Kitabın Orijinal Adı: The Third Eye



Yüklə 0,91 Mb.
Pdf görüntüsü
səhifə9/15
tarix09.04.2020
ölçüsü0,91 Mb.
#30801
1   ...   5   6   7   8   9   10   11   12   ...   15
lobsang rampa Üçüncü Göz


YABANi GÜL BAHCESiNDE 
Ertesi sabah, hiç acelesiz, Chakpori'ye dönmek üzere 
hazırlıklarımızı yaptık. Potala gezisi bizim için bir tatil ol­
muştu. Ayrılmadan önce, teleskopla çevreye son bir kez daha 
bakmak için dama koştum. Chakpori'deki bir damda, ufak 
bir rahip adayı sırt üstü yatmış kitap okuyor ve arada sırada 
da avludan geçen rahiplerin çıplak kafalarına ufak taşlar 
yağdırıyordu. Camın içinden, aşağıdaki rahiplerin şaşkın ba­
kışlarından kaçınmak için başını çabucak eğdiği zaman yü­
zünde beliren o şeytanca sırıtışı görebiliyordum. Hiç kuşku­
suz Dalay Lama'nın da beni buna benzer tuzaklarla uğra­
şırken izlemiş olduğunu bir anda anlamak beni çok rahatsız 
etti. Hemen kararımı verdim, bundan sonra bütün muzur-
luklarımı binaların Potala'dan görünmeyen yan cephelerinde 
yapacaktım. 
Artık gitme vakti gelmişti. Bizim bu kısa yolculuğumu­
zu bu kadar zevkli bir hale getirmek için çalışmış olan lama­
lara teşekkür etmenin, Dalay Lama'nın kişisel hizmetkârına 
özellikle hassas davranmanın sırası gelmişti. Hindistan'dan 
gelmiş olan yiyecekler onun denetimindeydi. Benden oldukça 
hoşlanmış olmalıydı ki, hemencecik mideme indirdiğim, ufak 
bir ayrılık armağanı hazırladı bana. Bu ufak armağanla bi­
raz daha güç kazanmış, Demir Dağımıza dönmek üzere ba­
samakları inmeye koyulduk. Yarı yola vardığımızda bağırış 
ve seslenişlerin, yoldan geçip giderken bize arkamızı işaret 
eden rahiplerin farkına vardık. Durduk; soluk soluğa, telaş 
içinde bir rahip koşuyordu bize doğru; bir solukta Lama 
115 

Mingyar Dondup'a mesajını iletti. 
Rehberim onu dinledikten sonra, Beni burada bekle 
Lobsang, çok geç kalmam" dedi ve arkasını dönerek basa­
makları yeniden tırmanmaya başladı. Hayran hayran man­
zarayı seyredip, eski evime bakarak keyifli keyifli dolandım 
ortalıkta. Bir ara arkamı dönüp de, atının üzerinde bana 
doğru ilerleyen babamı görünce neredeyse arka üstü yuvar­
lanıyordum yere. Ben ona bakarken, o da baktı ve göz göze 
geldik. Beni tanıdığı zaman alt çenesi hafifçe aşağı sarktı. 
Hemen karar verip, içimi tanımlanamaz bir sızıyla doldura­
rak, tanımamazlıktan geldi beni ve yoluna devam etti. Uzak­
laşan sırtına bakıp, "Baba!" diye bağırdım. Hiçbir biçimde 
umursamadı ve duygusuz bir şekilde devam etti yoluna. Bir 
anda gözlerime ateş bastığını hissettim, titremeye başlamış­
tım. Potala'nın merdivenlerinde, herkesin içinde kendimi 
küçük düşürmek üzere olduğumu anlamıştım. Umduğumun 
üstünde bir güçle kendimi tutarak sırtımı doğrulttum ve ye­
niden aşağıda uzanan Lhasa'yı seyretmeye koyuldum. 
Yarım saat kadar sonra, Lama Mingyar Dondup merdi­
venleri bir atın üzerinde inerek geliyordu; yedeğinde bir at 
daha vardı. 
"Haydi bin Lobsang, çok acele Seraya gitmemiz gereki­
yor, oradaki reislerden biri hayli ciddi bir kaza geçirmiş." 
Her iki atrn eğerinde de birer çanta asılıydı, bunların 
içinde Rehberim'e gerekli olan aletler bulunuyordu herhalde. 
Linghor Yolu boyunca, eski evimi, oraya buraya dağılmış ha­
cıları ve hepsi birbirine benzeyen dilencileri geçerek, dörtna­
la koşturduk atlarımızı. Rahiplerin bizi kapıda beklediği Se­
ra Manastırı'na varmamız pek uzun sürmedi. İkimiz de çan­
talarımızı kapıp hemen atlarımızdan aşağı atladık ve bir ra­
hibin ardı sıra, yatağında sırtüstü yatan yaşlı reisin yanına 
gittik. 
Hastanın yüzü kurşun rengindeydi, yaşama gücü tü­
kenmiş gibi çırpınıyordu. Lama Mingyar Dondup, zaten ha­
zırlanmış bulunan bir kâse sıcak su istedi. Ben, onun bu 
116 
suya koyduğu belirli otlardan oluşan karışımı kaynatırken, o 
da bir düşme sonucu kafatası kırılmış olan bu yaşlı adamı 
muayene ediyordu. Bir kemik parçası kafasından içeri doğru 
girmiş, beynine baskı yapıyordu. Karışım yeteri kadar soğu­
yunca bununla adamın kafasını sildik, geri kalanıyla da Reh­
berim ellerini yıkadı. Sonra çantasından çıkardığı keskin bir 
bıçakla ve gayet hızlı hareketlerle, eti, tam kırık kemiğin 
üzerinde "U" şeklinde kesti. Kanama pek fazla değildi. Ha­
zırlamış olduğumuz suyla yarayı biraz daha sildikten sonra, 
kesilmiş et parçası arkaya doğru kaldırıldı. Lama Mingyar 
Dondup gayet yumuşak hareketlerle bu kısmı inceleyip, ka­
fatası kemiğinin çatlayıp içeri doğru girdiği yeri buldu. İşe 
başlamadan önce kendisine gerekli olan bir yığın aleti, de­
zenfekte edici bir losyonla dolu kâsenin içine koymuştu. Şim­
di onların arasından, bir uçları yassı olan ve bu yassı kısım­
larda da testere gibi incecik dişler bulunan iki gümüş çubuk 
çıkardı. Büyük bir dikkatle aletin en ince kenarını, kemikte­
ki çatlağın en geniş yerine soktu ve diğer çubukla kemiği 
daha sıkı bir şekilde kavrarken de birincisini dimdik tuttu. 
Kemik parçasını yavaş yavaş eski yerine gelene dek kanırttı. 
Sonra çubukların biriyle burayı sıkıştırdı ve "Kâseyi tut 
bana Lobsang" dedi. İstediğini kolayca alabileceği şekilde 
tuttum kâseyi. Üçgen şeklinde, çok ufak bir çiviye benzeyen 
küçük, sivri bir gümüş parçası aldı kâseden ve bunu, şimdi 
kafatasının normal düzeyinden bir parça daha yukarıda du­
ran kırılmış kemik parçasıyla sağlam kemiğin arasına sıkış­
tırınca, kemik parçası hafifçe oynadı. Sonra yeniden bastırdı 
kırık kemiğe. "Kemik gümüş parçasıyla kaynayacak şimdi, 
gümüşün hiçbir zararı olmaz insana." Burayı otlardan hazır­
lanmış bir losyonla biraz daha sildikten sonra, bir tarafa iliş­
tirilmiş duran et parçasını büyük bir dikkatle tekrar yerine 
koydu, at kuyruğundan koparılmış ve iyice kaynatılarak 
mikroplardan arındırılmış bir kılla bu parçayı dikti; ameliyat 
yerini yine otlardan yapılmış bir macunla kapatarak, yerin­
den oynamasın diye bir bez parçasıyla iyice sardı. 
Beyninin üzerindeki baskıdan kurtulan yaşlı reisin ya-
117 

