Aylaklığa Övgü



Yüklə 4,04 Mb.
Pdf görüntüsü
səhifə8/24
tarix26.08.2023
ölçüsü4,04 Mb.
#140651
1   ...   4   5   6   7   8   9   10   11   ...   24
bertrand-russell-aylakliga-ovgu

bırakm asıdır.
Savaşın sonundan beri İngiltere’de parti ayrılıkları­
nın esasını meydana getiren, zenginlerle yoksullar arasın­
daki mücadele, endüstri adamlarının büyük kısmım para 
sorunlarını anlayamaz hale getirmiştir. Finans serveti 
temsil ettiğinden, bütün zenginlerde, bankerlerle finansi- 
yerlerin izinden gitmek eğilimi vardır. Halbuki aslmda 
bankerlerin çıkarlarıyla endüstri adamlannın çıkarlan 
birbirine zıttır: deflasyon bankerlerin işine yaradığı hal­
de, İngiliz endüstrisini felce uğratmıştır. Şundan zerre ka­
dar kuşkum yok ki, eğer ücretli işçilerin oy kullanma 
haklan olmasaydı, savaştan bu yana İngiliz politikası fi- 
nansiyerlerle sanayiciler arasındaki acı bir mücadeleden 
ibaret kalırdı. Bununla birlikte, gerçekte, sanayicilerle fi- 
nansiyerler ücretli işçilere karşı birleşmişler, sanayiciler 
finansiyerleri desteklemişler ve ülke mahvolma tehlike­
siyle burun buruna gelmiştir. Ülkeyi kurtaran şey, finan- 
siyerlerin Fransızlar tarafından tepelenmesi olmuştur.
Son yıllarda yalnız Büyük Britanya’da değil, bütün


dünyada finans kapitalinin çıkarları kamu çıkarlarıyla 
çatışmaktadır. Bu gidiş kendiliğinden düzeleceğe benze­
memektedir. Malî işler sadece finansiyerlerin çıkarları 
gözönünde tutularak yürütüldüğü ve bunun toplumun ge­
ri kalan yığınları üzerindeki etkileri dikkate alınmadığı 
takdirde, modem bir toplumun refaha ulaşması ihtimali 
zayıftır. Durum böyle olduğu zaman, finansiyerlerin başı­
boş bir şekilde sırf kendi çıkarları peşinde koşmalarına 
izin vermek akıllıca bir şey değildir. Bir müze müdürü­
nün cam istediği ya da kendisine iyi bir fiyat teklif edil­
diği zaman müzedeki eşyadan dilediğini satabilmesi ve bu­
na göz yumulması ile ötekinin arasında hiçbir fark yok­
tur. Bazı etkinlikler vardır ki, burada özel kâr güdüsü 
sonuç itibariyle kamu çıkarından yanadır, ama bazı et­
kinlikler de vardır ki, durum hiç de böyle değildir. Bu­
gün finans kapitali, geçmişteki durumu ne olursa olsun, 
ikinci gruba dahildir. Bunun bir sonucu olarak da, finans 
kapitaline gittikçe daha fazla hükümet müdahalesi ihti­
yacı duyulmaktadır. Finans kapitaliyle endüstriyi bir bü­
tün olarak kabul etmek ve sadece finans kapitali bölümü­
nün değil, bütünün kârım en yukarıya çıkarmayı hedef 
tutmak zorunluğu vardır. Her ikisi de bağımsız oldukları 
zaman finans kapitali endüstriden daha güçlüdür, ama 
finans kapitalinin çıkarlarına oranla endüstrinin çıkar­
ları kamu çıkarlarıyla daha çok birleşir. Finans kapitali­
nin kazandığı aşın güç dolayısıyla dünyanın bugünkü 
dar boğaza getirilmesinin sebebi işte budur.
Ufak bir azınlığın çoğunluk üzerinde iktidar sahibi 
olduğu her yerde, çoğunluğa egemen birtakım kör inanç­
lar vardır ve bu inançlar iktidar sahibi azınlığa yardım­
cıdır. Eski Mısırlılarda kâhinler güneş tutulmalanm ön­
ceden kestirebilme yolunu keşfetmişlerdi; onların bu ye­
teneği halka korkuyla karışık bir saygı duygusu veriyor­
du, kâhinler de bu sayede, başka türlü elde edemeyecek­


