirabâd ve Karşi yollarının çakıştığı yerde çok büyük bir ihtimalle Abdullah Han tarafından inşa ettirilmiş olacaktı. Geniş, fakat derin olmıyan yatağından geçebilecek uygun bir yer bulmak amacıyla sel deresinin sağ kıyısından ilerlememiz gerekti.

  • Karşı taraftan gelen bir Özbek de bizimle aynı za- madan karşıya geçti; kendisi ata binmiş, iki kanısından biri yüklü atların dizginlerinden tutuyor, İkincisi kibitka yüklü deveyi sürüyordu. Kadınlar cesaretle suya girdiler, güçlü cinsiyeti temsil ederi kocaları onların dünyaları ile hiç ilgilenmiyordu.

  • Harabe hâlindeki kervansaray, KiIif'ten önce karşılaştığımız ve yine Abdullah Hana ait olduğu söylenen İspan-Tuda'daki aynı tuğlalardan imâl edilmişti. Kare şeklinde bir avlunun çevresinde, artık kullanılmayan odalar dizilmişti. Sadece üzerinde kubbesi geniş bir salon yolculara sığınak görevi yapıyordu. Yer kül ve hayvan pisliği ile kaplıydı.

  • Yol çıkıyor, kuzeybatıya doğru, sarp yamaçtı kurumuş bir sel yatağından, iniyor, sonra birkaç sakiıile Şur-Ab (Tuzlu Su) 'köyünü teşkil eden kervansaraya doğru zorlukla tırmanıyordu. Köy, bu bölgede bolca akan tuzlu sulardan adını almıştı.

  • Şur-Ab'dan, Danav yolu ile düzlüğe çıkan Kungrad boyuna mensup çok sayıda Özbek Avul'u gördük ve bütün yükleri ile yer değiştiren bir göçebe boyunun meraklı manzarasını seyrettik Kış boyunca dağların girişinde yaşamışlar, şimdi güzel günler geri geldiğinden, kendileri için serin havayı r hayvanları için de bol otlakları bulacakları yüksek yaylalara dönmekte acele ediyorlardı.

  • Göçebeler için, bu yolculuk bayram sayılıyordu. Bunlar oldukça varlıklıydı, ve saflıkları içinde sahip oldukları şeyleri teşhir ediyorlardı. Başta erkekler en iyi koşumları takmışlar at sürüyorlardı: dizginler ve eyerler altın işlemeli meşindendi; üzengilerin madeni gümüş kaplanmıştı; atlılar bol sarı «çalvarlar» (pantolon) ve alacalı renkli ipek khalatlar giymişlerdi. £n iyi kılıçları atlarının sağrılarına vuruyordu.

  • Birbirine bağlanmış develer arkalarından geliyordu: parlak renkli halıların altında pek iyi durmayan küçük denkler taşıyorlardı; hızlı inmelerini sağlıyan çok dik bir yamaçtan inerken yükün ağırlığına dayanmak için uzun bacakları üstünde sallanıyorlardı; her adımda düşecek gibi oluyorlar, bütün gövdeleri, kuyruklarından başlarına kadar onları sarsan gülünç bir sarsılmaya sahip oluyor ve aynı zamanda bir Buhara kunganmın gagası gibi eğik duran uzun boyunları, dik duran başlarının altındaki omuzlarının önünde acınacak bir iğilme gösteriyordu. Zincirleri tutan adam her ayağı sürtüşünde burunlarına bağlı halkayı da çektiğinden hayvanlardan bir çığlık yükseliyordu. Yeni yular takılmış develere en zengin takılarını takmış kadınlar binmişti; bazıları da atlara binmişti.

  • Bütün bu kafile menderesler çizerek iniyor, kaya-

  • Irkların teşkil ettiği beyaz fondan ayrılıyor ve dik düşen güneş ışınları altında kalabalık gölgeler çiziyordu.

  • Bir at binicisiyle birlikte yuvarlandı, binicisi hemen sert bir bilek hareketiyle atı kaldırdı, sonra ince bir sesle olayı arkadaşlarına nakletti. Birden bir deve durdu ve ilerlemek istemedi; burnundaki halkadan geçen ipi çekmek suretiyle inatçılığından vazgeçirdiler; hiddet salyaları akıtarak sesler çıkarıyordu; bir an duran kafile yine yoluna devam etmeye başladı. Sel yatağının yukarısından seyreden bizler uzaklaşmalarını izledik. Eller sakallarda, karşılıklı selâmlar verildi, iyi yolculuklar dilendi. Atları görünüş ve yürüyüş bakımından muhteşemdi. Develerin sağına ve soluna bağlanmış ve kundaklanmış çocuklar, deniz tutmasını andıran sallanmaya karşı hiç bir şey yapmadan sessizce gidiyorlardı. Sadece başları sallanıyor ve yusyuvarlak yüzleri üzerinde ince filizler gibi duran parlak gözlerini açıp kapatıyorlardı. Beş, altı yaşlarındaki diğer çocuklar develerin hörgüçleri üzerinde yüklerin arasına oturmuştu, oyun kutusunun şeytancığı gibi kestane rengi saçlı başları görünüyordu. Kadınlar yüzlerini bakışlarımızdan sakladılar; bazılarının kucağında, eteklerine sardıkları bebekler vardı; kendilerinden, atın dizginini veya devenin ipini tutan taze veya buruşuk bir elden başka bir şey göstermiyorlardı. En arkada yine erkekler geliyordu. Bizi, «Allah sizi korusun!» diyerek selâmladılar, biz de aynı temennilerde bulunduk.