şama gücü bir anda yerine gelmişti. Yastıklarla arkasını des­
tekleyerek, yarı oturur bir duruşa geçirdik onu. Kullandığı­
mız aletleri, kaynamakta olan yeni bir losyonun içinde te­
mizledim, yine kaynatılmış bir bezle kuruladım ve her şeyi 
dikkatle yeniden çantaların içine yerleştirdim. Az sonra, 
daha ben ellerimi temizlerken yaşlı adamın gözleri titreye­
rek açıldı. Üzerine doğru eğilmiş olan Lama Mingyar Don-
dup'u görür görmez zayıf bir tebessüm belirdi yüzünde. 
"Beni yalnızca senin kurtarabileceğini biliyordum ve 
Tepe'ye işte bu nedenle yolladım o düşünce mesajını. Çünkü 
görevim daha sona ermedi ve bedenimi terk etmeye hazır de­
ğilim henüz." 
Dikkatle ona bakmakta olan Rehberim yanıtladı: "Me­
rak etme, bunu atlatacaksın. Birkaç günlük bir rahatsızlık, 
bir iki baş ağrısı ve bunlar da geçince işinin başına dönebilir­
sin. Birkaç gün süreyle, uyurken yanında birinin bulunması 
gerek, dümdüz yatmanı önlemek için. Üç-dört gün sonra en­
dişe edilecek hiçbir şeyin kalmayacak." 
Pencereye yaklaşmış dışarıya bakıyordum. Bir başka 
manastırdaki yaşam koşullarını incelemek çok değişik gel­
mişti bana. Yanıma gelen Lama Mingyar Dondup, "İyi basar­
dın Lobsang.Bundan böyle birlikte bir ekip oluşturalım se­
ninle. Şimdi sâna bu manastırı gezdirip, çevreyi göstermek 
istiyorum. Burası bizimkinden oldukça farklıdır," dedi. 
Yaşlı reisi bir lamanın bakımına bıraktıktan sonra kori­
dora çıktık. Burası Chakpori kadar temiz olmadığı gibi, biz­
deki kadar katı bir disipline de sahip değildi. Görünüşe göre 
rahipler istedikleri zaman manastıra gelip, istedikleri za­
man dışarı çıkıyorlardı. Bizimkilerle karşılaştırıldığında, ta­
pınakları da çok bakımsızdı, tütsünün kokusu bile daha bir 
keskin geliyordu. Avluda oynaşan gruplar şimdi Chakpori'de 
olsalar sıkı bir çalışmada olurlardı. Dua değirmenlerinin ço­
ğu durmuştu. Orada burada tekerleklerin başında oturmuş, 
onları döndüren yaşlı rahiplere rastlanmıyor değildi ama hiç 
kimse ortalama olarak kabul edebileceğim bir disiplinde, bir 
temizlikte ve düzende değildi. Rehberim, "Eh Lobsang, bura-
118 
da kalıp orrlar gibi kolay yaşamak ister miydin?" diye sordu. 
"Hayır, istemezdim. Bana kalırsa burada bir yığın yaba­
ni yaşıyor" diye karşılık verdim. 
Güldü. "Evet, yedi bin tane! Aslında sakin bir grup insa­
na kötü ün kazandıranlar daima birkaç tane gürültücüdür." 
"Böyle olabilir" diye yanıtladım, "ama buraya Gül Bah­
çesi adını vermişler, ben ise hiç de böyle bir isim takmazdım 
herhalde." 
Gülümseyerek baktı bana: "Burada disiplin kurma göre­
vini tek başına üzerine almak isteyebileceğine eminim." 
Bizim manastırın, diğerlerine kıyasla çok katı bir disip­
line sahip olduğu, diğer manastırlarda ise işlerin gevşek tu­
tulduğu bir gerçekti. Buralarda bulunan rahiplerin canları 
tembellik etmek istediğinde, kendilerine engel olmak isteyen 
kimse çıkmaz, kimse kötü gözle bakmazdı onlara. Sera ya da 
rahipler arasında kullanıldığı adıyla Yabani Gül Bahçesi, Po-
tala'dan üç mil uzaklıkta olup, "Üç Merkez" olarak tanınan 
belli başlı üç manastırdan biridir. Bunların en büyüğü, on 
binden fazla rahibiyle Drenbung'du. İkinci olarak, tahminen 
yedi bin beş yüz rahibiyle Sera gelirdi. Bu arada sadece altı 
bin rahibiyle Ganden, bu üç manastır arasında en az nüfusa 
sahip olanıydı. Sokakları, okulları, tapınakları ve evleriyle 
bunların hepsi de kendi başlarına birer kasaba büyüklüğün-
deydiler. Eskiden Kham Adamları devriye gezerlerdi sokak­
larda. Şimdi ise Çinli askerler devriye geziyorlar... Chakpori 
ufak, ancak çok önemli bir manastırdı. O zamanların "Tıp 
Bilim Merkezi"ydi ve hükümetin Danışma Meclisinde.olduk­
ça önemli rol oynardı. 
Chakpori'de, benim burada "Judo" ismini vereceğim bir 
dersimiz vardı. İngilizce'de buna karşılık olarak bulduğum 
en yakın sözcük "Judo". "Sung-thru-kyom-pa tü de-po de-la-
po"nun Tibetçe'deki anlamının yanı sıra, bizim "amaree" de­
diğimiz teknik sözcük de tam olarak çevrilemiyor. "Judo" as­
lında bizdeki sistemin çok basit bir şeklidir. Bu eğitim, ma­
nastırların hepsinde yoktu, fakat kendi kendimizi kontrol et-
119 

me gücünü kazanabilmemiz, tıbbi amaçlarla diğer insanları 
bayıltmak ve ülkenin doğa koşulları daha da sert olan bölge­
lerine yaptığımız yolculukları kolaylaştırabilmek amacıyla, 
biz Chakpori rahiplerine öğretilirdi. Doktor lamalar olduğu­
muzdan, çok sık yolculuk yapardık. 
Yaşlı Tzu bu sanatın gerçek bir ustasıydı, belki de bü­
tün Tibet'te üstüne kimse yoktu. O da, bir işi en iyi biçimde 
yapabilmenin verdiği heyecanla, tüm bildiklerini bana da öğ­
retmişti. Erkeklerin ve oğlan çocukların çoğu, en basit kav­
rama ve fırlatma hareketlerini bilirlerdi; fakat ben tüm bun­
ları daha dört yaşındayken öğrenmiştim. Biz bu sanatın yal­
nızca kendini savunma ve kontrol amacıyla kullanılması ge­
rektiğine inanırız; ödül kazanmak için dövüşen bir kimsenin 
güttüğü amaç için değil. Biz, zayıf ve kendinden emin olma­
yan bir kişinin kendi kendini övmesine karşılık, güçlü kişi­
nin sakin ve yumuşak olabilmeyi başarabildiği inancındayız. 
Judo'yu çoğunlukla kırılan bir kemiği yerine yerleştirir­
ken ya da diş çekilirken hastayı bayıltmak için kullanırdık. 
Bu yöntem hiç acı vermediği gibi, herhangi bir sakıncası da 
yoktur. Hasta daha işe başlandığının farkına bile varmadan 
kendinden geçer ve hiçbir yan tesire maruz kalmadan, saat­
ler ya da birkaç saniye sonra tamamen kendine getirilebilir. 
Bir şeyler anlattığı sırada bayıltılan bir kimsenin, ayıldığı 
zaman yarıda kalan cümlesini tamamlaması oldukça garip 
bir olaydır. Bu yüksek sistemin yanlış ellerde kullanılması 
sonucu ortaya çıkabilecek tehlikeli durumlar yüzünden, bu 
ve anında hipnotize yöntemleri yalnızca karakter testlerinde 
yüksek başarı gösterenlere öğretilirdi. 
Tibet'teki manastırlar, sadece ortak dini eğilimlere sa­
hip kişilerin bir arada yaşadıkları yerler değildir. Bu manas­
tırlar, gerekli tüm olanaklara ve rahatlığa sahip olan, kendi 
kendilerine yeterli birer kasabadırlar. Tapinaklarda gelenek­
sel ya da dini oyunları izlediğimiz tiyatrolar vardı. Müzis­
yenler bize hoş vakit geçirtebilmek ve öteki manastırların 
hiçbirinde onlar kadar usta müzisyenler olmadığını kanıtla­
mak için hazırdılar her an. Parası olan rahipler, manastırın 
120 
içindeki dükkanlardan yiyecek, giyecek gibi maddeler, hattâ 
bazı lüks eşyalarla çeşitli kitaplar satın alabilirlerdi. Parala­
rını biriktirmek isteyenlere ise, banka vazifesi gören rahipler 
hizmet ederlerdi. Dünyanın her yerinde, bütün topluluklarda 
kurallara karşı çıkan suçlular bulunur. Bizdeki suçlular po-
lis-rahipler tarafından tutuklanır ve tarafsızlıkla yargılan­
dıkları bir mahkemeye çıkarılırlardı. Suçlu bulundukları 
takdirde, kendilerine verilen cezayı bir lama manastırında 
çekmek zorundaydılar. Her türlü zekâ düzeyine hitap edebi­
lecek değişik konularda okullar vardı. Zeki çocukların geliş­
meleri için her türlü kolaylık gösterilirdi, fakat aslında 
Chakpori dışındaki tüm manastırlarda, tembel bir insanın 
uyumasına, bütün ömrünü bir düşte geçirmesine pek bir şey 
denmezdi. Tibet'teki düşünce tarzımız şöyleydi: Hiç kimse 
bir diğerinin hayatını etkileyemez, öyleyse bırakalım, bir da­
haki bedenlenmesinde bize yetişsin. Chakpori'de ise işler da­
ha değişikti ve eğer bir kimse en ufak bir ilerleme bile göste-
remiyorsa, manastırı terk etmeye, kendisine disiplinin çok 
sıkı olmadığı bir başka manastır aramaya zorlanırdı. 
Manastıra sık sık ziyaretçiler gelirdi. Çoğunlukla tüc­
carlardan ve öteki manastırlardan gelmiş rahiplerden oluşan 
bu ziyaretçiler, manastırın otelinde ağırlanırlardı; böyle bir 
ağırlama için tabii belli bir ücret öderlerdi! Bütün rahipler 
bekar değillerdi. Bazıları tek başına dua etmenin tefekkür 
için yeterli olmadığı kanısındaydılar. Bunlar, evlenmelerine 
izin verilen rahiplerin oluşturduğu Kırmızı Şapka Mezhe-
bi'ne katılabilirlerdi. Aslında sayılan pek azdı. Sarı Şapka­
lar, yani bekarların mezhebi, dini hayatın yönetici sınıfını 
oluştururdu. Oldukça düzenli topluluklar olan "evliler"in ma­
nastırlarında rahipler ve rahibeler yan yana çalışırlardı; fa­
kat çoğu zaman buralardaki "hava" yalnızca erkeklerden ku­
rulu bir topluluğunki kadar sert olmazdı. 
Belli birkaç manastırın kendi basımevi vardı, böylece 
kendi kitaplarını kendileri basabiliyorlardı. Kâğıtlarını da 
genellikle kendileri imal ederlerdi. Aslında kâğıt imalatı sağ­
lığa zararlı bir işti; çünkü bu iş için kullanılan bir çeşit ağaç 
121 