leri iktidara ve hediyelere sahip oluyorlardı. Krallara tan­
rısal yaratıklar gözüyle bakılırdı; niteldin Cromwell, I. 
Charles’ın kafasını kestirdiği zaman, kutsal bir şeye say­
gısızlık etmekle suçlanmıştı. Günümüzün finansiyerleri 
de, altına duyulan ve kaynağı kör inanç olan derin say­
gıdan güç almaktadırlar. Kendisine altın rezervlerinden, 
dolaşımdaki banknot miktarından, enflasyondan, deflas­
yondan, kısaca maliye dilinin dağarcığındaki bütün geri 
kalan kavramlardan lâf ettiğiniz zaman, sıradan vatan­
daş duyduğu huşu ile nerdeyse küçük dilini yutar. Bu gi­
bi konularda rahat rahat konuşabilen kişinin çok akıllı 
biri olması gerektiğini düşünür ve kendisine söylenen şe­
yin doğru olup olmadığını araştırmaya cüret edemez. Sı­
radan vatandaş, kendisine altının gerçek işlevinin ne ol­
duğu sorulsa, doğru dürüst cevap bile veremeyeceği gibi, 
modem iş dünyasındaki alış verişlerde altının gerçekte 
ne kadar ufak bir rol oynadığım da idrak edemez. Onda, 
ülkesinin ne kadar çok altına sahip olursa o kadar güven­
lik içinde bulunacağına dair belli belirsiz bir inanç var­
dır, bu yüzden de altın rezervleri çoğaldığı zaman sevinir, 
azalınca üzülür.
İşte finansiyerin demokrasi tarafından dizgine alın­
mamak için ihtiyaç duyduğu şey de, halkın kafasını çalış­
tırmadan, nedenini niçini düşünmeden duyduğu bu say­
gıdır. Halkın fikirlerini istediği gibi değiştirmek bakı­
mından finansiyerin, hiç kuşkusuz daha başka bir sürü 
üstünlüğü vardır. Bir kere finansiyer son derece zengin 
olduğundan vakıf üniversiteler kurarak, akademik fikir­
lerin en etkili bölümünü kendi hizmetine almayı sağla­
yabilir, Finansiyer, zenginler devletinin başında olduğun­
dan, siyasal düşüncelerine Komünizm korkusu egemen 
olanların tümünün doğal önderidir. İktisadî iktidarı elin­
de tuttuğundan, bütün gruplara dilediği gibi zenginlik ya 
da yoksulluk dağıtabilir. Ne var ki, ben, kör inançların


yardımı olmaksızın bu silahlardan herhangi birinin tek 
başına yetebileceğinden şüphe ederim. İktisat bilimi ka­
dın, erkek herkes için büyük önem taşıdığı halde bu ko­
nunun okullarda hemen hemen hiç öğretilmemesi, hattâ 
üniversitelerde de sadece bir azınlık tarafından öğrenil­
mesi dikkate değer bir olgudur. Ayrıca, üniversitelerde 
bu konuyu öğrenen azınlık da, öğrendiğini, siyasal çıkar 
söz konusu olmadığı takdirde öğrenmesi gerektiği gibi de­
ğil, siyasal çıkarlarının gerektirdiği biçimde öğrenmek­
tedir. İktisat bilimini plütokrasiden yana taraf tutma­
dan öğreten birkaç kurum vardır, ama bunlar çok azdır; 
bir kural olarak, konu, İktisadî statükonun yüceltilmesini 
sağlayacak biçimde öğretilir. Bana öyle geliyor ki, bütün 
bunlar, kör inançların ve esrarengizliğin malî iktidarı el­
lerinde tutanların işine yaradığı olgusuyla bağlıdır.
Savaş gibi maliye de, teknik ustalığa sahip hemen 
herkesin, aynı zamanda kamu çıkanna karşı olan bir ta­
rafgirliğe de sahip bulunmasından zarar görür. Silahsız­
lanma Konferansı toplandığı zaman, bu konferansın ba­
şarı kazanmasını önleyen en büyük engel, kara ve deniz 
kuvvetleri uzmanlarıdır. Bu demek değildir ki, bu adam­
lar namus duygusundan yoksundurlar; bu adamların si­
lahlanma sorunlarını uygun perspektiften görmelerini, 
alışık oldukları düşünüş biçiminden kendilerini kurtara- 
mamaları engellemektedir. Maliye alamnda da durum tı­
patıp bunun aynıdır. Bugünkü sistem sayesinde para ka­
zanan ve pek tabu bütünüyle yansız görüşe sahip olama­
yanlar dışında, malî işleri ayrıntılarıyla bilen hemen he­
men yok gibidir. İşlerin bu türlü gidişini önleyecek bir 
çare bulmak gerekiyorsa, dünya demokrasilerine mâliye­
nin önemini anlatmak ve maliye prensiplerini herkes ta­
rafından anlaşılabilecek biçimde basitleştirme yollarını 
bulmak zorunluğu vardır. 
Bunun 
kolay olmadığını ka­
bul etmek gerektir, ama yine de bunun imkânsız oldu­