  • Kafile ağır yürüyüşüne devam etti, ve çok uzaklarda sonsuz gibi görünen insan ve hayvanların yamaçları tırmanmasını seyrettik. Kafile içinde sallanarak yürüyen develer uzaktan bir tek hayvan gibi görünüyordu; sanki baş tarafına yakın eklemlerini oynatan korkunç irilikte bir sürüngen gidiyordu.

  • Bir sağnak sırasında çay içtiğimiz kervansarayda Rus Türkistanı şehirlerinden Urgut'lu bir Tacik ile ta-niştik. Belh yöresinde koyun satın almak üzere altı, yedi tüccarla birlikte gelmişti. Urgut'lu tüccara göre tanesine ortalama on üç frank ödedikleri altı bin baş hayvan almışlardı; koyunlar iri, yünleri uzun ve yumuşaktı. Her yıl hac mevsiminde tüccarlar daima iş ilişkileri içinde oldukları Amu'nun sol kıyısı, Belh, Kunduz, Kulm ve Talıkhan,daki koyun yetiştiricilerinden hayvan satın alırlardı. Satın aldıkları malın tutarını peşin ödemezlerdi. Aldıkları koyunlara karşı bir makbuz verirler, belirli bir taksit öderler ve müşterilerinin bulunduğu Buhara ve Türkistan'da mallarını sattıktan sonra geri kalan borçlarını öderlerdi.

  • Şur-Ab'dan sonra bir yaylâya çıktık, ondan sonra yedinci yüzyılda bir Budist hacının «iki kanatlı, kilitli rüzgârda sesler çıkaran çaniarı olan bir kapıyı» kapalı bulduğu meşhur Çak-çak geçidinden geçtik.

  • Geçidin uzunluğu yaklaşık iki kilometre uzunlu- ğundaydı; en dar yerinde beş. altı metre, en geniş yerinde de on beş, yirmi metreye erişiyordu. Her iki tarafta yükselen yamaçlar en yüksek yerinde elli metre, yi buluyordu., Bazen son derece büyük kaya parçalarıyla tıkanmış bir dehlizde yol almak gerekiyordu; içlerinden kare şeklinde olan biri on metre küpten fazla geliyordu; düşdükten sonra yerde köşelerinden birinin izini bırakmıştı; bu durum korkunç ezici kütlesini göstermeye yeter. Geçide hayran hayran bakarken, arzu dışında başınızı yukarı kaldırıp baktığınızda kopmaya hazır, geçeni tehdit eden bir sürü kaya parçasının durduğu görülüyordu. Bazıları yerlerinden kopup düşmüş ama yarı yolda, ya bir çukura, ya da daha ileriye sıçramasını önleyecek kadar dayanıklı bir kaya çıkıntısına takılmış kalmıştı. Çak-çak geçidinin kötü bir şöhreti vardı ve köylüler gece yarısı oradan geçmekten kaçınırlardı.

  • Büyük Temür'ün kızkardeşi ile evlenmiş olan Emir

  • Hüseyin bu yerde ünlü Fâtihij hileyle yenmek istemişti. Temür hâtıralarında, sevimli eniştesi tarafından kurulan tuzaktan nasıl kurtulduğunu anlatır.

  • Bu iki hükümdar Buhara'nın doğu illeri ve Belh yöresi hâkimiyeti için savaş hâlindeymişler. Emir Hüseyin ansızın bastırarak Karşi kalesini eline geçirmiş. Temür de kaleyi hileyle yeniden kendi tarafına kazandırmış; hâtıralarında bakın nasıl anlatıyor:

  • «Bu haber Emir Hüseyin'in kulağına gidince hemen hile ve ikiyüzlülük yoluna saptı ve içten bir dostluk maskesi altında beni eline düşürmek istedi.

  • «Beni tutsak etmek isteyen Emir Hüseyin'in hile- sinden ve sahtekârlığından şöyle kurtuldum.

  • «Emir Hüseyin bana bir Kur'an göndererek benim için kalbimde dostluk ve bir kardeş sevgisinden başka bir şey beslemediğine dair kutsal kitap üzerine yemin ettiğini bildirmiş ayrıca gönderdiği haberde şöyle demişti: :—Eğer sözlerim kalbimin gerçok duygularının belirtisi değilse ve eğer sözünü tutmaz ve sana kötülük yaparsam. Tanrı'nın Kitabı beni en feci şekilde cezalandırsın.»