kabuğu epey zehirliydi. Bu zehir kâğıdın, böceklerin hücu­
muna uğramasını önlüyorduysa da, rahipler üzerinde zararlı 
etkileri de oluyordu; bu işte çalışan rahipler şiddetli baş ağ­
rılarından ve daha başka bazı rahatsızlıklardan yakınırlar­
dı. Biz Tibet'te madeni baskı harfleri kullanmazdık. Bütün 
sayfalar uygun cinste bir tahtanın üstüne resmedilir, sonra 
da bu çizilmiş taslak dışında kalan her yer kazınır ve böylece 
basılacak kısımlar tahtanın geri kalan yüzeyinden yüksekte 
kalırlardı. Genellikle doksan santimetre genişliğinde ve beş 
santimetre kalınlığında olan bu tahtaların üzerine çizilen şe­
killerin karmakarışık bir görünümü olurdu. Çok ufak dahi 
olsa, üzerinde herhangi bir hata bulunan tahta bir daha kul­
lanılmazdı. Tibet'te kullanılan sayfalar, Batı'daki eni boyun­
dan kısa olan kitap sayfalarına hiç benzemez; tersine, bizde-
kilerin enleri boylarından daha geniş olurdu ve birbirlerine 
tutturulmadan, ayrı yapraklar halinde, oymalı tahta kapak­
lar arasında korunurlardı. Basım işlemi sırasında üzerine 
yazılar kazınmış tahta bloklar yere yatırılırlar, rahiplerden 
biri mürekkep silindirini, en ufak noktalara kadar yayılma­
sına özen göstererek, tüm yüzey boyunca gezdirirdi. Bunun 
hemen ardından bir başka rahip, kâğıt yaprağını tahtanın 
üzerine serer, üçüncü bir rahip de kâğıdın tahtaya iyice te­
mas etmesi için ağır bir silindirle üzerine bastırırdı. Dördün­
cü bir rahip basılmış sayfayı kaldırır ve onu bir kenara koya­
cak olan çırağa geçirirdi. Kaza ile lekelenen ancak birkaç 
kâğıt çıkardı ve bunlar da hiçbir zaman kitaba konulmaz, 
üzerinde çalışsınlar diye çıraklara verilirdi. 
Aşağıda uzanan Yabani Gül Bahçesi'ni biraz seyredip, 
burasının bizim manastırla kötü bir karşılaştırmasını yap­
tıktan sonra, yaşlı reisi görmek üzere odaya geri döndük. 
Yokluğumuz sırasında geçen iki saat içinde kendisini olduk­
ça toparlamış, çevresinde olan bitenle daha fazla ilgilenebile­
cek hale gelmişti. Rehberim, "Şimdi gitmemiz gerekiyor. Sa­
na otlardan hazırlanmış bir toz bırakıyorum. Giderken sana 
bakmakla görevli olan rahibe gerekli bütün talimatı verece­
ğim" dedi. Sonra çantasından çıkardığı üç küçük deri torbayı 
122 
yaşlı reise uzattı. 
Giriş avlusunda, neşemi aniden kaçıracak kadar canlı 
ve oynak iki midilliyle bizi bekleyen bir rahip bulduk. Midil­
liler iyice tok ve dinlenmiş olduklarından, dörtnala koştur­
mak için fazlasıyla hazırdılar. Ama ben değildim. Eski evi­
min yanından geçmeye pek hevesli değildim. Rehberim dü­
şüncelerimi okuyordu sanki, "Dükkanlar Sokağı'na giden yol­
dan geçeriz. Aceleye gerek yok; yarın, şu anda nasıl olacağını 
hiç bilmediğimiz yepyeni bir gün olacak" dedi. 
Çinli tüccarların dükkanlarını seyretmek ve çekişerek 
pazarlık yaparken çıkardıkları tiz çığlıkları dinlemek beni 
büyülemişti adeta. Caddenin karşı tarafında, ruhun ölüm­
süzlüğünü simgeleyen bir heykel vardı. Heykelin arkasında 
da, uzaktan pırıl pırıl parlayan bir tapınak yükseliyordu. At 
üzerinde birkaç dakika daha ilerledik, şimdi birbirinin içine 
girmiş karmakarışık evlerin bulunduğu daracık sokaklarday­
dık. "Ah!" diye düşündüm, "son kez buradayken özgür bir in­
sandım ve bir rahip olmak için uğraşmıyordum. Keşke tüm 
bunlar bir düş olsa da bir anda uyanabilsem!" Eşkin eşkin 
yoldan aşağı ilerledik ve sağa, Firuze Taşı Köprüsü'ne giden 
yola saptığımızda Lama Mingyar Dondup bana dönerek, "De­
mek hâlâ rahip olmak istemiyorsun ha? Oysa oldukça iyi bir 
yaşam. Bu yılki grup hafta sonu ot toplamak üzere dağlara 
çıkıyor. Ama senin onlarla birlikte gitmeni istemiyorum. 
Onun yerine benimle birlikte çalış ki, on iki yaşına geldiğin­
de Trappa'nın sınavlarına girebilesin. Çok nadir bulunan ot­
ları toplamak üzere, seninle dağlık bölgelere özel bir yolculu­
ğa çıkmayı düşündüm" dedi. Bu sırada Shö Kasabası'nın so­
nuna ulaşmış, Lhasa Vadisi'nin Batı .kapısı olan Pargo Ka-
ling'e doğru ilerliyorduk. Bir duvarın dibine büzülmüş otu­
ran bir dilenci bağırdı: "Hey! Tıbbın Saygıdeğer Laması, sa­
kın benim dertlerime çare bulmaya çalışma, sonra karnımı 
doyuramam." Giriş kapısını oluşturan anıtın sütunları ara­
sından geçerken Rehberim üzgün görünüyordu. "Şu dilenci­
ler bize dış ülkelerde öyle kötü bir ün kazandırıyorlar ki Lob-
sang. Hindistan'da, Çin'de, Aziz Kişi'yle nereye gittiysem her 
123 

yerde Lhasa'nın dilencilerinden söz ediyorlardı, hem de bazı­
larının gerçekten çok zengin olduklarını dahi bilmeden. Ya­
zık, yazık, belki de Demir Kaplan Yıh'nın kehaneti (1950-
Çin'in Tibet'i işgal ettiği yıl) gerçekleştiği zaman bu dilenci­
ler çalıştırılır. Sen ve ben bu olayı, Tibet'te olmayacağımız 
için görmeyeceğiz Lobsang. Sen yabancı ülkelerde, ben de 
Gökyüzü Ülkesi'ne dönmüş olacağız." 
Bir an çok sevdiğim Lamanın beni bırakacağını, bu ha­
yatı terk edeceğini düşününce son derece üzüldüm. O za­
manlar dünya hayatının yalnızca bir illüzyon, bir sınav, bir 
okul olduğunu daha anlayamamıştım. Ama şimdi biliyorum 
bunu. 
Sola, Linghor Yolu'na sapıp, Kundu Ling'i geçtik ve tek­
rar sola, Demir Dağı'na giden kendi yolumuza saptık. Dağı­
mızın bir yamacını tamamen kaplayan renkli oymalarla süs­
lü kayalara bakmaktan hiç bıkmazdım. Uçurumun tüm yüzü 
tanrıların oymaları ve resimleriyle kaplıydı. Ancak gün epey 
ilerlemişti ve yitirilecek fazla vaktimiz yoktu. Midillilerimizi 
yukarı doğru sürerken, ot toplamak üzere dağlara gidecek 
olanları düşündüm. Her yıl, Chakpori'den bir grup ot topla­
mak üzere dağlara çıkardı. Topladıkları otları kuruturlar, 
hava geçirmez torbalara doldurarak getirirlerdi. Bu tepeler, 
doğanın ilaçlarının en büyük depolarından biriydi. Aslında 
şimdiye dek, üzerinde tartışmak için oldukça garip olan olay­
larla dolu bu dağlık bölgelere gidenlerin sayısı çok azdı. 
Evet, karar vermiştim, bu yıl tepelere yapılacak geziden ko­
layca vazgeçebilirdim ve bu arada Lama Mingyar Dondup'un 
uygun gördüğü vakit onunla yapacağımız gezide, ona eşlik 
edebilecek bir duruma gelmek için sıkı çalışırdım. Astrolog­
lar, daha ilk girişimde sınavı kazanacağımı söylemişlerdi, fa­
kat çok sıkı çalışmam gerektiğini de biliyordum; yapılan ke­
hanetin ancak çok çalıştığım takdirde gerçekleşebileceğini 
biliyordum. Her zaman için kendimden çok daha büyük in­
sanların arasına karışmış olduğumdan, zekâ yaşım en azın­
dan on sekiz yaşında bir kimseninkine eşitti, yalnız kendimi 
biraz daha güçlendirmek zorundaydım. 
124 
10 
TiBETTE iNANCLAR 
Burada, yaşam tarzımız hakkında vereceğim bazı bilgi­
ler size çok değişik gelebilir. Bizim dinimiz, Budizm'in bir 
şeklidir, fakat bunun karşılığını tam olarak verebilecek bir 
sözcük yok. Bizim inançlarımıza "din", bizimle aynı inancı 
paylaşanlara da "içerideki kimse" diyoruz. Bizimkinden fark­
lı inançları olanları da "yabancılar" diye adlandırıyoruz. Şu 
anda Batı'da bilinen ve bizim dinimizi en yakın olarak ta­
nımlayabilecek sözcük Lamaizm'dir. Lamaizm bir noktada 
Budizm'den ayrılır, şöyle ki bizim dinimiz gelecek için bir 
inanç, bir umut besleyen bir dindir. Budizm ise bize göre 
daha negatif olup, bir umutsuzluk dinidir. Biz, her şeyi göre­
bilen bir Tanrının her yerde, herkesi gözetlediğine ve hima­
ye ettiğine de kesinlikle inanmayız. 
Pek çok bilgin bizim dinimizi çeşitli yönlerden eleştir­
miştir. Aslında bunların çoğu kendi inançları içinde körleş-
miş kişiler olup, olaylara yalnızca bir açıdan bakabildikleri 
için bizi reddetmişlerdir. Hatta bizim inançlarımız kendileri-
ninkine çok ters düştüğü için bize "şeytan gibi" diyenler de 
çıkmıştır. Bu yazarların çoğu görüşlerini kulaktan dolma ki­
mi bilgilere ya da yine kendilerine benzeyen diğerlerinin ya­
zılarına dayandırmışlardır. Bunlardan birkaçı, belki de La­
maizm üzerinde bir iki gün çalıştıktan sonra, kendisini, her 
şeyi anlayıp, konu üzerinde bir kitap yazabilecek ve bizim en 
akıllı ermişlerimizin bile ancak bir ömür boyunca keşfedebil­
dikleri olayları bir anda izah edebilecek, üstelik herkese 
açıklayabilecek kadar yeterli bulmuştur. 
125 