ğuna inanmıyorum. Çağımızda demokrasinin başarıyla 
yürümesini zorlaştıran engellerden biri, modem dünya­
nın karmaşıklığıdır; bu karmaşıklık, sıradan erkeklerle 
kadınların siyasal sorunlar üzerinde doğru dürüst bir fi­
kir sahibi olmalarım, hattâ hangi uzmanın yargılarının 
saygıya daha çok lâyık olduğu konusunda karar verebil­
melerini gittikçe zorlaştırmaktadır. Bu derdin devası, eği­
timi İslah etmekten ve toplum yapısını açıklamak için an­
laşılabilmesi bugün revaçta olanlardan daha kolay yollar 
bulmaktan geçer. Etkili demokrasiye inanan herkesin bu 
reformdan yana olması gerektir. Ama belki de, Siyam ve 
İç Moğolistan dışında, demokrasiye inanan kimse kalma­
mıştır.


BÖLÜM V
FAŞİZM İN B ABA SOYU
Zamanımızı örneğin I. George dönemiyle karşılaştır­
dığımız vakit, entellektüel davranış biçiminde ve bunu 
izleyerek de siyasetin çeşnisinde derin bir değişikliğin 
yeraldığmı farkederiz. Bir anlamda, iki yüz yıl önceki dö­
nemin genel havasına bakarak, bu döneme «akılcı» dö­
nem, içinde yaşadığımız zamanın belirgin niteliğine ise 
«akla karşı» denebilir. Ancak ben bu kelimeleri kullanır­
ken, ne birinin yapışım tamamiyle kabul, ne de ötekinin 
yapışım tamamiyle reddettiğim anlamının çıkarılmasını 
isterim. Ayrıca, şurasını hatırlamak da önemlidir ki, siya­
sal olayların rengini veren şey çok kere, daha eski zaman­
lara ait düşüncelerdir; bir kuranım ortaya çıkışıyla onun 
uygulama alanında etkinlik kazanması arasmda genellik­
le büyük bir ara vardır. 1860 İngiliz politikasında, 1776’da 
Adam Smith tarafından ifade olunmuş fikirler egemendi. 
Bugünkü Alman politikası, Fichtenin 1807’de ileri sürdü­
ğü kuramların uygulama alanına geçirilişidir; 1917'den 
bu yanaki Rus politikası, ortaya çıkış tarihi 1848’e daya­
nan Komünist Manifestosu’nun doktrinlerini kendinde 
toplamıştır. Şu halde, günümüzü anlamak için, oldukça 
eski zamanlara dönmek zorunluğu vardır.
Bir politik doktrinin yaygınlığının, bir kural olarak, 
iki ayrı cinsten nedeni vardır. Bir yandan, o yaygın po­