  • «Onun mümin bir İslâm olduğunu düşündüğümden, bana çiğitlerinden (yiğit) biri ile gönderdiği şu habere kadar onun sözlerine itimat besledim; «Çak-çak geçidinde karşılaşalım ve eski dostluğumuzu yenileyelim; böylesi şimdiki gibi kalmamızdan daha iyidir.

  • «Amacı ikiyüzlülük ve yalan ile beni ele geçirmekti.

  • «O zaman sözlerine ve yeminlerine fazla güvenmemek gerektiğini, daima saygı duymamız gereken Kur- an'a saygısızlık etmeye başladığını düşündüm. Buluşma çağrısına uymağa karar verdim; fakat en cesaretli savaşçılarımdan bir kaç yüz tanesini Çak-çak geçidine önceden tedbir almaya yolladım, kendim de yine gözüpeK adamlarımla buluşma yerine varacaktım.

  • «Emir Hüseyin'in yanında bulunan dostlarıma da haber salarak Emir'in amaçlarını öğrenmelerini istedim Nihayet dostlarımdan Şir-Behram Emir Hüseyin'in tasarılarını öğrendi. Emir Hüseyin dostumu terketti ve bin kadar atlısıyla üzerime gelmeye başladı.

  • «Bu arada ben çadırlarımı geçidin girişine kurdur- muştum ki, haber bana ulaştırıldı.

  • «Kuvvetlerimi yerlerine yerleştirdim, ve bir müddet sonra Emir Hüseyin'in öncü kuvvetleri gözüktü. Karavul'um gelerek bana şöyle dedi: —İşte Emir Hüseyin'in ordusu; bak! Emir ordusunun başında değili. Senin yalnız geleceğini duymuş olmalı ki, seni tutsak etmek üzere sadece ordusunu yollamış.

  • «Savaşa hazırlanmaya başladım, elimde iki yüz kadar atlı vardı. Emir Hüseyin'in kuvvetlerinin iyice geçide girmesini bekledim ve önceden yolladığım askerlerime bir çiğit ile haber göndererek, benim karşılamaya hazırlandığım Emir Hüseyin'in ordusunun geri çekilme yolunu kapamasını istedim. Böylece düşmanlarımı geçit içinde hapsettim ve çok sayıda tutsak aldım.

  • «Sonra kuvvetlerimi bir ordu hâlinde topladım, teşkilâtlandırdım ve Karşi üzerine yürümeye başladım.

  • «Böylece her tarafta dostlar bulundurmanın iyi olacağı tecrübesini edindim.

  • «Türkçe olarak Emir Hüseyin'e bu mısraların anlamını yazıp yolladım:

  • «—Ey Saba rüzgârı bana ihanet ağları ören o dosta söyle,

  • «İhanet hainin kendi üzerine dönmez mi?

  • «Emir Hüseyin'in mektubumu alınca utanç ve şaşkınlığa gömüldüğünü ve rezil olduğunu kabul ettiğini öğrendim. Artık ona hiç güven beslemedim, sözlerinin parlaklığına hiç kanmadım.»

  • Enişte ile kayınbirader vahşi Çak-çak geçidinde birbirlerini öldürmeyi tasarlarken, aşağı yukarı aynızamanda Paris'te Jean Sans Peur Vieille-du-Temple sokağında Louis d'Orleans'ı katlettiriyordu. Geleneklerin vahşiliği ve ikiyüzlülüğü bakımından atalarımız Orta Asya'nın hükümdarlarından hiç de aşağı kalmamış, tır.

  • Geçitten çıktıktan sonra yol tatlı eğilimlerle dolanıp gidiyordu. Önde giden yük hayvanlarımıza eriştim. Fakat başlarında sürücüleri göremedim. Nereye kaybolmuşlardı? Çünkü biri genç, biri yaşlı iki sürücümüz vardı; yaşlı olanı yüklerle genci de hemen bizim önümüzde gidiyordu. Yaşlı sürücüye gün batarken khalatı üzerinde namaz kılarken rasladım. Gencinin uzun zamandan beri yanımızda olmadığı söylendi.

  • Şüphesiz Capus ile birlikte dönecekti. Capus geldi, ama ikinci sürücüden yine haber yoktu: yarım saat kadar önce onu pek ilgi çekici olmıyan bir durumda görmüştü; yürüyüşü her zaman olduğu gibi kapadığı- ğımı düşünürek onu rahatsız etmekten çekinmiş ve hemen benim yanıma döneceğini düşünmüştü.

  • Cansıkıcı durumumuza rağmen, dikkatimizi çekmeden savuşma yolları arayan sürücülerimizin kullandığı usûllere bol bol güldük. Şimdi kim bize yolu gösterecekti? İçimizden hiç kimse yolu bilmiyordu. En fazla iz olan yolu izledik ve bir süre dolaştıktan sonra dar bir vadinin ortasında bir kervansaray ile bir derenin kıyısına serpiştirilmiş on kadar virane gördük: Çeşme- Ofizân'a varmıştık.