İncil'in sayfalarını bir iki saat şöyle bir karıştırdıktan 
sonra, Hristiyanlığın en ince noktalarını açıklamaya kalkı­
şan bir Budist ya da Hindu'nun bu konuda başkalarına neler 
öğretebileceğim bir düşünün! Lamaizm üzerine kitap yazan­
lardan hiçbiri, ne ilk çocukluk çağlarından itibaren bir lama 
manastırında rahip olarak yaşamış, ne de Kutsal Kitaplar 
üzerinde layıkıyla çalışmıştır. Bu kitaplar gizlidir ve herkes 
tarafından okunamazlar; çünkü çabuk, kolay ve ucuz bir 
kurtuluş yolu arayanların işine yarasın diye yazılmamışlar­
dır. Dini bir teselli, bir kendi kendini hipnotize şekli isteyen­
ler, eğer bir fayda göreceklerine inanıyorlarsa tabii ki okuya­
bilirler bu kitapları. Fakat bu Asıl Gerçek'e ulaşma çabası 
değil, bir kendi kendini kandırmadır. Suç üstüne suç işlene­
bileceğini ve sonra da vicdanları çok fazla zorlandığında en 
yakın tapınağa sunulan herhangi bir armağanın tanrıları 
büyük bir şükran hissiyle dolduracağını, öyle ki tüm suçların 
bir anda ve kesin olarak bağışlanacağını, böylece kişiye yeni 
suçlar peşinde koşma hakkı tanıyacağını düşünmek, kimile­
rine çok rahatlatıcı bir yolmuş gibi gelebilir. Gerçekte bir 
Tanrı, Mükemmel bir Varlık vardır. Ona şu ya da bu ismi 
vermemizin ne önemi olabilir ki? Tanrı bir gerçektir. 
Buda'nın öğretilerini incelemiş olan Tibetliler, asla mer­
hamet ya da lütuf dilemek için değil, yalnızca insanlardan 
doğruluk görmek için dua ederler. Mükemmel Varlık, doğru­
luğun kendisi olarak bir insana merhamet gösterip, bir diğe­
rine göstermemezlik edemez, çünkü böyle bir davranış, ken­
di doğruluğunu yadsımak olur. Duaların gerçekleşmesi için 
altın ya da tütsü adayarak, merhamet ve iyilik için dua et­
mek, kurtuluşun yalnızca en yüksek teklifte bulunanlara su­
nulduğu ve Tanrı'nın para sıkıntısı çektiği ve "satın alınabi­
leceği" anlamına gelir. 
İnsana ancak insan merhamet gösterebilir ve bunu da 
çok seyrek yapmalıdır; Mükemmel Varlık ise yalnızca doğru­
luk sunar. Aslında hepimiz ölümsüz birer ruha sahibiz. Dua­
mız, "Om! ma-ni pad-me Hum!", çoğu kez, sözcüğü sözcüğü­
ne, "Lotus'un Mücevherine Selâm!" şeklinde çevrilir. Biraz 
126 
daha eğitilmiş olan biz lamalar, bunun aslında "İnsanın Ger­
çek Özü'ne Selâm!" anlamına geldiğini biliriz. Ölüm yoktur. 
Tıpkı günün sonunda giysilerimizi çıkardığımız gibi, beden 
uyuduğunda da ruh bedeni terk eder. Bir giysi eskidiği za­
man nasıl çıkarılıp atılırsa, ruh da aynı şekilde yıpranan be­
deni çıkarıp atar. Aslında Ölüm bir Doğuş' tur. Ölüm yalnız­
ca bir başka varoluş boyutunda yeniden doğma sürecidir. İn­
san ya da ruh ölümsüzdür. Beden, dünya üzerinde kişiye dü­
şen göreve uygun biçimde seçilen ve ruhu giydiren geçici bir 
giysiden başka bir şey değildir. Dış görünüşün hiçbir önemi 
yoktur; içindeki ruhun ise büyüktür. Kendisini suça yönlen­
direcek hiçbir yokluk çekmediği halde geçmiş yaşamında pek 
çok günah işlemiş bir kişinin yanı sıra, büyük bir peygamber 
de bir sonraki yaşamında bir dilenci kılığında ortaya çıkabi­
lir. 
Bizim Hayat Çarkı dediğimiz şey, dünyaya gelme, bir 
yerlerde yaşadıktan sonra bir gün yeniden ruh haline dön­
me, zamanı gelince de değişik koşullar altında, farklı bir çev­
rede yeniden doğma olayına verdiğimiz addır. Herhangi bir 
kişi bu yaşamında çok ıstırap çekebilir, fakat bu onun geçmiş 
hayatında mutlaka çok kötü bir insan olduğu anlamına gel­
mez; şu anda yaşadığı çileli hayat onun belirli bazı şeyleri 
öğrenmesi için en çabuk ve en iyi yoldur belki de. Aslında 
edinilen deneyimler kulaktan dolma bilgilerden daha yarar­
lıdırlar. İntihar eden bir kimse, hayatının yaşanmamış yılla­
rını tamamlamak üzere yeniden doğabilir. Hayat Çarkı di­
lencileri ve kralları, kadınları ve erkekleri, renkli insanları 
ve beyazları, herkesi içine alır. Aslında sadece bir semboldür 
bu Çark tabii, ama konu üzerinde uzun uzadıya incelemeler 
yapacak kadar vakti olmayanlar için olaya açıklık kazandı­
racak bir semboldür. Tibet inançlarını öyle bir iki paragrafla 
açıklayabilmek mümkün değil: Kangyur ya da Tibet Kutsal 
Yazılan, bu konu üzerine yazılmış yüzden fazla kitabı kapsa­
dığı halde, bunlar bile bütünü kavramak için yeterli değildir. 
Özel manastırlarda saklanmış, yalnızca yetkililer tarafından 
görülebilen pek çok kitap vardır. 
127 