litik doktrinin entellektüel geçmişi, yani, daha önceki ku­
ramlardan geliştirme ya da reddetme yoluyla çıkan ku­
ramları daha ileriye götürmüş adamlar vardır, ö te yan­
dan, halkı belirli yaradılışlara hitap eden fikirleri kabul 
etmeye önceden hazırlayan ekonomik ve politik koşullar 
vardır. Yalnız başma bunlar, çok kere olduğu gibi entel­
lektüel geçmiş ihmal edildiği takdirde, tam bir açıklama 
sağlamaz. Bizleri ilgilendiren özel durumda, savaş son­
rası dünyasının çeşitli kesimlerinde belirli nedenlere da­
yanan hoşnutsuzluklar ortaya çıkmış ve bu hoşnutsuz­
luklar o insanların, çok daha eski bir tarihte icat edilmiş 
belirli bir genel felsefeye sempati duymalarına yol açmış­
tır. Önce bu felsefenin üzerinde durmak, 
ondan sonra 
onun bugünkü tutuluş nedenlerine dokunmak istiyorum.
Akla karşı başkaldırma, uslamlamaya karşı bir baş- 
kaldınş olarak başlamıştır. İnsanların kafalarına Newton’ 
un egemen olduğu on sekizinci yüzyılın birinci yansında, 
bilgiye giden yolun, tümdengelimli akıl yürütme aracılı­
ğıyla kendisinden sonuçlar çıkarılabilecek basit genel ya- 
salann keşfedilmesinden ibaret olduğu yaygın inana var­
dı. Pek çok kimse, Newton’un yerçekimi yasasının bir 
asırlık dikkatli gözlemlere dayandığını unutuyor ve genel 
yasalann keşfedilmesi için doğanın verdiği akıl nurunun 
yeteceğini sanıyordu. O dönemde doğa dini, doğanın ya­
sası, doğa ahlâkı vb. vardı. Bu konuların Euclid usulün­
ce açıklığı kendinden gelen belitlerden türetilen kanıt­
layın çıkarsamalardan ibaret olduğu varsayılıyordu. Bu 
görüşün siyasal ürünü, Amerikan ve Fransız devrimlerin- 
de vaazedilen İnsan Haklan olmuştur.
Ama Akıl Tapmağının tamamlanmaya yüz tutar gibi 
göründüğü bir sırada, bu tapmağın dibine bir maym dö­
şendi ve bu mayının patlatılmasıyla, sonunda tapmak ol­
duğu gibi havaya uçuruldu. Mayım döşeyen adam, David 
Hume idi. David Hume’un 1739’da yayımlanan «İnsan Do­


ğası Üzerine Risale» adlı eserinin bir adı da, «Deneysel 
Uslamlama Yöntemini Törel Konulara Uygulama Girişi- 
mi»dir. Bu, onun niyetinin tümünü, ama yaptıklarının 
sadece yansım anlatır. David Hume’un niyeti, apaçıklığı 
nominal olan belirtilerden tümdengelim yoluyla uslam­
lama yapma yöntemi yerine, gözlemleme ve tümevarım 
yöntemini geçirmekti. Hume, kafa yapışı itibariyle Aris­
to’dan çok Bacon’a yakın olmakla birlikte, tam bir akılcıy­
dı. Ne var ki, keskin bir zekâ ile dürüstlüğü eşi görülme­
miş bir şekilde kendinde birleştirmiş oluşu, onu bazı yı­
kıcı sonuçlara sürükledi: alışkanlık halini almış ve man­
tığın onayından yoksun bir tümevarım ile nedenselliğe 
duyulan inanç, kör inançtan ancak bir gömlek üstün ol­
duğu için. Bunu da, bilimin teolojisiyle birlikte, aldatıcı 
umutlar ve akıl dışı inançlann atıldığı, modası geçmiş fi­
kirler çöplüğüne atılması gerektiği sonucuna vanlması iz­
ledi.
Hume’da akılcılık ile şüphecilik uslu uslu, yan yana 
bulunuyordu. Onun şüpheciliği sadece incelemeleri için­
di ve pratik hayatın işleri içinde unutulmalıydı. Aynca, 
pratik hayata mümkün mertebe onun kendi şüpheciliği­
nin yalancı çıkardığı bilimsel yöntemler yön vermeliydi. 
Böylesine bir uzlaşma ancak, filozofluğuyla pratikliği bir­
birine eşit bir adamda mümkün olabilirdi; aynca onun, 
bilime yeni ayak atanlara karşı duyduğu gizli inançsızlığı 
sürdürüşünde de aristokratça bir tutuculuk çeşnisi var­
dır. Genel olarak dünya David Hume’un doktrinlerini ka­
bule yanaşmadı, izinden gidenler onun şüpheciliğini red­
dederken, Almanya’da Hume’a karşı çıkanlar da bu redde- 
dilişin, salt bilimsel ve akılcı bir tutumun kaçınılmaz so­
nucu olduğu üzerinde önemle durdular. Böylece, onun 
öğretisinin bir sonucu olarak İngiliz felsefesi yüzeysel ha­
le gelirken, Alman felsefesi de akla karşı bir nitelik ka­
zandı — her iki durum da dayanılmaz bir bilinemezrVik