  • Kervansarayın lokantası(!) önüne dik açıyla dönen ve bir at veya yüklü bir deve için yeterli derecede geniş bir geçitten avluya girdik. Lokanta ol-arak adlandırdığım barınakta otuz kadar Türkistanlı bağdaş kurmuşlar çay içiyorlar, nargile tüttürüyorlar ve hayattan zevk alıyor gibi görünüyorlardı. Bunlar Mezar-i Şerîf'e hacca giden Taşkentlilerdi. Hoş olana yararlı olanı fırsat çıktığında birleştirmekte vakit kaybetmeyen gerçek Sartolarak atları üzerinde çeşitli malları ihtiva eden yükleri gözüküyordu; içlerinden birinin yükü kunduraydı: Tanrı'ya yakarıp, Hz. Ali'nin türbesinde namaz kıldıktan sonra bu kunduraları AfganlIlara gösterecek, ve mümkün olduğu kadar pahalıya satacaktı.

  • Kelimenin tam anlamıyla açlıktan ölüyorduk. Hancı bize ekmek, tuz ve soğandan başka bir şey ikram edecek durumda değildi. Ne mutlu ki Abdul Taşıkent- lilerin çok iyi olacağa benzeyen bir palav hazırladıklarını görmüştü. Tencerenin etrafında dolaşacak, ve ihtiyaç meziyetleri arttığından kurnaz bir diplomat gibi hareket edecekti. Koyun yağında, kuru üzüm, havuç ve kızarmış koyun etiyle pişirilmiş palavdan bize bir tas dolusu ikram ettirmeyi becerecekti. Bizim palav piştiğinde, ödünç aldığımız palavı iade edecektik. Taş- kentliler palav pişirmede gerçekten üstad olduklarından kendimize bir ziyafet çektik sayılır; Orta Asya'da onlar kadar iyi palav pişirene Taslamadığımızı itiraf etmek isterim.

  • Kendisinin Özbek olduğunu söyleyen hancıda Tacik ifadesi vardı: uzun yüz, gaga burun, mavi ve hile- kâr gözler, gür ve kestane rengi sakal, kısacası hilekâr görünüşlü sevimli bir adam. Bize değerli konuklar muamelesi yaparak, beş, altı metre uzunluğunda, üç metre genişliğinde, yine üç metre yüksekliğinde toprak duvarları elan «yeşil odaya» yerleştirdi. Odanın, ikisi avluya, biri mutfak ve dış oda görevi yapan ve adamlarımızın yatacakları odaya açılan, üç kapısı vardı. Her kapının üzerinde, odanın ortasında bir çukur içinde yakılan ateşin dumanının çıkması için bir delik açılmıştı; yerde ise topraktan başka bir şey yoktu; duvarlara gelince, duman isinden görülmez olmuşlardı. Adamlarımız bu hanı bir refah örneği olarak tanımlıyorlardı.

  • Boyutları göz önüne alınmadığı takdirde bu ülke İsviçre'nin bazı köşelerini andırıyordu; meselâ ağaçların dışında, Zürih civarları gibi; zira burada, ender raslanan dev ardıç ağaçlarının dışında yamaçlar ve tepeler tamamen çıplaktı.

  • Şu sırada kervansarayın damı yeşil buğday ve arpa başakları ile kaplıydı. Damı onarmak istediğinde, hancı bu yörede alışageldiği üzere, avludaki ıslak toprağı çapası ile damın üzerine atıyor, sonra ayağı veya eliyle düzeltiyordu. Bu çamur içinde,, atların yem torbasından veya kervanların torbalarından düşmüş tohumlar bulunabiliyordu; üzerlerine yağmur düşünce, filizleniyorlar, ve bir müddet sonra dam ekili bir tarla görünümüne bürünüyordu.

  • Çeşme - Ofizân'ın Altın Aslan Hanı altmış adım uzunluğunda, kırk adım genişiiğindeydi. Bir tek girişi vardı; avlunun sağ tarafında insanlar için barınaklar bulunuyordu; toprak duvar ve sırıklarla ayakta duran bir dam ile sertleşmiş topraktan meydana geliyordu. Bundan başka sıkıca kapatılmış iki oda daha vardı; biz en genişini ve en rahat olanıhı işgâl ettik. Avlunun diğer duvarlarının dibinde kötü havalarda atların ve yüklerin muhafaza edildiği barınaklar sıralanmıştı; zemindeki toprağın sertleştirilmemiş olması ve yerde ateş yakmak için- deliklerin olmayışı haricinde insanlar için yapılmış barınaklardan pek farklı değillerdi. Yazın, atlar ve yük hayvanları avluda dikilmiş sırıklara bağlanıyordu. Bu yapı içinde elli at ve elliden fazla insan barınabilirdi.