Doğu'nun insanları, yüksek olaylarla ilgili çeşitli güç ve 
yasaların varlığını, bunların doğal olduklarını yüzlerce yıl­
dan beri bilmektedirler. Doğulu bilginler ve araştırmacılar, 
ağırlıkları olmadığı ve asitle işlem görmedikleri için var ola­
mazlar diye sudan bir neden göstererek, bu gibi güçlerin var 
olmadıklarını kanıtlamaya çalışmak yerine, bunların doğa 
yasaları üzerindeki etkinliğini artırmak için büyük çaba gös­
termişlerdir. Bizi ilgilendiren, örneğin olağanüstü görüş gü­
cünün nasıl işlediği değil de, bu olayın sonuçlarıdır. Bazı ki­
şiler, bu olağanüstü görüş gücünün varlığından kuşku du­
yarlar. Aslında bunlar, doğuştan kör oldukları için, görme 
denilen olayın ne olduğunu anlayamayan talihsizlere benzer­
ler. 
Her insanın "aura" adı verilen bir atmosferi, bir manye­
tik alanı vardır. Manyetik alan, bedeni çevreleyen renga­
renk, yumurta biçiminde bir hâle olarak görülebilir. Bu alan­
da bilgi sahibi kimseler, renklerin bileşiminden insanın sağ­
lık durumunu, samimiyetini, ruhsal tekâmülünün ana hatla­
rını görebilirler. Bu manyetik alan, hayat gücünün, canlılık 
verdiği bedenin çevresine yaydığı ışıktır. Bu manyetik ala­
nın en güçlü olduğu yer başın çevresidir. Ölüm halinde, yani 
ruh varoluşun bir sonraki boyutuna gitmek üzere bedenden 
ayrıldığı sırada bu ışıklar da zayıflar ve varlık bir "ruh" hali­
ne gelir. Aslında bedenden ayrılmanın sonucu olan ani bir 
şokla belki de şaşırmıştır o anda. Neler olduğunu tam mana­
sıyla anlayamıyordur belki de. Lamaların ölmek üzere olan 
bir insanın başında bulunmalarının nedeni de, onun ruhuna 
yol gösterebilmektir. Eğer doğru yol gösterilmezse, ruh mad­
di arzularla dünyaya bağlı kalabilir. Rahiplerin görevi bu 
bağları kopartmaktır. 
Tibet'te, "RuhlaraYol Gösterme" diye adlandırılan ve 
belirli aralıklarla yapılan bir ayinimiz vardı. Bizim için bir 
ölüm korkusu olmamakla birlikte, eğer kişiye belirli bazı ön 
bilgiler verilir, kendisine yol gösterilirse, bu hayattan öteki­
ne geçişin çok daha kolay olacağına inanırız. Açıkça belirlen­
miş yolları izlemek ve belirli bir düzen içinde düşünmek ge-
128 
rekir. Bu ayin, ortalama üç yüz rahibin katılmasıyla, bir ta­
pınakta yapılırdı. Tapınağın ortasında, yüz yüze bir daire bi­
çiminde oturmuş, genellikle beş telepat lamadan oluşan bir 
grup bulunurdu. Bir reis tarafından yönetilen rahipler ilahi 
okurlarken, lamalar da sıkıntı içinde bulunan ruhlarla tele­
patik bir bağ kurmaya çalışırlardı: 
"Siz, sınır bölgesinde rehbersiz, şaşırmış gezinen hepi­
niz, ruhlarımızın sesini duyunuz. Yaşayanlarla ölülerin dün­
yaları ayrıdır. Onların yüzleri nerede görülebilir, sesleri ne­
rede işitilebilir? Başıboş gezinen bir ruhu, kendisine yol gös­
termek üzere çağırıyor ve ilk tütsüyü yakıyoruz." 
"Siz yollarını şaşırmış gezinenler, ruhlarımızın sesini 
duyunuz. Bu bir hayal dünyasıdır Hayat bir düşten başka 
bir şey değildir. Doğmuş olan herkes ölmek zorundadır. Yal­
nızca Buda'nın Yolu sonsuzluğa açılır. Başıboş gezinen bir 
ruhu, ona yol göstermek üzere çağırıyor ve ikinci tütsü çubu­
ğunu yakıyoruz." 
"Siz, hayatlarında büyük güçlere sahip olanlar, buyru­
ğunuz altındaki insanlar, dağlar ve ırmaklarla en yüksek ye­
re ulaşmış sizler, hepiniz ruhlarımızın sesini duyunuz. Dün­
yadaki egemenliğiniz çok kısa bir zaman sürdü, oysa ulusla­
rınızın dertleri daha sona ermedi. Dünya kanla taşıyor, ağaç­
ların yaprakları ıstırap çekenlerin iç çekişleriyle oynaşıyor. 
Kral ve diktatörlerin ruhlarını, kendilerine yol göstermek 
üzere çağırıyor ve üçüncü tütsü çubuğunu yakıyoruz." 
"Siz, işgal etmiş, yaralamış, öldürmüş olan tüm savaşçı­
lar, ruhlarımızın sesini duyunuz. Ordularınız şimdi nerede? 
Toprak inliyor, savaş alanlarında artık tohumlar büyüyor. 
Generallerin ve soyluların yalnız ruhlarını, kendilerine reh­
berlik etmek üzere çağırıyor ve dördüncü tütsü çubuğunu ya­
kıyoruz." 
"Siz, resim yapmak ve yazı yazmak için çalışmış olan 
tüm sanatçılar, öğrenciler, ruhlarımızın sesini duyunuz. Boş 
yere görüşünüzü zorladımz. Sizden kalan hiçbir şey hatırlan­
mıyor artık. Ama yine de ruhlarınız devam etmek zorunda. 
129 

Kendilerine rehberlik etmek üzere, sanatçı ve öğrencilerin 
ruhlarını çağırıyor ve beşinci tütsü çubuğunu yakıyoruz." 
"Gençlikleri taze bir bahar sabahına benzeyen yüksek 
sınıftan hanımefendiler ve güzel genç kızlar, ruhlarımızın 
sesini duyunuz. Aşıkların kucaklaşmasının ardından, kırılan 
kalpler gelir. Sonbahar giderken kış gelir, ağaçlar ve çiçekler 
solar, tıpkı güzelliğin solduğu gibi, ve birer iskeletten başka 
bir şey olmazlar. Yüksek sınıftan hanımefendilerin ve genç 
kızların başıboş gezinen ruhlarını, dünya ile olan bağlarını 
kopartmada kendilerine yol göstermek üzere çağırıyor ve al­
tıncı tütsü çubuğunu yakıyoruz." 
"Bütün dilenciler ve hırsızlar, diğer insanlara karşı suç 
işlemiş olan ve şimdi huzura kavuşamayanlar, ruhlarımızın 
sesini duyunuz. Ruhunuz dünyada dostsuz, başıboş dolaşı­
yor; sizin içinizde doğruluk yok. Günah işlemiş ve şimdi tek 
başına dolaşan bütün bu ruhları çağırıyor ve yedinci tütsü 
çubuğunu yakıyoruz." 
"Kendilerine karşı suç işlemiş olup, şimdi ruhlar ülke­
sinde yalnız dolaşanlar, ruhlarımızın sesini duyunuz. Dünya 
ile olan bağlarından kurtulmalarında rehberlik etmek üzere 
kendilerini çağırıyor ve sekizinci tütsü çubuğunu yakıyoruz." 
Tapınağın tütsü dumanı yüklü karanlığında titreşen 
yağ kandilleri, altın heykellerin üzerinde oynaşan canlı göl­
geler oluştururdu. Dünyadan geçip gitmiş, ancak onunla 
olan bağlarını hâlâ koparamamış ruhlarla ilişki kurmaya ça­
lışan telepat rahiplerin yoğunlaşmış düşünceleriyle daha da 
bir elektriklenirdi hava. 
Yüz yüze sıralar halinde oturan koyu kırmızı cübbeler 
giymiş rahipler, Ölüler İçin Nakarat'ı okurlar ve sonra bir 
yerlere gizlenmiş davullar, insan kalbinin atışına tempo tu­
tarlardı. Tapınağın öteki bölümlerinden, tıpkı canlı bir bede­
nin iç organlarının çıkardığı sesleri, beden salgılarının hışır­
tılarını, havanın ciğerlerde dolaşırken çıkardığı sesleri andı­
ran sesler gelirdi. Tören sürerken, bedenleri ölmüş ruhlara 
yol göstermek için yapılan çağrılarla birlikte, bu seslerin 
130 
temposu da değişir, yavaşlardı. Sonunda, bedeni terk eden 
ruhun sesi duyulurdu. Bir hışırtı, titreyen bir soluk, ardın­
dan derin feir sessizlik. Evet, ancak ölümle birlikte gelen bir 
•sessizlik; ve sonra bu sessizliğin içine öyle bir şey dolardı ki, 
çevremizde bulunan birilerinin bizi dinlediklerini ta içimizde 
hissederdik. Telepatik mesajlar sürüp, rahatsız ruhlar bağla­
rını kopararak yolculuklarının bir sonraki evresine geçtikçe, 
bu gerilim yavaş yavaş azalır, ortalığı yine sessizlik kaplardı. 
Biz Tibet'te, öldükten sonra tekrar tekrar doğduğumuza 
kesinlikle inanırız. Fakat yalnızca bu dünyada değil. Daha 
başka milyonlarca dünya var ve biz bunların çoğunda canlı 
varlıkların yaşadığını biliyoruz. Bu canlılar bizim bildikleri­
mizden çok daha değişik biçimlerde olabilirler, insanlardan 
daha üstün varlıklar da olabilirler. Biz Tibetliler, dünya in­
sanının evrenin en gelişmiş ve en soylu varlığı olduğu görü­
şünü asla kabullenmedik. Başka yerlerde çok daha yüksek 
yaşam biçimleri bulunduğuna ve üstelik bunların atom bom­
bası kullanmadıklarına da inanıyoruz. Ben Tibet'te, gökyü­
zünde dolaşan garip gemilerden söz eden kayıtlar gördüm. 
Çoğu kişi bunları "Tanrıların Arabaları" diye adlandırmıştır. 
Lama Mingyar Dondup bana, bir vakitler bir grup lamanın 
bu "tanrılarla" telepatik ilişki kurmuş olduğunu anlatmıştı; 
onlar da dünyayı, insanlar bir hayvanat bahçesindeki vahşi 
ve tehlikeli hayvanları nasıl seyrederlerse öyle seyrediyorlar-
mış. 
İspritizma gücüyle havaya yükselme konusunda pek 
çok şey yazılmış. Benim de sık sık görmüş olduğum gibi, bu­
nu yapmak mümkündür, ancak çok deneyim gerektirir. As­
lında çok daha kolay başka bir sistem olduğundan, ispritiz­
ma ile uğraşmak gereksizdir. Astral bedenle yapılan astaral 
seyahat çok daha kolay ve güvenlidir. Lamaların çoğu bunu 
yapar ve biraz sabır göstermeyi göze alabilen herkes, bu ya­
rarlı ve güzel sanata verebilir kendini. 
Dünya üzerinde uyanık geçirdiğimiz saatler boyunca, 
astral bedenimiz maddi bedenimiz içine hapsolunmuştur ve 
eğer bu konuda bir eğitim görülmemişse, bu ikisini birbirin-
131 