korkusundan ileri gelmiştir. Avrupa düşüncesi eski iç­
tenliğini bir daha hiç kazanamadı; Hume’un bütün ardıl­
ları arasında aklı başındalık, yüzeysellik anlamına, de­
rinlik de delilik anlamına kabul edilmiştir. Kuvant fiziği­
ne özgü felsefe alanındaki en son tartışmalarda, Hume’ 
un ortaya attığı tartışma konulan üzerinde halâ durul­
maktadır. Kant, nedenselliğe, Tanrıya, ölümsüzlüğe, töre 
yasasına vb. inanmaya kararlıydı, ama Hume’un felsefe­
sinin bütün bunlan zorlaştırdığının farkındaydı. Bundan 
dolayı, «sa f» akılla «pratik» akıl arasında bir ayınm icat 
etti. «S a f» akıl, büyük bir yer tutmayan, ispatlanabilir 
olanla ilgiliydi, «pratik» akıl da büyük bir yer tutan ve 
erdem için gerekli olanla. «S a f» aklın doğrudan doğruya 
akıl, «pratik» aklın da sadece önyargı anlamına geldiği 
apaçıktır. Böylece Kant, skolastisizmin yükselişinden be­
ri okullardan kovulmuş olan ve kuramsal akılcılığın dı­
şında sayılan bir şeye başvurma yöntemini felsefeye ge­
ri getirmiş oluyordu.
Felsefenin üzerinden atlayıp politikaya geçmek sure­
tiyle, gelişmiş biçiminde Nasyonal Sosyalizm olarak or­
taya çıkan akımı başlatan, Kant’m yakın ardılı Fichte, 
bizce Kant’dan daha da önemlidir. Yalnız ondan söz et­
meden önce, «a k ıl» kavramı üzerine daha söylenecek şey­
ler var.
Hume’a bir cevap bulmakta uğranılan başansızlık 
karşısında, hareket noktası olarak onu alan her adım ku­
ramsal nedenlere dayanılarak çürütüleceğinden, «akıl» ar­
tık mutlak bir şey diye kabul edilemezdi. Bununla birlik­
te, meselâ felsefeci radikallerle, eski Müslüman fanatik­
ler gibi kimselerin kafa yapılan arasında bir aynlık, hem 
de önemli bir aynlık vardır. Eğer felsefeci radikallerin 
akıl yapılarına akla yakın, ötekilerinkine de akla uzak 
dersek, son zamanlarda akılsızlık bakımından büyük bir 
gelişme olduğu açıkça görülür.


Bana öyle geliyor ki, uygulama alanında akıl dediği­
miz şey, üç belirgin nitelikle tanımlanabilir. Akıl her şey­
den önce, kaba kuvvetten çok inandırmaya dayanır; ikin­
ci olarak, akıl kullananının tamamiyle geçerli olduğuna 
inandığı kanıtlar yoluyla inandırma çaresini arar; üçüncü 
olarak da fikirleri oluştururken, gözlemleme ve tümden 
gelimi mümkün olduğu kadar çok, sezgiyi ise mümkün 
olduğu kadar az kullanır. Bu belirgin niteliklerin birin­
cisi. Enkisizyon’u saf dışı eder; İkincisi, «propaganda ele 
geçirmek istediği yığınların saygıları oranında akla daha 
çok gömülmelidir» gerekçesiyle Hitlerin övdüğü Ingiliz 
savaş propagandasını işlemez hale getirir; üçüncüsü de, 
Başkan Andrew Jackson’m Mississippi ile 
ilgili olarak 
kullandığı, kendisi ve dinleyicileri için bir belit niteliği 
taşıyan, ama doğruluğunu araştıran başkaları için kolay­
ca kanıtlanamayacak olan, «Evrenin Yaradanı bu büyük 
vadinin bir tek ulusun malı olmasını istemiştir,* cinsin­
den bir önerme kullanılmasını önler.
Böyle tanımlanan akla güvenmek, insanın kendisiyle 
dinleyicileri arasmda belirli bir ortak çıkar niteliği ve gö­
rünüşü kazanır. Mrs. Bond, «Gelin bakayım, öldüreyim 
sizi; sizi doldurmam, müşterileri doyurmam gerek,» diye 
seslendiği zaman, onun bunu ördekleri üzerinde denedi­
ği gerçi doğrudur; ama genellikle, akla başvurmanın, mi­
deye indirmek istediklerimiz üzerinde etkisiz kaldığı ka­
bul edilmektedir. Et yemek isteyenler, bir koyuna kabul 
ettirilebilecek kanıtlar bulmaya kalkışmazlar, bunun gibi 
Nietsche de, «sefiller» diye nitelediği halk yığınlarını 
ikna etmeye kalkışmaz. Marx’dan, kapitalistlerin desteği­
ni kazanmaya çalışması beklenemez. Bu örneklerin de 
gösterdiği gibi, iktidar sorgusuz sualsiz sadece bir oligar­
şinin elinde olduğu zaman, akla başvurmak daha kolay­
dır. On sekizinci yüzyıl İngiltere’sinde sadece aristokrat­
larla onların arkadaşlarının fikirleri önemliydi ve bu, baş­