  • Sahibi zengin olup, iyi iş çeviriyordu. İlkbaharda Mezar-i Şerîf'e gitmekte olan çok sayıda Türkistanlı ve Buharalı oraya uğruyordu. O zaman onlardan ekmek, buğday, tütün, arpa, saman satın alıyor ve bunları müşterilerine satıyordu. Kırk kilometre çapında bir alanda başka han yoktu; bu bölgede oturanlar azdı ve onların şartlarına uymak gerekiyordu. Buna rağmen, Batıdaki meslekdaşları gibi «müşterilerini soyduğunu»sanmayın. Bir tanganın (1) aitmiş dört çaka ettiğini, ve kervansarayda konaklayan her yolcunun at başına sadece üç çaka ödediğini, kendisi için de para alınmadığını söylersek sözlerimizin doğruluğu anlaşılır. Yolcu handan kendisi ve hayvanları için yiyecek alırsa hiç para ödemeden handa yatıp, kalkabilir. Bir demet saman otuz iki çaka eder; üç çeyrek litre çay ibriği ile yüz elli gram ekmek yine otuz iki çaka değerindedir. Hancı bir buçuk tanga karşılığında bir adamı ve atını bütün bir gün boyunca yedirip içirmek ve barındırmakla yükümlüdür; bir adam ve bir eşek olursa sadece bir tanga alır. Her şey izafî olmakla birlikte, bu fiyatlar yüksek değildir.

  • Çeşma-Ofizân'dan etrafı sarp kayalıklarla çevrili, elips şeklinde olan, bir kervansaraya ve bir ırmak kenarında bir kaç Özbek çadırına sahip Tanga - Kha. rarn vâdisine kolaylıkla iniliyordu. Her şey bir müddet sonra dağlardan ayrılacağımızı belli ediyordu; arâzinin dalgalanması daha yavaş, bayırlar daha az dik, akarsuların yatakları ve küçük vâdiler daha geniş olmuş, karlar kaybolmuştu; hiç bir tarafta zirveleri göremediğimizden karlı tepelerden uzaklaşmış olduğumuz anlaşılıyordu. Tanga - Kharam'da ekili tarlalar ve kervansarayın yakınında zayıf bir akarsu ile çalışan toprağa gömülmüş, göze pek çarpmayan bir değirmen farke - diliyordu. Koleksiyonlarımızı düzene koymak üzere bu yerde konakladık. Hacıların, kalenderlerin, tüccarların güney yönünde gittiklerini seyrediyorduk.

  • Daha rahat çalışabilmek amacıyla kervansarayın avlusunda bir yurt kurulmasını istedik. Bir müddet konuştuktan sonra Özbekler bu çabuk kurulan, çabuk kaldırılan evi bize bir tangaya kiralamaya razı oldular. Hemen keçe parçalarını ve onları tutacak olan tahtadan kafesi getirdiler. Fakat bütün bunları kurmak işine gelince erkekler bu işi bilmediklerini ileri sürdüler. O iş kadınlara aitti. Biz kâfir olduğumuzdan bu hanımlar önümüzde yüzlerini açmak istemiyorlar, yanımıza gelmeği arzulamıyorlardı. İşte önceden asla tahmin edemeyeceğimiz bir zorlukla karşı karşıya kalmıştık: ne kadar ısrar edersek edelim, erkekler bir türlü kararlarından dönmüyorlardı; bir kadın işini asla yapamıya- caklar, çadırı kurmayacaklardı; Tanga - Kharam'daki erkeğin soyluluğu ve iş bölümü bunu gerektiriyordu. Töre tarafından kendilerine verilmeyen bir işi yapmaları için ısrar etmemiz onlara garip olduğu kadar gülünç de gelmişti. Meçhul bir yolcunun geldiği bir handa, han sahibine hemen iğne ipliği eline alarak divan üzerinde yaptığı yırtığı dikmesini istediğini düşünün, işte bizim özbeklerin içine düştükleri şaşkınlığı kavrı- yabi I irsiniz.

  • Abdul bütün hitabet san atının inceliklerini ortaya dökerek sonunda, erkeklerin bakışlarına yüzünü saklamaya artık ihtiyaç duymayan yetmiş altı yaşında bir kadını gidip çağırmalarını sağladı.

  • iyi yürekli yaşlı kadıncağız yurdu kurmaya başladı. Önce kapı için bir aralık bırakarak, yere itina ile koyduğu «kerega»ları. (tahtadan kafes) dikmekle işe başladı. Keregalarm üzerine, dumanın tepeden çıktığı çember olan «çanarak»a saplanmış, yer küresi meridyenleri gibi kıvrık sırıkları tesbit etti. Yukardaki bu a- çıklığa «Tunduk» adı veriliyordu: Yağmur ve soğuktan sakınmak için üzeri bir keçe parçasıyla örtülürdü. Her köşesinde bir ipi olan «Kaşma» (keçe) parçaları ile kaplanan yurdun iskeleti işte böyleydi. İpi kafesin üzerinden aşırıyorlar, kaşmayı yukarı çıkarmak için çekiyorlar ve keregalara bağlıyorlardı, bunun üzerine de ikinci bir keçe parçası konuyordu; bu ipler sağlamsa bu yapı rüzgârdan hiç etkilenmezdi. Kışın keregalarmüzerine «çiy» denen hasırlar örtülüyor böylece yurttan içeri hava giremiyordu. Taşların üzerine tencerenin yerleştirildiği alanın ortasına, tam tundukun altına o- cak kuruluyordu. Yaşlı kadının sayesinde mükemmel bir şekilde yurdumuza yerleştik, bizim için rahatsız olmasına karşılık kendisine bir parça şeker verince çok memnun oldu.