den ayırmak olanaksızdır. Uyuduğumuz sürece, dinlenmeye 
gereksinimi olan yalnızca maddi bedendir; astral beden ken­
disini bu fiziksel bedenden kurtarır ve çoğu kez, tıpkı bir 
okul günü sonunda evine dönen bir çocuk gibi, kendi boyutu­
na gider. Astral bedenle fiziksel beden arasındaki ilişkiyi, 
sonsuza dek uzayabilen bir "gümüş kordon" sağlar. 
Gümüş kordona bir şey olmadığı takdirde, fiziksel be­
den canlılığını sürdürür; tıpkı bir bebeğin annesinden ayrıl­
ması için göbek kordonunun kesilişi gibi, ölüm anında da bu 
gümüş kordon kopar. Bebeğin doğuşu, onun annenin bede­
ninde sürdürmüş olduğu hayatın ölümüdür. Ölüm ise daha 
özgür bir ruhlar aleminde yeniden doğuştur. Gümüş kordona 
dokunulmadığı sürece, uyku sırasında ya da özel olarak eği­
tilmiş kimselerin uyanıkken de yapabildikleri gibi, varlık as­
tral bedenle serbestçe dolaşabilir. Bu gezintiler, gümüş kor­
don aracılığıyla aktarılmış bilgiler olan düşleri oluşturur. Bu 
bilgileri alan beyin de onları derhal -kişinin dünya inançları­
na uygun düşecek şekilde- mantıklı hale getirir. Ruh dünya­
sında zaman yoktur. Zaman tamamen fiziksel bir kavramdır 
ve bu yüzdendir ki uzun ve karmaşık düşlerin, ancak saniye­
nin ufacık bir parçasında meydana gelmiş gibi algılandığı 
durumlarla karşılaşırız. Büyük bir olasılıkla herkes, çok 
uzakta, belki de okyanusların ötesinde yaşayan bir arkada­
şıyla karşılaşıp konuştuğu bir düş görmüştür. Bu arada ken­
disine bir mesaj verilmiş de olabilir. Bu kişi uyandığında, ge­
nellikle, hatırlanması gereken bir şey olduğu hissine kapılır. 
Uzakta bulunan bir dost ya da bir akraba ile karşılaşmanın 
anısı vardır kafasında. Kısa bir süre sonra bu kişiden her­
hangi bir haber alması ise şaşılacak bir olay değildir. Bu ko­
nuda eğitilmemiş kimselerde, bellek çoğu zaman bozulur ve 
sonuç olarak mantığa aykırı bir düş ya da karabasan çıkar 
ortaya. 
Biz Tibet'te sık sık astral seyahate çıkarız; aslında olay 
tümüyle kontrolümüz altındadır. İlk önce, gümüş kordonla 
bağlı olmasına karşın, astral bedenin maddi bedenden ayrıl­
ması sağlanır. İnsan, düşünebildiği kadar hızla, istediği yere 
132 
gidebilir. İnsanların pek çoğunda astral seyahat edebilme ye­
teneği olmakla birlikte, bu işe girişen pek çok kimse yeterin­
ce eğitilmemiş olduğundan, genellikle bir şokla karşılaşır. 
Çok kimse tam uykuya dalmak üzereyken, görünüşte hiçbir 
neden olmadan ani ve güçlü bir çırpınmayla uyandırıldığı 
hissini duymuştur. Bunun nedeni, astral bedenin fiziksel 
beden daha uykuya dalmadan dışarı çıkması ve bu iki bede­
nin oldukça sert bir biçimde birbirinden ayrılmasıdır. Bu­
nun sonucu olarak gümüş kordon büzülür ve astral beden 
ani bir hareketle yeniden bedene girer. Astral seyahatten 
sonra bedene dönüş biraz daha şiddetli olur. Astral beden, 
tıpkı ipin ucuna bağlı bir balon gibi, gövdenin metrelerce yu­
karısında havada uçuyordur. Herhangi bir şey, belki de yük­
sek bir ses, astral bedenin müthiş bir hızla fiziksel bedene 
dönmesine yol açar. Fiziksel beden bunun üzerine aniden 
uyanır ve insan bir uçurumdan aşağı yuvarlanırken, tam za­
manında uyandığına dair korku dolu bir hisse kapılır. 
Tüm insanlar, bilinçleri tamamen yerinde ve bütün olay 
kontrolleri altında olarak astral seyahat etme yeteneğine sa­
hiptirler. Aslında bu iş epey deneyim gerektirir, fakat her 
şeyden önce, özellikle ilk zamanlarda kişinin rahatsız edilme 
korkusu duymayacağı, tek başına kalabileceği gizli bir yeri 
olması gerekir. Yapılacak şeyin bir tehlikesi yoktur, fakat 
astral bedenin maddi bedene girişi ve çıkışına dikkat edil­
mez, rastlantılara bırakılırsa, şok ve duygusal bazı bozukluk­
lar çıkabilir ortaya. Kalplerinden şikayeti olan kimseler, ast­
ral seyahati asla denememelidirler. Çünkü olayın kendisinde 
bir tehlike olmamakla birlikte, bir başka kişinin odaya girip, 
bedeni ya da gümüş kordonu rahatsız etmesi, kalbi zayıf 
olanlar için büyük bir tehlike oluşturabilir. Hatta meydana 
gelebilecek şokun öldürücü olmasının yanı sıra, ruh bu haya­
tındaki varoluşunun eksik kalan süresini tamamlamak üze­
re yeniden doğmak zorunda kalabilir. 
Biz Tibetliler, insanlık şu anda içinde bulunduğu gerile­
me devrine girmeden önce, herkesin astral seyahat edebilme, 
üstün görme gücüyle madde ötesi şeyleri görebilme, telepati 
133 

ve levitasyon ile havaya yükselebilme yeteneklerine sahip 
bulunduğuna inanıyoruz. Söylentilere göre, bu gerileme dev­
rinin nedeni, insanların bu gizli güçleri kötüye kullanmış 
-onları bir bütün olarak insanlığın gelişimi yerine, kendi çı­
karları için kullanmış- olmalarıdır. En eski çağlarda, insan­
lar telepati yoluyla birbirleriyle konuşabilirlerdi. Belli bir 
bölgede yaşayan aşiretler, yalnızca kendilerine özgü bir sesli 
dille konuşurlardı. Telepatik konuşma ise düşünce gücüyle 
yapıldığından, herkes tarafından kolaylıkla anlaşılabiliyor-
du. Telepati kötüye kullanıldığı için gücünü yitirdiğinde, bü­
yük bir kargaşalık aldı dünyayı. 
Bizim bir "Sebt" günümüz yoktur, bunun yerine her 
ayın sekizinde kutladığımız Kutsal Günler vardır. Bu dini 
günlerde, özel ayinler dışında hiçbir iş yapılmaz. Her yıl ya­
pılan şenliklerimiz ise bana anlatılanlara göre, Hristiyan-
lar'in yortularına benziyormuş; ancak bu yortular hakkında 
bildiklerim, bir yorum yapabilmem için oldukça yetersiz. Bi­
zim şenliklerimizin belli başlıları şunlardır: 
Birinci ayda, ki bu kabaca Batı takvimindeki Şubat ayı­
nın karşılığı oluyor, birinci günden üçüncü güne dek Logsar'ı 
kutlarız. Batı dünyasında Yeni Yıl adı verilmektedir buna. 
Bu günler, dini ayinlerin yanı sıra, eğlenceler için de büyük 
bir fırsattır. Yılın en büyük ayini ise birinci ayın dördüncü 
gününden on beşinci gününe dek süren ve Tibet'te Mon-lam 
diye adlandırdığımız "Yalvarış Günleri"dir. Dini ve dünyevi 
yılın en önemli törenleridir bunlar. Yine bu ayın on beşinci 
günü, Buda'nın ana rahmine düşüşünün yıldönümü olup, 
kutsal şükran günlerimizden biridir. Ay sona ermeden önce 
bir de yirmi yedinci günde, yarı dini, yan mitolojik bir kutla­
mamız daha vardır ki buna Kutsal Hançer günü adı verilir. 
İşte ilk ayın kutsal günleri bunlardır. 
Yaklaşık olarak Mart ayının karşılığı olan ikinci ayda 
pek az, kutlanacak gün vardır. Yirmi dokuzuncu günde, 
Uğursuz Şeytanı Takip ve Kovalama şenliği yapılır. Üçüncü 
ayın birkaç kutsal gününün arasında, ayın on besindeki 
"Vahiy'in Yıldönümü" yer alır. Dördüncü ayın, yani Batı tak-
134 
vimine göre Mayıs ayının sekizinci gününde, Buda'nın dün­
yayla ilgisini kesmesinin yıldönümünü kutlarız. Bu, anladı­
ğım kadarıyla Hristiyanlar'ın Paskalya'dan önceki oruçları­
na benzer. Bu oruç günleri boyunca, zaten sade olan yaşantı­
mız daha da sadeleşirdi. On beşinci gün, Buda'nın ölüm yıl­
dönümüydü. Bu günü, dünyayı terk etmiş olan tüm kişilerin 
yıldönümü olarak kabul ederdik. Bu günün öteki ismi de, 
"Bütün Ruhların Günü'ydü. Bu günde, maddeden kopama-
mış, ortalıkta başıboş gezinen ruhları çağırmak için tütsüler 
yakardık. 
Bu saydıklarım yalnızca belli başlı kutlama günleri 
olup, aslında kutlanması gereken daha önemsiz bir sürü gün 
ve katılmması gereken bir sürü ayin daha vardı. Ancak bu 
günler, bu kitapta ayrıntılarına girilecek kadar önemli değil­
lerdir. 
Altınca ayın, yani Temmuz'un dördüncü günü Buda'nın 
doğum yıldönümüydü. O gün ayrıca "Yasaların İlk Öğüdü 
Günü" olarak da kutlanırdı. 
Sekizinci ayın, yani Ekim'in sekizinci günü, Hasat Şen­
liği yapılırdı. Tibet çok kuru ve kıraç bir ülke olduğundan, 
diğer ülkelere kıyasla ırmaklara çok daha bağımlıydık. Yağ­
mur çok az yağardı, ırmaklarda su olmadan topraktan ürün 
alamayacağımız için de Hasat Şenliği'ni, Su Şenliği'yle bir 
araya getirmiştik. 
Dokuzuncu ayın, yani Kasımın yirmi ikinci günü Buda' 
nın gökten mucizevi inişinin yıldönümüydü. 
Bundan sonra gelen ayın yirmi beşinde, Kandil Bayra-
mı'nı kutlardık. Yılın son önemli dini olayları ise on ikinci 
ayın, yani Batı takvimine göre Ocak ve Şubat aylarının bir­
leştiği gün olan yirmi dokuzuncu ve otuzuncu günlerdeydi. 
Eski yılın gidişi ve yeni yıl için yapılan hazırlıklar bu güne 
rastlardı. 
Bizim takvimimiz Batı'da kullanılan takvimden gerçek­
ten çok farklıdır. Biz, altmış yılda tamamlanan bir devreyi 
esas olarak alırız. Bizim kullandığımız bu takvimde Yeni Yıl, 
135 