ka aristokratlara her zaman için akla yakın bir biçimde 
gösterilebiliyordu. Siyasal seçim dairesi genişledikçe ve 
ayrışık (Heterojen = gayn mütecanis) hale geldikçe, her­
kesçe kabul olıman anlaşma doğurabilecek varsayımlar 
azaldığı için, akla başvurma gittikçe zorlaşmaktadır. Böy­
le varsayımlar bulunamadığı zaman insanlar kendi sez­
gilerine güvenme eğilimi gösterirler; ayn ayn grupların 
sezgileri de ayn ayn olacağından, bunlardan hangisinin 
sezgisine güvenileceği sorunu, mücadelelere ve kuvvet 
politikasına yol açar.
Bu anlamda, akla karşı başkaldınşlar, tarihte sık sık 
tekrarlanan olaylardır, tik Budizm akla yalandı; daha 
sonraki biçimleri ve Hindistan’da Budizm’in yerini alan 
Hinduizm akla yakın değildir. Eski Yunanistan’da, «O rp- 
hic»ler, Homerin akla yakınlığına karşı başkaldırmalar­
dı. Socrates’ten Marcus Aurelius’a kadar, eski dünyanın 
kalburüstü adamlarının hemen hepsi akla yakm insanlar­
dı; Marcus Aurelius’tan sonra, tutucu Yeni Eflâtuncular 
bile kör inançlarla doldu. Müslümanlık Dünyası dışında, 
akim sesi on birinci yüzyıla kadar havada kaldı; on birin­
ci yüzyıldan sonra skolastisizm yoluyla, rönesans ve bi­
lim yoluyla akim sesi gitgide egemen olmaya başladı. A k ­
lın sesine karşı Rousseau ve Wesley tarafından bir 
tepki geldi, ama bilimin ve tekniğin on dokuzun­
cu yüzyıldaki zaferleri bu tepkiyi durdurdu. Akla 
olan inanç en yüksek noktasma 1860’larda ulaştı; o tarih­
ten bu yana gittikçe azaldı, halâ da azalmaktadır. Akılcı­
lık ve akla karşı olma Yunan uygarlığının başından beri 
yanyana bulunmuştur ve içlerinden biri tamamiyle ege­
men hale gelecek gibi göründü mü, her seferinde bir tep­
ki dolayısıyla karşı tarafm yeni bir patlamasına yol aç­
mıştır.
Akıla karşı modem zamanlardaki başkaldınş, öncel­
lerinin çoğundan, önemli bir noktada aynlır. Geçmişte,