  • Tanga - Kharam'dan dağların eteğinde bir vahada kurulmuş olan Guzar şehrine gitmek istiyorduk. Adamlarımızdan hiç biri yolu bilmiyordu. Hanın sahibinin tanıdığı bir Özbek bize rehberlik yapmayı kabul etti. Birkaç gün önce yanından ayrılıp Guzar a giden ve tes-bit edilen tarihte dönmeyen oğlunu aramaya gidiyordu. Yağmur mevsimi geldiğinden toprağı işlemek ve arıkları açmak için oğluna ihtiyacı vardı, daha sonraki sulamalar için suyu toplayıp, muhafaza etmek için acele olarak tedbir almak zorundaydı.

  • Tanga - Kharam Deryayı aştıktan sonra yol batıya doğru bir çok dirsekler yapıyor, tekrar kuzeybatıya dönüyor ve çıkıştan çok inişlerle bizi Guzar - Der- ya'nın kıyılarına götürüyordu. Şu anda gayet bol suya sahip bu ırmak dağların güneydeki son kollarının alt tarafını izliyordu.

  • Emirin adamlarının nezareti altında binlerce işçi, çapaları ellerinde, ırmağın sularını ovaya getiren ve onu verimli kılan büyük arıkların temizlenmesiyle uğraşıyorlardı. Genellikle bu iş için çiftçiler yılda bir defa bir araya getiriliyordu; fakat bu yıl su bol olduğundan arıklar daha çabuk kırılıyorlar ve çamurla doluyorlardı; bu yüzden Guzar bölgesi halkı üçüncü defadır arıkları onarmak buyruğu almıştı.

  • Bir tepe üzerine geldiğimizde ırmağın ince beyaz bir bayrak gibi kıvrıla kıvrıla vahanın yeşil çizgisinden çıktığını ve sonra sonsuzluğa doğru uzanan bozkırda yok olup gittiğini görüyorduk.

  • Sanki deniz kıy ısındaydık. Batan güneş tarafından oluşan optik bir hayâl sayesinde bütün vaha anıtlarla dolu bir şehir hâline gelmişti; söğütler ince minarelere, bodur ağaç kümeleri câmi kubbelerine ve küçük viraneler bile bir saraya benzemişti. Şairlerin hayâl et. tikleri Semerkand sanki karşımıza gelmişti. En parlak görünüşler altında sık sık en donuk gerçeklerin saklandığı Doğu'nun bir timsali önündeydik.

  • Şehre girerken terkedilmemiş bir tuğla imalâthanesinin önünden geçiliyordu; halkın inşaat yaptığını gösterdiğinden refah içinde yaşadıklarını ispatlıyordu. Tuğlalar aynen Avrupa'da olduğu gibi hazırlanıp, pi- şiriliyordu. Daha ilerde, geniş bir bahçe* içinde sık a- ğaçların altında çay tüccarları yerleşmişti. Burası Gu- zar'ın işi gücü olmıyanlarının ve eğlence düşkünlerinin en sevdiği kösesiydi. Şarkıcıların, dümbelekçilerin sesleri işitiliyor; şahane elbiseleri içinde rakkaslar farke- dili/ordu. Fakat bir anda çocuklar bizi gördüler ve «Uruslar geliyorlar!» diye bağırdılar; ansızın kalabalık dağıldı, mağazalar boşaldı ve herkes bizi görmek için birbirini ezmeye başladı.

  • Çarşının yanında, ırmağa bir kaç adım ötede- kadının evinde, duvarları alçıyla kabaca sıvanmış, Karşi- den beri şimdiye kadar rasladığrmız en lüks yapıda konakladık. Dar bir yere yerleşmemize karşılık, bahçeye bakan bir penceremiz ve ahırların üzerinde kaldığj- mız birinci kata çıkmak için topraktan bir merdivenimiz vardı. Ve herkes bir katlı evin gerçekten ender olduğunu biliyordu.

  • Ev sahibimiz oğlu ve küçük kızı Melike ile ziyaretimize geldi. Küçük kızın yüz hatları düzgün, yüzü geniş ve gülümser, saçları kumraldı. Altı yaşında olmasına rağmen küçük gösteriyordu; davranışları ise bir genç kadınınkileri andırıyordu. Bir parça şeker, bir iki kuruşla dostluğunu kazanmamız güç olmadı; babasınınevinde kaldığımız sürece bizi ziyaret etmediği gün olmadı. Yüzünün ifadesinde bizim AvrupalI küçük kızların çocuksu ifadesi yoktu, sanki yaşlanmış gibiydi. Türkistanlı kızlarda genellikle bu ifade hâkimdi. Güzelliklerini çabuk kaybeden bu eski soyların kadınlarının vücutlarına nazaran daha yaşlı gözüken yüzlere sahip olması soylarının bir özelliği miydi acaba?