Batı takviminin Şubat ayında başlar. 1927'de başlamış olan 
ve şu anda içinde bulunduğumuz altmış yıllık son devrenin 
yıl takvimi şöyledir; 
1927 - Yabani Tavşan Yılı 
1928 - Toprak Ejder Yılı 
1929 - Toprak Yılan Yılı 
1930 - Demir At Yılı 
1931 - Demir Koyun Yılı 
1932 - Su Maymun Yılı 
1933 - Su Kuş Yılı 
1934-Tahta Köpek Yılı 
1935 - Tahta Domuz Yılı 
1936 - Ateş Fare Yılı 
1937 - Ateş Öküz Yılı 
1938 - Toprak Kaplan Yılı 
1939 - Toprak Tavşan Yılı 
1940 - Demir Ejder Yılı 
1941 - Demir Yılan Yılı 
1942 - Su At Yılı 
1943 - Su Koyun Yılı 
1944 - Tahta Maymun Yılı 
1945 - Tahta Kuş Yılı 
1946 - Ateş Köpek Yılı 
1947 - Ateş Domuz Yılı 
1948 - Toprak Fare Yılı 
1949 - Toprak Öküz Yılı 
1950 - Demir Kaplan Yılı 
1951 - Demir Tavşan Yılı 
1952 - Su Ejder Yılı 
1953 - Su Yılan Yılı 
1954 - Tavşan At Yılı 
136 
1955 - Tahta Koyun Yılı 
1956 - Ateş Maymun Yılı 
1957 - Ateş Kuş Yılı 
1958 - Toprak Köpek Yılı 
1959 - Toprak Domuz Yılı 
1960 - Demir Fare Yılı 
1961 - Demir Öküz Yılı 
Ve bu takvim böyle sürüp gider. 
Tibet'te, gelecekteki olayların önceden bildirilebileceği-
ne inanırız. Bizim için kehanet, her ne şekilde olursa olsun 
bir bilimdir ve gerçektir. 
Astrolojiye inanıyoruz. Bize göre astrolojik etkiler, bun­
ları yeryüzüne yansıtan cismin özelliğine göre değişen ya da 
renk kazanan kozmik ışınlardan başka bir şey değildir. Elin­
de bir kamerası ve beyaz ışığı olan herhangi bir kişinin, her­
hangi bir cismin resmini çekebileceğini herkes bilir. Kamera 
merceklerinin üzerine çeşitli filtreler yerleştirilerek, çekilen 
bir fotoğrafın üzerinde bazı özel değişiklikler yapılabildiğini 
de biliyoruz. Çok sayıdaki örnek arasından üçünü, ortokro-
matik, pankromatik ve kızılötesini sayabiliriz. İnsanlar da, 
aynı bu şekilde kendi kimyasal ya da elektriksel kişilikleri­
nin üzerine vuran bir kozmik yayılmanın etkisi altında kalır­
lar. 
Buda'ya göre, yıldızlara bakıp kehanette bulunmak, ast­
rolojiyle uğraşmak, burçlar aracılığıyla uğurlu ya da uğursuz 
olayları araştırmak, iyilik ya da kötülüğü önceden haber ver­
mek yasaktır. Ancak Kutsal Kitaplarımız'dan birinde yer 
alan, daha sonraki bir kararında ise, "Doğa tarafından yal­
nızca birkaç kişiye verilmiş olan ve verildiği kişinin ıstırap 
çekmesine neden olan bir güç kullanılabilir. Ama bu güç; fi­
ziksel üstünlük, kişisel çıkar ve maddi bir kazanç elde etmek 
ya da bu gibi güçlerin gerçekliğini kanıtlamak amacıyla kul­
lanılamaz. Onlar, bu gibi güçlere sahip olmayanların korun-
137 

malan için verilmiştir bu kişilere" diyor. Benim Üçüncü Göz' 
ü kazanmam, biraz zahmetli olmakla birlikte, bende zaten 
doğuştan var olan madde ötesi görme gücünü daha da güç­
lendirmişti. Daha ileriki bir bölümde, Üçüncü Göz'ün açılışı­
na yeniden döneceğiz. Şimdi biraz daha astrolojiden söz et­
mek istiyorum. Gerçekleşmiş bulunan bir astrolojik kehaneti 
görmüş olan, yüksek rütbeli üç İngiliz subayının isimlerini 
açıklamak için güzel bir yerindeyiz bu kitabın. 
1027 yılından bu yana Tibet'te bütün önemli kararlar 
astroloji yardımıyla alınmıştır. Ülkemin 1904'te İngilizler ta­
rafından işgali, tümüyle doğru olarak, çok önceden bildiril­
mişti. Tibetçe yazılmış ve gerçekleşmiş olan kehanetlerimiz­
den biri de şöyle: "Tahta Ejder Yılı'nda, yılın ilk yarısı Dalay 
Lama'yı koruyor. Fakat büyük savaşlardan ve tartışmalar­
dan sonra düşmanlar geliyor. Pek çok düşman var, silahlarla 
birlikte bir felaket başlayacak ve insanlar birbirleriyle sava­
şacaklar. Yılın bitiminde, insanları yatıştırıcı bir konuşmacı 
savaşa son verecek." Bu yazı 1850'den önce yazılmış olup, 
1904 yılına, yani Tahta Ejder Yıh'na aittir. İngiliz işgali sıra­
sında İngiliz kuvvetlerinin başında General Younghusband 
vardı ve o bu yazıyı Lhasa'da kendi gözleriyle gördü. Yine İn­
giliz ordusuna mensup bir subay, Mr. L.A. Waddell de bu ke­
haneti 1902 yılında görmüştü. Daha sonraki yıllarda Lhasa 
'da bulunmuş olan Mr. Charles Bell de bu kehaneti önceden 
görenler arasında. Tüm ayrıntılarıyla doğru olarak önceden 
bildirilmiş olayların arasından birkaç tanesi de şöyle: 1910, 
Çin'in Tibet'i işgali; 1911, Çin Devrimi ve Milliyetçi Hükü­
metin kuruluşu; 1914, Almanya ve İngiltere arasında savaş; 
1933 Dalay Lama'nın ölümü; 1935, Dalay Lama'mn yeniden 
bedenlenmesi; 1950, kötü güçlerin Tibet'i işgal etmeleri. 
Ekim 1950'de Çinliler Tibet'i işgal ettiler. Mr. Bell, sonraları 
Sir Charles Bell oldu, tüm bu kehanetleri gözleriyle görmüş­
tü Lhasa'da. Bana gelince, benim hakkımda önceden söylen­
miş olan her şey doğru çıktı. Özellikle sıkıntılar... 
Horoskop hazırlama bilimi ise, bu tür bir kitabın birkaç 
sayfasına sığdırılabilecek bir konu değil. Bu kısaca, gökteki 
138 
yıldızların bir insanın ana rahmine düşme ve doğum anların-
daki özel durumlarını belirleyen bir harita hazırlamaktan 
ibarettir. Doğumun tam ve kesin saatinin bilinmesi ve bu 
anın da, dünyadaki bütün yerel saatlerden tamamen farklı 
olan "yıldız saati"ne çevrilmesi gerekir. Dünyanın yörüngesi 
çevresinde dönüş hızı saniyede on dokuz mil olduğuna göre, 
tam bir doğruluk sağlanmadığı takdirde yapılacak hesapla­
rın büyük yanlışlıklar doğuracağı açıktır. Dünyanın ekseni 
çevresindeki dönüş hızı, ekvatorda saatte bin kırk mildir. Bu 
dönüş sırasında dünya bir tarafa doğru eğiktir. Kuzey Kut­
bu, sonbaharda Güney Kutbu'ndan, ortalama olarak üç bin 
yüz mil kadar daha eğik olur, ilkbaharda ise durum tam ter­
sidir. Bu nedenle doğum yerinin boylamı, gerçekten büyük 
önem taşır. 
Haritalar hazırlandığında, bu konuda gerekli bilgiye sa­
hip kişiler, bunların ne demek olduklarını anlayabilir ve 
açıklayabilirler. Bütün gezegenlerin karşılıklı ilişkilerinin 
tek tek incelenmesi ve bu ilişkilerin sonuçlarının özel bir ha­
rita üzerinde hesaplanması gerekir. Kişinin daha henüz ya­
şam bulduğu ilk dakikalarda ne gibi olaylardan etkilendiğini 
ortaya çıkarmak üzere, ana rahmine düştüğü anın astrolojik 
haritası hazırlanır. Doğum haritası ise, kişinin bu dünyadaki 
hayata girdiği anda etkisi altında kaldığı yıldız hareketlerini 
gösterir. Gelecekten haber almak için de bir zaman haritası 
hazırlanır ve doğum anındaki harita ile karşılaştırılır. Bazı 
kimseler, "2.30'daki at yarışını kimin kazanacağını, gerçek­
ten söyleyebilir misiniz?" diye soruyorlar. Yanıt, "hayır"dır. 
Yarışla ilgili bütün adamların, atların, at sahiplerinin horos­
koplarını çıkarıp üzerinde çalışmadıkça, hayır. Biz herhangi 
bir kimsenin bir hastalıktan kurtulup kurtulamayacağını ya 
da Tom'un Mary ile evlenip mutlu bir yaşam sürüp süreme­
yeceğini söyleyebiliriz. Böyle kişiye ait olayların yanı sıra, ör­
neğin, Amerika'nın komünist bir ülkeyle, bu devre göre 1964, 
bize göre Tahta Ejder Yılı'nda bölgesel bir savaşa gireceğini 
de biliyoruz. 
Batı dünyasında yaşayan insanları oldukça şaşırtan bir 
139 