Orphic’lerden sonra genellikle benimsenen hedef, manevî 
kurtuluşa ulaşmak idi; bu, hem iyiliği, hem mutluluğu 
içine alan karmaşık bir kavramdı ve bir kural olarak, zor 
birtakım feragatlerle gerçekleştirilirdi. Zamanımızın ir- 
rasyonalistleri kurtuluşu değil, iktidarı hedef tutarlar. 
Bunlar böylece, Hıristiyanlık ve Budizm ahlâk anlayışı­
na aykırı bir ahlâk anlayışı geliştirirler; egemenlik kur­
ma tutkuları yüzünden de ister istemez politikaya karı­
şırlar. Yazarlar arasındaki soy sop ağaçlarında Fichte, 
Cariyle, Mazzini, Nietsche; destekleyicileri arasında da 
Treitschke, Rudyard Kipling, Houston Chamberlain ve 
Bergson yer alır. Bu akıma karşı Benthamcılar ve Sosya­
listler aynı partinin iki kanadı olarak düşünülebilir: her 
ikisi de kozmopolittir, her ikisi de demokratiktir, her iki­
si de İktisadî özçıkara hitap eder. Aralarındaki ayrılıklar 
amaçlarda değil, yollardadır, halbuki (şimdilik) Hitler’de 
doruğa ulaşan yeni akım, her ikisinden de amaçlarda ay­
rıldığı gibi, hatta bütün Hıristiyan uygarlığı geleneğin­
den bile ayrılmaktadır.
Devlet adamlarının benimsemeleri gereken amaçlan. 
Faşizmi doğuran irrasyonalistlerin hemen hemen tümü­
nün anladığı biçimde en açık ifade eden Nietsche olmuş­
tur. Nietsche, Hıristiyanlığa olduğu kadar yararcılara da 
(utilitarian) bilinçli bir şekilde karşı olan tutumu içinde, 
Bentham’ın doktrinini gerek mutluluk, gerek «en çok sa­
y ı» bakımından reddeder. «İnsanlık», der Nietsche, «amaç­
tan çok bir araçtır... insanlık sadece bir deney malzeme­
sidir.» Onun kafasında kurduğu amaç, sıradan olmayan 
bireylerin büyüklüğüdür: «Amaç, gerek disiplin yoluyla, 
gerek milyonlarca sefilin yokedilmesi yoluyla geleceğin 
insanını biçimlendirebilecek, ama aynı zamanda, bunun 
yaratacağı misli görülmemiş acı karşısında mahvolmaktan 
da kurtulabilecek o muazzam büyüklük enerjisine ulaş­
maktır.» Şurasını belirtmek yerinde olur ki, bu amaç kav­


ramı, kendi içinde akla aykın sayılamaz, zira amaç sorun­
ları aklın kanıtlan karşısmda boynu bükük değildir. Bun­
dan nefret edebiliriz — kendi hesabıma ben ediyorum—
ama Nietsche nasıl bunun doğruluğunu kanıtlayamıyorsa, 
biz yanlışlığını kanıtlayanlayız. Bununla birlikte yine de 
bunda, irrasyonalizmle doğal bir ilişki vardır, zira akıl ta­
rafsızlık istediği halde, büyük insan kültü, hep önerme 
olarak, «Ben büyük bir adamım» iddiasını kullanır.
İçinden Faşizmin çıktığı düşünce okulunun kurucu­
larının hepsinde belirli ortak nitelikler vardır. Onlar iy i­
y i duygudan ya da algıdan çok, iradede ararlar; iktidara, 
mutluluktan çok değer verirler; kaba kuvveti kanıta, sa­
vaşı banşa, aristokrasiyi demokrasiye, propagandayı bi­
limsel tarafsızlığa tercih ederler. Onlar, Hıristiyan usulü 
bir sadeliğe karşı, İsparta usulü bir sadeliği savunurlar; 
yani, onlar sadeliğe, erdem doğuran bir nefis disiplini di­
ye değil, başkalan üzerinde egemenlik kurma yolu diye 
bakarlar ve mutluluğu ancak öbür dünyada ararlar. Bun­
lar arasında daha sonraki dönemlerde yetişenler, gırtlak- 
lanna kadar popüler Darwincilikle dolu olup, yaşama 
mücadelesine üstün insan yaratan bir kaynak gözüyle ba­
karlar; ne var ki, bu mücadele, serbest rekabet havarile­
rinin savunduğunun tersine, bireyler arasındaki bir mü­
cadeleden çok, ırklar arası bir mücadele olacaktır. Birer 
amaç olarak düşünüldüğünde zevk ve bilgi onlara aşın 
derecede edilgin görünür. Onlar zevkin yerine şan ve şe­
refi, bilginin yerine de, isteklerinin doğru olduğu 
Prag­
matik iddiasını koyarlar. Fichte, Caryle ve Mazzini'de bu 
doktrinler hâlâ, alışılagelmiş bir ahlakçı ikiyüzlülüğünün 
saklayıcı kılığına bürünmüş durumdadır; bu doktrinler ilk 
defa Nietsche’de hiç utanç duymadan, çınlçıplak ileri çı­
karlar.
Bu büyük akımı resmen başlatmaktan kendisine dü­
şen şeref payım Fichte tam olarak 

Yüklə 4,04 Mb.

Dostları ilə paylaş:
1   ...   4   5   6   7   8   9   10   11   ...   24




Verilənlər bazası müəlliflik hüququ ilə müdafiə olunur ©azkurs.org 2024
rəhbərliyinə müraciət

gir | qeydiyyatdan keç
    Ana səhifə


yükləyin