  • Dörtte üçü Guzar - Derya'nın kıyısında yer alan Guzar, kayda değer anıtları olmıyan bir çiftçi şehriydi. Kadı mütevazi bir şekilde elli bin ev olduğunu ileri sürüyordu; halbuki kaleyi çevreleyen sınırı belli olmu yan geniş kasabada dört bin ev, belki otuz; kırk bin kişiyi besleyen vahaya yayılmış olarak altı bin ev bulunuyordu. Aslında suyun hiç eksik olmadığı, on yıldan beri yağmurların giderek bollaştığı bu yörede daha fazlasını da besliyebilindi. Eskiden ırmaktan Guzar'a suyu taşımak için sekiz kilometre uzunluğunda kanallar açılırmış; şimdi kanallara daha az derinlikle dört kilometrelik bir yol açmak yeterli oluyordu. On beş, yirmi yjI önce su yokluğundan pirinç ekilemiyordu, oysa şu anda her tarafta çeltik tarlaları vardı. Hatta bazen Saratan ayında, Emir'in buyruğu ile ırmağın bentleri açılarak suyun fazlası sekiz gün müddetle Karşi ovasına akıtılıyordu. Bize nüfusun giderek arttığı söylendi ki böylesine tarıma elverişli şartlarda bundan tabiî bir şey olamazdı.

  • Bir yağ ve kandil fabrikasını ziyaret ettik. Mum imalâtı Buhara'da bilinmiyordu; gaza, elektrik ışığına gelince, insanları aydınlatmak için kullanılan bu şeytanî buluşlar, sanayiinin çok düşük olduğu bir yerde tamamen gereksizdi. Tabiî karanlıkta çalışılmazdı: daha kolayı yatı Isırdı. Tesadüfen geceleyin sokağa çıkıldığında herkes önünü görmek için fenerini götürürdü. Kandil imalâthanesini anlatmakla canınızı sıkmayacağım; sadece kullanılan âletlerin ilkel .olduğunu, döküm-

  • den kalıpların bile elle yapıldığını söylemekle yetine-, eğim. Kandilin yarım kilosu kırk, elli santim (frankın yüzde biri) dir.

  • Yağ imalâthanesinden, aynı zamanda dokumacı olan boyacıya gittik, sonra da zahirecileri dolaştık. Irmağın sağ kıyısında, kalenin dibinde büyük çarşı yer almıştı; sol kıyısında ise şehre girerken gördüğümüz bahçeden pek uzak olmıyan bir yerde küçük çarşı kurulmuştu.

  • Çarşıdan çıkışta, bir sokağı dönünce çubukları önünde bağdaş kurmuş afyonkeşlerle karşılaşılıyordu; bir kısmı gülüyor, diğerleri bağırıp çağırıyorlardı, içlerinden biri koluyla tehdit edici işaretler yaparak bize anlaşılmaz sözler sarfetti. Yüzlerinin rengi kararmış, ifadeleri vahşi insanların ifadesine bürünmüştü. En basit işi bile yapmaktan âcizdiler, geçenlerin merhametle kendilerine attıkları bir kaç pul ile geçmiyor-? lardı. Bunlara sorumsuz gözü ile bakılıyordu.

  • Karşi'ye hareket etmeden önceki gece, komşu avluların birinden gelen iniltiler duyduk; sesler birkaç defa tekrarlandı; odadan aşağı indim ve bir duvar boyunca ilerledikten sonra bir bahçede kadınların daire şeklinde oturmuş olduklarını gördüm; içlerinden biri yüksek sesle güfte okur gibi bir cümle söylüyor ve her susuşunda arkadaşları inlemeyi andıran bir çığlık atıyorlardı. Töreye göre bir ölünün arkasından ağlıyorlardı.

  • Guzar'da geçirdiğimiz son gece uykusuz bir gece oldu. Odamızın yerini kaplayan keçe içinde yuvalanmış pireler bizi önceleri rahat bıraktıktan sonra, cüretlermişler, sonra bizim zararımıza bayram etmişlerdi. Bunlardan bahsediyorum çünkü, hayatımda şimdiye kadar gördüğüm en iri pirelerdi. Asya her şeyin büyüğünü çıkarıyordu.

  • Guzar'dan çıkarken okuma öğrenen öğrencilerin.'her makamdan bağırdıkları bir okulun önünden geçtik. Ev sahibimizin küçük kızı yolumuzun üzerindeydi; ona vedâ ettik, Abdul un selâmlarına hiç çekinmeden cevap verdi.

  • Şehrin dış mahallelerinde, onarmaya çalıştıkları arıklar tarafına giden işçileri gördük. Ellerine çapaları alma vakti henüz gelmemiş olduğundan ağır, ağır ilerliyorlar, elleri arkalarında yolda oyalanıyorlardı.

  • Evleri terkeder etmez hemen bozkır başladı. Vaha arkamızda kuzey - güney yönünde kalmıştı. Bizim yönümüz kuzeybatıydı.

  • Yoldan geçenlerin sayısının bir hayli fazla olması bizi şaşırttı: rehberimiz bu alışılmamış canlılığın sebebini bize açıkladı: Guzar'da ertesi gün pazar açılacaktı, bu yüzden Karşi'den çok sayıda tüccar ile boş gezenler buraya akın ediyordu. Gün doğarken yola çıkmışlardı, bir müddet sonra hedeflerine varacaklardı; bu yüzden hepsine Guzar'dan bir iki saat mesafede raslamıştık. Bir kısmı, ucunda küçük bir zincir olan kısa ve kalın bir sopayla dürttükleri eşeklere binmişti; çoğunluk, kâh iki kişi olarak, kâh eyerin üzerinde bir metre yukarda yüklerin üzerine tünemiş olarak atlara binmişti. Bir kısmı, sadece semerleri ile sahiplerinin mal taşımaları için tüccarlara kiralayacakları develer ile yola düşmüşlerdi; belki de şimdiden kiralanmışlardı; bunlar bu ülkelerin kamyoncularıydılar. Yoksullar, dilenciler ellerinde değnekleri yol boyunca aceleyle yürüyorlardı; torbaları şimdi boştu, ama yarın torbalarının sadakalarla şişeceğini biliyorlar ve iyi bir hâsılatın ümidiyle kuru bacaklarının adımları daha uzuyordu.

  • Kaba bir kumaştan paltoları altında Hindular daima ikişer olarak lâgat beygirlere binmişlerdi; başlarında sarık yoktu, fakat yuvarlak külah veya basit bir takke taşıyorlardı; ayaklarında burnu kalkık pabuçlar vardı. Bunlar için zengin, hasis ve çok yüksek faizle para* veren tefeci diyorlardı, kimse Hindulardan hoşlan- mazdı. Saçları uzun olup alınlarında kastlarını belli e- den işaretleri görünüyordu. Bizi burunları atlarının baş larına değecek derecede eğilerek selâmladılar; ellerini başlıklarına götürdüler ve başın hiç bir zaman açık kalmamasını isteyen törelerine rağmen bazıları başlıkla, mm çıkardılar; Avrupa'da ancak gecelik veya terlik giyildiğinde sarıklarını çıkarırlardı.

  • Ayaklan çıplak üç Afganlı bize sabit nazarlarla bakıyorlardı; afyonkeşleri belli eden anlamsız yüz ifadesine sahiptiler; ağır adımlarla ilerliyorlardı. Sivri ■külâhları ile tanınan divâneler eşeklerinin üzerinde bacaklarını sallıyarak gidiyorlardı; dükkânların önünde açık olarak konulan çuvallarda bulunan pirinçten, bezelyeden veya herhangi bir şeyden tüccarların kendilerine verecekleri bir kaç avucu ve bir iki ölçek zeytinyağını dolduracakları şiş karınlı sukabaklarını yanlarına almayı ihmâl etmemişlerdi.

  • Dinlenen atlılar çimenler üzerine uzanarak, atlarının dizginlerini kollarına dolayarak sohbet ediyorlardı. Üç tanesi yıldız gibi uzanmış, baş başa vererek, kaysı, kuru üzüm ve bademden ibaret günlük rızıklarını yemekle meşguldü.

  • Rehberimiz tanıdıkları ile karşılaştı; karşılıklı olarak hararetli «selâmünaleyküm»ler verildikten sonra kendisi Guzar Beğine bağlı bir memur olduğundan onu «hükümetin bir memuru» olarak görenler kendisine, yerlilerin ağızlarına aldıkları ve üzerlerinde taşıdıkları üstü tahta kapaklı, minik bir sukabağı içinde muhafaza ettikleri toz tütünden bir tutam veriyorlardı. Adamlarımız fırsattan yararlanarak başkalarının kesesinden yemek üzere hemen üşüştüler ve «yönetilenler» bir kişiye verdiklerinden beş, altı kişinin birden yararlandığının farkına vardılar.

  • Otuz kırk evli Yengi - Kente kadar bozkır çimenle kaplı ve arâzi engebesiz idi. Sol tarafımızda, Şirabâd yakınlarında ve Surkan harabelerinde gördüğümüz gibi yapma tepecikler sıralanıyordu. Aralarında bin beş yüz, bin sekiz yüz adım mesafe olup üzerlerinde hiç bir.şey yoktu.

  • Yengi - Kent'ten sonra bir kaç tepe ya yolu kesiyor, ya da onunla birlikte uzanıyordu. Deve cesetleri kara kartal ve iri cüsseli akbaba sürülerini çekmişti görünüşte düzensizlik olmadan hep birlikte cesetleri parçalıyorlardı. Bir çok öğünlük leşlere sahip olmuşlardı; bilindiği gibi yiyeceği bol olanlar çabuk anlaşırlar. Yiyecekleri azaldığında muhtemelen aralarında kavga çıkacaktı.

  • Karşi'den önce birkaç bataklık, su birikintisi ve hemen şehrin yakınında geçitlerinden aşılan arıklar «görülüyordu.

  • 1   2   3   4   5   6   7   8   9   10   11


    Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©azkurs.org 2016
    rəhbərliyinə müraciət

        Ana səhifə