başka olay da, herhangi bir kimsenin geçmiş yaşamlarının 
araştırılıp açıklanabilmesidir. Bu konuda hiçbir bilgisi olma­
yanlar, "olanaksız" diyorlar böyle bir şey için. Bu tıpkı sağır 
bir adamın, "Hiçbir ses duymuyorum, öyleyse ses diye bir 
şey yok" diye düşünebilmesine benzer. İnsanların geçmiş ya­
şamlarının araştırılıp ortaya çıkarılması mümkündür. Yal­
nız haritaların ve hesapların üzerinde sıkı bir çalışma epey 
zaman alır. Hava alanında duran bir kimse, gelen uçağın 
son olarak nereye uğradığını merak edebilir. Yolcular belki 
bir tahminde bulunabilirler, fakat kontrol kulesindeki görev­
liler bu konuda özel bilgiye sahip olduklarından, doğru yanı­
tı bilirler. Eğer sıradan bir yolcunun elinde uçak sefer numa­
ralarına ait bir liste ve iyi hazırlanmış bir tarife olsa, uçağın 
uğramış olduğu hava limanlarını kendisi de bulabilir. Biz de 
aynı şeyi geçmiş yaşamlar için yapabiliriz. Fakat bu işlemi 
açıklığa kavuşturabilmek için ayrı bir kitap yazmak gerekir. 
Bu yüzden konunun daha derinine inmekte yarar görmüyo­
rum ve yalnızca Tibet'teki astroloji biliminin hangi ana nok­
taları kapsadığını belirtmekle yetiniyorum. Biz, on iki tane 
olan Astroloji Burçları için, on dokuz sembol kullanırız. Bu 
sembollerin karşılıkları şunlardır: 
Kişilik ve kişisel çıkar; 
Parasal işler, kişi nasıl para kazanabilir ya da kaybede­
bilir; 
İlişkiler, kısa yolculuklar, zihinsel yetenekler, yazı yaz­
ma yeteneği; 
Yaşam koşulları ve maddi zenginlik; 
Çocuklar, zevkler, düşünceler; 
Hastalık, çalışma ve küçük hayvanlar; 
Ortaklıklar, evlilik, düşmanlar ve davalar; 
Miras; 
Uzun yolculuklar ve düşünceyle ilgili olaylar; 
Meslek ve rütbeler; 
Dostluk ve tutkular; 
140 
Dertler, sıkıntılar ve gizli üzüntüler. 
Bunların yanı sıra, aşağıdaki olayların yaklaşık tarihle­
rini ve hangi koşullar altında meydana gelebileceklerini söy­
lemek de mümkündür: 
Aşk, kişinin özellikleri ve tanışma tarihi; 
Evlilik, ne zaman olacağı ve nasıl yürüyeceği; 
Hırs, "öfkeli yaradılış" tipi; 
Felaket ve nasıl meydana geleceği ya da gelip gelmeye­
ceği; 
Kader; 
Ölüm, nasıl ve ne zaman; 
Tutuklanma ya da öteki sınırlanma biçimleri; 
Uyumsuzluk, genellikle aile ve iş tartışmaları; 
Ruhsal tekâmülün hangi evresine erişildiği. 
Astrolojiyle epey uğraşmış olmama karşın, ben psiko­
metri vasıtasıyla ve kristal kürelere bakarak olayları görme­
yi çok daha çabuk buluyorum ve hiçbir şekilde daha az kesin 
olduklarını da kabul etmiyorum. Üstelik sayılarla arası iyi 
olmayanlar için daha da kolay bir yol! Psikometri, herhangi 
bir cismi kullanarak geçmiş olaylara ait bilgiler edinebilme 
sanatıdır. Aslında bir dereceye kadar herkeste vardır bu ye­
tenek. Eski bir kiliseye ya da tapınağa giren bir kimse, "Bu­
ranın ne kadar yumuşak ve rahatlatıcı bir havası var" diye­
bilir; aynı kişi korkunç bir cinayetin işlenmiş olduğu başka 
bir yere gitse, büyük bir olasılıkla, "Oh! Buradan hiç hoşlan­
madım, uğursuz bir yer, haydi dışarı çıkalım" diyecektir. 
Kristal kürelere bakma sanatı biraz daha değişiktir. 
Tıpkı X ışınlarının ekran üzerinde bir odak noktasında top­
lanması ve floresanlı bir görüntünün ortaya çıkmasına ben­
zer bir biçimde, bir küre de, Üçüncü Göz'ün ışınları için bir 
odak noktasından başka bir şey değildir. Bu işe herhangi bir 
sihir filan da karışmış değildir; yalnızca doğa yasalarından 
yararlanmanın bir başka yoludur bu. 
Tibet'te doğa yasalarının işleyişini simgeleyen anıtlar 
141 

vardır. Boylari bir buçuk metreden, yüz elli metreye kadar 
değişebilen bu anıtlarımız, tıpkı haç üstündeki İsa heykeli 
ya da ikonlar gibi birer semboldürler. Tibet'in dört bir köşe­
sinde rastlanır bu anıtlara. Pargo Kaling, Lhasa'da bulunan 
anıtların en büyüğü olup, aynı zamanda kentin ana kapıla­
rından birini oluşturur. Anıtların biçimleri her zaman için 
aşağıda verilen örnek gibidir. En alttaki dört köşe şekil dün­
yadaki hayatı temsil eder. Bunun üzerinde Su Küresi dur­
makta, onun üstünde de Alev Konisi bulunmaktadır. Daha 
sonra Hava Tabakası ve daha da yukarıda, bu maddi dünya­
dan ayrılmak üzere bekleyen Ruh, yani Eter vardır. Her un­
sura, ermişlik basamakları yoluyla erişilir. Bu şema, bir 
bütün olarak Tibet inançlarını simgeler. Doğduğumuz anda 
yeryüzüne geliyoruz. Hayatımız boyunca Ermişlik Basamak­
ları yoluyla yukarıya doğru tırmanıyor ya da tırmanmaya ça­
lışıyoruz. Nihayet bir yerde soluğumuz zayıflıyor, ruha dönü­
şüyoruz. Daha sonra, değişik boyutta geçirilen bir aradan 
sonra, bir başka şey öğrenmek üzere yeniden doğuyoruz. 
Bizim Hayat Çarkı dediğimiz şey, doğum-hayat-ölüm-ruh-
doğum-hayat-ölüm-ruh olarak devam eden sonsuz bir devri 
simgeler. 
Ruh ve 
Yüklə 0,91 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   5   6   7   8   9   10   11   12   ...   15




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©azkurs.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin